‘99 Yıkımının Hemen Yanındaki Mangal Partisi

(Yazı: Berk Çetin/140journos)

17 Ağustos depremini ya da ulusal yas ilanına konu olabilecek diğer felaket günlerini farkındalık oluşturma amaçlı, içinde bolca kıssadan hisse barındıran ve sizleri kısa süreliğine de olsa etkilemeyi başarabilecek metinler üzerinden hatırlamaya ve anmaya alışmışsınızdır. Benim size anlatacağım hikaye ise biraz farklı. Size geçirdiğimiz sıkıntılı süreci, etrafımda gördüğüm insan kıyımını, ihmallerden dolayı yiten yaşamları ve bunun gibi dramatik hikayeleri didaktik bir şekilde anlatmayacağım; zira muhtemelen bunları zaten sıklıkla dinlemişsinizdir. Benim ’99 hikayem, yaşanan acılardan oldukça uzakta gelişti, hatta biraz komik bile denebilir; ama tabii ki her komik hikayedeki gibi düşündüren cinsten.

(Fotoğraf: Depo Photos aracılığıyla)

1994 yılından, lise öğrenimim için İstanbul’a geldiğim 2005 yılına kadar çocukluğumun büyük bölümü İzmit’te Yahya Kaptan semtinde geçti. Zemini eskiden bataklık olmasına rağmen depremde hiç hasar görmeyen iki yerleşim yerinden birisiydi Kocaeli il sınırları içinde; emlak bankası konutlarından oluşan (bilmeyenler için, şimdinin TOKİ evlerinin hem görsel hem yapısal açıdan daha kalitelisi olanlar), o zamanlarda dahi yaklaşık 20.000’e yakın insanın ikamet ettiği, çoğuna göre Kocaeli’nin yaşanılabilirlik seviyesi en yüksek semtiydi Yahya Kaptan, hala da öyle. Öyle yaşanılır bir yerdi ki, deprem gecesinden Tüpraş’ta çıkan devasa yangını geç öğrenip Kandıra’ya kaçana kadar ben, ailem ve yakın çevremiz yaşanan felaketin boyutlarından bihaber geçirdik o günleri. O zamanlar seyir mesafesinde, yıkılmayan diğer yerleşim yeri olan Yuvam-Akarca Evleri dışında başka yerleşim merkezi de olmayan semtimizde hiçbir hasar olmadığı için olsa gerek, herkesi kendimiz gibi rahatta zannetmiştik, uzun süre elektrikten ve haberleşmeden yoksun kaldığımız için de yaşanan felaketten habersiz birkaç gün geçirmiştik. Bunun dışında, ne olup ne bittiğini öğrenmek için belki fazladan çaba gösterebilirdik, en azından arabamız vardı ve çevreyi gezebilirdik; fakat bize dokunmayan yılanın ne kadar yıkıcı olabileceğiyle ilgili zerre fikrimiz yoktu.

(Fotoğraf: Depo Photos aracılığıyla)

O zamanlar afet toplanma alanı olduğunu bilmediğimiz alanda sadece ben değil, herkes bu durumdaydı ve herkes neler olduğunu öğrenene kadar durumundan memnundu. Apartman yaşamından bıkmış bünyelere tanınan kısa bir kamp molası gibiydi o süreç; kahkahalarla karışan akşam yemekleriyle, bebekliğimde bile yemediğim cici bebe+süt mucizesiyle tanışmamla, gece boyu süren sohbetlerle bölünen çadır uykularımla, kurulan yeni komşuluklarla, dostluklarla, muhabbetlerle afet kampından çok gençlik kampını andırıyordu yaşam alanımız. Öyle neşeli bir kamptı ki, depremin ertesi günü mangal partisi bile yapacaktık. Ama bu saçma hikayeyi daha sonra anlatacağım.

(Fotoğraf: Depo Photos aracılığıyla)

‘99’da yedi yaşındaydım. Deprem sırasında, annemin sonradan yaptığı çıkarıma göre, ki doğru veya yanlış, çıkarımlar yapmayı inanılmaz sever, bebekliğimde beni beşikte hiç sallamadıkları için depremdeki sallantı bana beşik sallantısı gibi gelmiş, bu hoşuma gitmiş ve tercihimi uyanmamaktan yana kullanmışım. Hatta o sırada aynı odada kaldığım küçük teyzem eğer heyecanının etkisiyle yalan söylemediyse birkaç saniye beni uyandırmaya çalışmış. Büyük teyzem de olasılıkla aynı heyecanla, sonunu düşünen kahraman olamaz misali, diğer binaların nasıl sallandığını merak ettiği için deprem sırasında bulunulması en tehlikeli alan olan balkona çıkmış ve tanık olmuş da. Uyanır uyanmaz beni kollamaya koşan annem ve babam tam benim odama gireceği sırada kapının arkasında bulunan ve duvara sabitlenmemiş kitaplık devrilmiş ve kapı tam kapanacakken annem o sıralar alçılı olan kolunu yine sonunu düşünmeden araya sokmuş ve bizim odadan çıkmamızı sağlamış. Teyzem de balkondan çıkıp canını kurtarmaya karar verdiği anda, depremin bitmesini beklemeden merdivenlerden -ama kesinlikle yangın merdivenlerinden değil- inmeye başlamışız. Merdivenleri inip arabaya doğru koşarken zihnimde çok fazla görüntü yok; don ve atletli, bazıları atletsiz, göbekli ve yaşlı birkaç adam, ne olduğunu kavrayamadığı için panikleyemeyen, sudan çıkmış balığa dönen insanlar, birkaç bağırış çağırış; ama kesinlikle bir afet portresi değil, daha çok sarhoş, nevrotik, oldukça komik ve huysuz yaşlıca bir kadının dengesiz hareketlerine benzetebilirim hafızamdaki devinimleri. Tek fark vardı; evden sokağa çıkışımızdaki gibi, sadece bizim değil herkesin hareketlerinden büyük bir bilgisizlik ve cehalet akıyordu. Tahmin edeceğiniz üzere, cehaletle dolu hareketlerimiz ilerleyen günlerde de devam edecekti. 17 Ağustos gecesi, beşik sallantısının damağımda kalan tadı ve beş çift yalın ayak eşliğinde bir arabanın içerisinde benim için son buluyordu.

(Fotoğraf: Depo Photos aracılığıyla)

Gölcük Depremi, uzun süredir İzmit’te oturmamıza ve ailemin öğretmen olmasından dolayı geniş bir çevreye sahip olmamıza rağmen ilginç bir şekilde aile hafızamızda büyük bir yer kaplamaz. Benim dışımda annem veya babam da kendi gözleriyle depremin bilançosuna yakından tanık olmadılar. Tüpraş’taki yangın sebebiyle Kandıra’ya kaçışımız sırasında Yahya Kaptan’dan çıkma fırsatımız olmuştu; fakat Kandıra yolu da sitenin Batı girişinin önünden geçiyordu. Dolayısıyla, kabaca uzaktan bakıp yıkılan yakın binaları görmek dışında afet durumuyla hiçbir kesişim noktamız olmamıştı. Ne sohbetlerde ne de anma günlerinde gündemimizi işgal etmez o deprem; bizim kazasız atlatmamızın yanında, yakın çevremizden de hiç kimsenin kılına bile zarar gelmemişti çünkü. Depremin ne olduğuna/olabileceğine dair şahsi kanaatim ilk olarak 17 Ağustos’tan çok sonra oluşmuştur mesela. Aynı yılın Eylül ayı olması lazım; ben tabii ki okulların ertelenmiş olmasından ötürü büyük mutluluk içinde hayatımı sürdürüyorum. Artçı depremlerden biri sırasında evdeydik, üstelik bir gün önce eve dönme kararı almıştık ve ben de yeni aldığımız patenleri deniyordum. Merkez üssü Yahya Kaptan’a oldukça yakın olan ve yanılmıyorsam birkaç saniye süren 4.2’lik o deprem sırasında dengemi tamamen kaybedip arkaya doğru devrilişimi ve oturma odasındaki ampulün sallanışını hala hatırlarım. O zaman kavramıştım 17 Ağustos’un şiddetini, ‘‘4.2 bile bu kadar salladıysa 7.5 ne biçimdi kim bilir?’’ diye geçirmiştim içimden, ilk defa depreme karşı çaresiz ve tedirgin hissetmiştim.

(Fotoğraf: Depo Photos aracılığıyla)

Bizim aile hafızamız ‘99’a bu kadar az yer ayırmış olmasına rağmen, yine de ilginç hikayeler barındırır o günlerle ilgili. Mesela Bursa-Yenişehir’in Alaylı Köyü’nde yaşayan dedemin depremden sonra bizden hiç haber alamayıp çıktığı yolculuk gibi. Anlatılana göre dedem bize ulaşamayınca çareyi İzmit’e gelmekte bulmuş. Fakat hayatında bırakın Bursa’yı, Yenişehir’in bile dışına –askerlik ve hac dışında- pek çıkmamış bir adamın İzmit’e gelmesi pek kolay değil. Yenişehir’den Sakarya’ya kadar vesaitle, oradan da İzmit’e kadar, ulaşım olağanüstü hal sebebiyle sekteye uğradığı için yayan gelmiş. Yol boyunca bütün yıkıma ve insan kıyımına tanık olmuş, İzmit’e yaklaştıkça bizden de ümidi kesmeye ve cenazelerimizi teslim alıp geri döneceğine kanaat getirmeye başlamış. Güç bela bizim oturduğumuz siteyi bulmuş; fakat hiç zarar görmemiş bir sürü binayı gördüğünde çok şaşırmış. Oturduğumuz apartmanın yıkılmadığına ve ölmediğimize kanaat getirip bizi hiç arayıp sormadan, aynı mahalledeki birkaç kişiye kendi ismini ve bizim isimlerimizi bırakıp selamını iletmiş, yine yolun büyük bölümünü(İzmit’ten Karamürsel’e giden sahil şeridini; yani depremin en büyük yıkıma yol açtığı hattı) yayan giderek geri dönmüş. Hayatı boyunca yaşadığı meskenden dışarı pek çıkmayan dedemin, hayatının yarısını İzmit’te geçiren benden, hayatlarını hala İzmit’te sürdüren annemden veya babamdan depremin bilançosu hakkında daha fazla konuşabilecek kapasitede olması garip bir durum düşününce; ama bana kalırsa dedemin yaşadığımız siteye kadar gelip zilimizi bile çalmayıp bizi bulmaya çalışmadan geri dönmesi, o yolculuğun niteliğini anlatması bakımından daha da tuhaf: Dedem hayatının en uzun yolculuğuna bizim ölü bedenlerimizi görmemek için çıkmıştı, bizi görmek için değil.

Diğer ilginç hikaye ise yazının başlığına ismini veren meşhur ‘mangal partisi’. Arabada başlayan 17 Ağustos sabahı ilk iş, aynı sitedeki yakın aile dostlarımızı yine kendi arabalarında bulup onlarla bir yaşam alanı oluşturmak oldu. Üç gözlü kocaman bir çadırımız vardı, ve o zamanlar adına afet toplanma alanı diyebildiğimiz geniş alanlar da mevcuttu. Üç aile, hızlıca evlere dönüp acil ihtiyaçlarımızı toparladıktan sonra üç gözlü bir çadıra doluştuk. Bütün bu tantanalı işleri hallettikten sonra geriye önemli bir sorun kalıyordu: Beslenme. Şanslıydık ki doğum yerim olan ve annemin ailesinin yaşadığı Diyarbakır’dan yüklüce etle dönmüştük kısa süre önce, üç ailenin dışında afet toplanma alanında bulunan diğer ailelere bile yetecek kadar etimiz vardı. Elektrikler kesikti, muhtemelen bir süre daha kesik kalacaktı ve buzluktaki etler eğer hemen tüketilmezse bozulmaya başlayacaktı ve biz 17 Ağustos akşamı, 1 km ötemizde kokmaya başlayan cesetlerden habersiz mangal kurup(evlere hızlıca çıkıp yanımıza aldığımız acil ihtiyaçlardan biri de mangaldı sanırım) sırf bozulmamaları için bir sürü eti, bir sürü suç ortağıyla birlikte, yakındaki marketler açık olmadığı için ekmeksiz mideye indirdik. Ne yalan söyleyeyim, etler gerçekten lezzetliydi.

17 Ağustos’tan ailemize, dost çevremize kalan en kuvvetli anı bu sanırım. O felaket gününü biraz hüzün, biraz mahcubiyet, ama daha çok kahkahayla karışık hep bu anıyla yad ederiz.

(Fotoğraf: Depo Photos aracılığıyla)

Tüpraş’taki yangın kontrol altına alındıktan sonra Kandıra’dan döndük. İlk günlerde yine kamp alanında, sonrasındaysa annemin çalıştığı anaokulunda birkaç aile yaşamaya başladık. Ben sallantının boyutunu pek fark etmediğim için, annemin ve babamın beşinci kattaki evimize dönmeyi istememesini pek anlayamıyordum; ama keyfim de yerindeydi. Afet durumu yine çocuklara yaramıştı, tek katlı, geniş bahçeli, parklı, içinde bolca oyuncağın, masal ve hikaye kitabının, çizgi filmin olduğu kocaman bir eve sahip olmuştuk okullar açılana kadar, üstelik çok sevdiğim anaokulu yaşam tarzına, üzerinden fazla zaman geçmeden tekrar kavuşmuştum; her gece başka bir ranzada uyuyordum, ışık alması için tamamen pencereden oluşan sınıflardan dışarıyı izliyordum, benim boyuma göre yapılmış masalarda yemek yiyordum ve en önemlisi de gerçekten çok fazla oyuncak vardı.

Anaokulu yaşantısından sonra normal yaşama geçiş süreci biraz bulanık hafızamda. Galiba gerçek bir geçiş süreci olmadığı için benim açımdan bulanık olması biraz normal bir durum. Neyi değiştirdiğimi, neye alışmaya çalıştığımı sorarsanız verecek cevabım gerçekten yok. Normal bir çocuk gibi, normal hayatıma devam ettim. Bu yazıyı yazarken, sırf bir cevabımın olması için anneme geçiş sürecini babamla nasıl geçirdiklerini sorduğumda, bana şunu söyledi: ‘‘Okulların açılmasına yakın fark ettik ki hiç hazır değiliz öğretmenlik yapmaya. Bir değişiklik yapalım, yenilenelim, silkelenelim dedik, kuaföre gittik.’’

Biliyorum yine kızacaksınız; ama gerçek bu. İçten içe güldüğünüzü de biliyorum.

Depremin üzerinden 16 yıl geçti. Bugünle ilgili bir yazı yazmaya karar verdiğimde fark ettim ki, belki o deprem, esnasında ve sonrasında bizi çok etkilemedi; ama ilerleyen yıllarda günlük yaşamımızla ilgili birçok şeyi değiştirdi. Depremden önce salonumuzda büyük bir vitrin, içinde bolca cam ve porselenden ıvır zıvır, yanında koca bir konsol ve üzerinde yine bir sürü ıvır zıvır, kocaman bir masa ve etrafında bolca ağır sandalye, öbür tarafta oturma takımı ve çevresinde üç sehpa, üzerlerinde yine cam ve porselenden bir sürü ıvır zıvır, televizyon, sehpası ve yine sehpanın cam rafları içinde yine bolca ıvır zıvır vardı. Bu durum kısmen oturma odası için, yatak odaları için de geçerliydi. Mobilyaların hepsi ağır ve uzun şeylerdi, kitaplıkların kapakları yoktu ve duvara sabitlenmiş değillerdi. Depremde bütün o ıvır zıvırlar, mobilyaların hiçbiri duvara sabitlenmediği için üst üste devrilince paramparça oldu. Annem belki haftalarca cam parçalarını halıfleks zeminden temizlemekle uğraştı. Beş yıl önce yapılan son değişiklikten sonra ise artık evde vitrin yok, konsolun boyu yarıya düştü, televizyonla birleşti ve üzerindeki ıvır zıvırlar çekmecelere kaldırıldı, salondaki masa katlanabilir portatif bir şeye dönüştü, çevresindeki sandalyeler azaldı, oturma grubunun etrafındaki sehpaların yüzeyi camdı, tamamen ahşap oldular ve üzerindeki ıvır zıvırlar da artık kırılmayacak malzemelerden hafif şeyler. Maalesef ıvır zıvırları tam olarak çıkartamadık hayatımızdan. Genel olarak evdeki eşyaların boyları kısaldı, kitaplıklar kapaklı bölümler halinde dolaplara entegre hale getirildi, evin her bölümü daha hareketli ve seri bir yaşama, deprem esnasında daha hızlı bir tahliyeye daha uygun hale getirildi. Dikeyden yataya bir geçiş yaşandı. Belki IKEA modasından, belki de canımızı garantiye alma isteğinden kaynaklandı bu değişim, emin değilim. Ailemin IKEA’yı takip etmediğini söyleyebilirim.

Belki ailem gibi siz de canınızın kıymetli olduğunu fark edersiniz, salonunuzda konsollar, vitrinler ve kırılabilir bir sürü ıvır zıvır varsa çöpe atarsınız, hem zaten artık modası geçti, belki mobilyaları duvara sabitlersiniz, en azından olur olmaz zamanlarda mangal partisi yapmazsınız, kim bilir? Bir yerden başlamakta fayda var, başlayabildiğiniz kadarıyla.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated 140journos’s story.