Bir Gün, Bir Gelecek

‘’..okula gittiğim ilk gün bir tokat yedim, lise sona kadar sesim titredi.’’

Doğduk, büyüdük, okula gittik; askerlik, evlilik derken sürdürüyoruz yaşamı. Takvimde sınırlandırılmış her güne, her haftaya, hatta her aya dair var bir yaşanmışlık; ama nedense tüm zamanlar içinde eylülün ayrı bir yeri var bende.

Eylülde öğrenci oldum.

Eylülde öğretmen. En önemli ilk günlerim eylülde yaşandı.

Eğitim fakültesinde olduğum zamanlardı henüz. Öğretmenlik bilinçli bir tercihti ki internetin olmadığı, sınırlı araçlarla dünyayı görmenin ve anlamanın zorunlu olduğu bir dönem için bu önemli bir şeydi. Öğretmenliği ciddiye alır, çocukları önemserdim. Elbette bunun temelinde kendi çocukluğum vardır.

Benim sınıfıma gelecek çocukların bizim yaşadıklarımızı — pedagojik olmayan hiçbir yaklaşımı — yaşasınlar istemezdim. Buradaki kasıt çocukluk dönemlerimin öğretmenlerini suçlamak değil, öğrenciyi; ‘’terbiye’’ edilmesi gereken bir varlık, duyguları, hayalleri ve ruhu önemsiz bir canlı olarak gören zihniyeti mahkum etmek. Çünkü, kurum olarak “okul”un, kişi olarak da “öğretmen”in, öğrencinin hayatında çok önemli bir dönüştürücü gücü vardır. Bu nitelikteki dönüştürücü gücün öğrencinin yaşamındaki etkisi, okulun ilk günü başlar, mezun olduğu güne kadar, hatta tüm hayatı boyunca sürer. Bu sebepledir ki okulun ilk gününün hem öğrenci hem de öğretmen için ayrı ve özel bir anlamı vardır.

Ortaokula başladığım ilk gün, sonradan müdür başyardımcısı olduğunu öğreneceğim kişi sınıfımıza girip benimle beraber iki arkadaşımı çok feci pataklamıştı. Yine sonradan öğreneceğim üzere, meğer bu davranış müdür başyardımcısının değişmez ritüellerindenmiş ve bunu tüm sınıflarda tekrarlarmış. Maksat ilk günden nasıl biri olduğunu fiili olarak göstererek korku salmakmış. İşin aslı, yönetsel anlayışın bir tür propagandası bu, daha okulun ilk gününden.

Ne acı, ne ilkel..

Eğitim fakültesini birlikte okuduğumuz bir arkadaşım: “Okula başladığım ilk gün bir tokat yedim, lise sona kadar sesim titredi. Sırf bu yüzden topluluk karşısında asla konuşamadım. Okulu hiç sevemedim. Sevmek için birçok sebep bulsam da ilk gün yediğim o tokat, tüm bu sebepleri yok ediyordu ve yüzümün o hiç geçmeyen kızarıklığı tekrar tekrar canımı ve ruhumu incitiyordu.’’ demişti. Başlı başına bu kısa yaşanmışlık bile, koca koca külliyatları dolduracak pedagojik bir ders niteliğinde: Bu kıssa tek başına okulun ilk günü ne yapılması gerektiğini anlatmıyor belki; ama ne yapılmaması gerektiğini çok net ifade ediyor.

Tüm başlangıçlar elbette çok önemlidir; ancak okulun ilk günü bir başka önemli. Unutulmamalıdır ki evinden kopup, tamamen bambaşka bir ortama gelmiş ve hiç de alışık olmadığı bir düzene uymak zorunda bırakılan çocukların geleceğe dair nasıl bir algı oluşturacakları biz öğretmenlerin okulun ilk gününde sergileyeceğimiz tavırlarda gizlidir. Kendilerini terk edilmiş hisseden, bir çeşit askeri kurallarla işleyen yepyeni ortamda bulan, içinde türlü türlü korku yaşayan çocukların yerine koymak lazım kendimizi. İşte o vakit nasıl davranmamız gerektiğini daha iyi görürüz.

Eğer sizlere emanet edilen çocukların yüreklerine ve ruhlarına zarar vermek istemiyorsanız; onlarda önce okula karşı sonra da hayata karşı olumlu algılar oluşturmak istiyorsanız ilk davranışlarınıza dikkat etmelisiniz. Bu sebepledir ki okulun ilk günü saf sevgiden oluşan bir element olun..

Ben sınıfa her girdiğimde yanıma iki şey alırım. Biri, okulun ilk günündeki çocuğun ruh hali; diğeri de, öğretmenliğinin ilk günündeki öğretmenin ruh hali. Bu iki hal içimde dengeyi sağlar. Hangisine ihtiyaç duyarsam onu olmamı sağlar. Ürkek bir çocuk ya da acemi ama sevgi yüklü bir öğretmen.

Tercih şansı elimizde: Ya bir çocuğun titreyen sesinin mimarı oluruz ya da o çocuğun yaşama bağlanmasına vesile.

Yazar Gökhan Atik hakkında:

10 Şubat 1976'da Erzincan’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi doğduğu yer olan Erzincan’da okudu. Erzincan depremi sonrası lisenin son sınıfını Mersin’de okumak zorunda kaldı. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nin Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. İstanbul, Mardin ve tekrar İstanbul süreci ile hayatını sürdürüyor. Halen Özel Yeşilköy Ermeni Okulu’nda Türkçe öğretmenliği yapmakta.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.