Sinema çıkışında yediğim yumruk

Hangi ay ya da mevsimde olduğunu bilmesem de bol kapşonlu hırkayı giyip dışarı çıktığımı hatırlıyorum. Bu da sonbahara işaret ediyor. Abim Vezneciler’de olduğunu söylediğinde ben tramvayda sırtımı ikindi güneşine yaslamıştım. Şimdiyse Edirnekapı’ya yanaşıyorum.

Dinlediğim müziğin sert vuruşları, bakışlarımı ayak uçlarımdan kaldırdığımda, karşımdaki elemanlara indirmemi ve olası bir kavganın hayallerini kurmamı sağlıyor. Hiçbir ayrıntıyı atlamıyorum. İlk adımı benim atmamı söyleyen arkadaşlarımın işaret ettiği yumruk kafamda belirirken, ben alnımı ustaca karşımdakinin burnuna götürüyorum. Ama büyükşehir belediyesinin semtimize kakaladığı külüstür tramvayın durduğu ve hareket ettiği anlarda teklemesi, yenilmezliğimi kısa kesiyor. Her maçın sonunda -profesyonel bir boksör gibi- saygımdan ödün vermediğimi anlamanız için şunu söyleyeyim: Genelde yol boyunca açılmayan kapıya sırtımı dayadığım için dövüştümüz elemanlar karşımda, inmem gereken kapıda olurlar. Bu sebepledir ki inerken hiç bir zaman omuz atmaya yeltenmem ve savrulan omuzlardan olabildiğince estetik sıyrılırım. En ufak sürtünmenin faturasını ise rakibimin bana yönelttiği gözlerine keserim. Piç kurularından yediğim küfürleri ve istasyondan karşıya geçerken trafik ışıklarını önemsemediğimi de tahmin edersiniz.

Şimdi arşınlamam gereken üç durak var. Akbilim olsaydı da aktarma yapmazdım. Yürümek istiyorum çünkü. Gideceğim yere otobüsle gitmek istesem de akbilimin olup olmamasına bakmam açıkçası. Ama böyle durumlarda üzerimde okul üniformam olmaz, muavinin de vereceğim bir liraya burun kıvırma olasılığı var.

Karşıya geçip yolumu bulduktan sonra kafamı önüme eğip elimi pantolon ceplerime yerleştirdim. Saate bakma ihtiyacı hissettim ki vaktin ikindiye yeni geldiğini o zaman anlamıştım. Güneşin önüne geçen bulutlar insanı vakit konusunda yanıltıyor, bir de namazsızlık.

Feza sinemasının önünde buluştuk ve bileti alıp salona indik. Son yıllarını yaşayan bir sinemanın, son yıllarını yaşadığını anlamanız o kadar da güç değil. Bunun gösterime giren filmlerle alakasını bilmiyorum, gerçekten de kaliteli filmler izlediğimi hatırlamıyorum. Ama izleyici sayısıyla bir bağlantı kurabilirim. Böyle bir yerde yaşadığınız en kaliteli şey ise salonda sizden başka iki-üç insanın daha olmasıdır. Öte yandan, filmi izlediği salon tıka basa olunca ne kadar da iyi bir tercih yaptığı zannına varanları anlamıyorum.

Mesut Uçakan’ın “Anka Kuşu” filmi de böyle kalitesiz filmlerden biriydi. Oyuncu kadrosu, görüntüsü… Kaliteli iki şeyden biri az önce bahsettiğim, salondaki kimsesizlik, diğeri ise filmin konusuydu. Uçmaya saldığım merakların en ateşli yıllarında belki de olması gereken ve yeterli olan şeylerdi bunlar. Karnına geçirdiği bıçağın adamı diriltmesi, benim, oturduğum koltukta bir bıçak ucunun baldırımdan girip kemiğimde çıkardığı ses oluyordu. Yutkundum. Burada oturup film tahlili falan yapmak derdinde değilim. Bir yılın bin yıl olduğunu kavrayamadan çıkacaktım. Çıktık. Abim eve gideceğini söyledi. Ayrıldık.

Atikali’ye yöneldim. Akşam mavinin bütün tonlarını sergilemeye koyuldu. Şehrin bu rengini daha önce Üsküdar sahil yolunda görmüştüm. Şairlikti. Şair. Büyük laflar, büyük bakışlar ve yakışıklılıktan pay alan tavırların sahibi…

Yürürken aniden karşıya geçme isteği belirdi bende. Geçtim. Büyük, geniş mısraları kolluyorum artık. İşte onlardan birini dört elemanın arkamdan seslenmesiyle işittim. Anlamakta çektiğim zorluğu kısa boylu olan esmer çocuk ilk sorusuyla giderdi. Daha ilk gelişlerimin birinde, kardeşini dövdüğümü söyleyen bu serseri, ben sanki başka birilerini dövmüşüm de onlardan birinin kardeşi olup olmadığını netleştirecekmişim gibi kardeşinin kim olduğunu soramadan dizini karın boşluğuma yerleştirdi. Doğrulduğumda attığı kafanın alnıma gelmesi burnumu kırılmaktan ya da çatlamaktan ve kanamaktan kurtardı ama yanağımdaki kızarıklık sağlam bir yumruğun eseri. Bunu bilin.

Bembeyaz kesildiğimi hissediyorum. Ayağım titriyor ya, olduğum yere oturmak istiyorum. İstemediğim tek şey ağlamak, zaten aklımın ucundan geçmedi. Arkamdan gülerek geliyorlar. Ben her otobüsü es geçiyorum. Olabildiğince geç gitmeliyim yanlarından. Gayet yavaş yürüyorum.

İki sevgili, el ele tutuşmuş vaziyette yanımdan geçerken kız yavaşladı. Acıyan yüzüyle sessiz bir şekilde, bakma sen onlara, dedi. Göz göze geldik. İki saniyelik bu bakışmanın sonunda gülmek için gerilen dudağımı görmediğine seviniyorum. Bundan beş sene sonra art arda dizeceğim mısraların ilkini keşfetmem böyle oluyor. Bir de artık bütün toplu taşıma araçlarında, dışarıda, her yerde dayak yediğimi hayal ediyorum. Bu beni biliyor, bileniyorum. Ama çok yavaş yürüyorum. Kıçım tekme kolluyor her an, her an bir tanesini yiyebileceğimi biliyorum.

fayrap dergisi, aralık, iki bin on bir.