KOĞUŞTA İSYAN — I

Hastane koğuşunda bir adam… Elleri bağlı, ayakları bağlı haykırıyor, bağırıyor, çırpınıyor. Büyüyen göz bebeğinde küçülen bir hayat… Bir sakinleştirici iğne, ardından bir tane daha…

Coşkun bir selden arda kalan bir nehir gibi kapatıp gözlerini, dışarı atıyor hayalini. Bakıyor doğal doğaya! Mis gibi bir toprak kokusu sarıyor her yanı. Havayı soluyor derin bir nefesle, niyetinde duymak o kokuyu lakin bilir ezberinde yoktur hiçbir koku…

Bir dere yatağında yıkarken yüzünü gözü takılır sudaki resmine, hoş bir eda ile bakarken kendine arkasındaki güneşi görür. İllettir, nefrettir, kindir. Anıdır, hatıradır. Kayıptır O! O ki süregelen isyanların sebebi, bitmez tükenmez acıların başlangıcı…

Bir fırtınadır kopar o anda beyninde. Haykırır göğe, kolları açık elleri yumruk vaziyette.

Değişir o anda havanın rengi. Mavi gözler kan kan olur. Gökten oluk olmuş kanlar akar.

Yüzüne düşen kan tanesi,
Elbisesinde oluşur rengi,
Algıladığı ilk koku kan kokusu,
Bir avuç kan pıhtısı yüreğinde birikti…

Beyninde uğultular, yarasa sesleri, kozasını ören tırtıl böceği ve sevdiğinin sesi… Başı ellerinin arasında haykırıyordu;

“istemiyorum, istemiyorum….”

Beyin kıvrımlarını düzeltmeye çalışan bir el, istediği düz mantık…

Yukarıda bir zirve, koşuyor, çıldırmış şair gibi, üstü-başı kan! Takılıyor yerde yatan kemik parçasına. Bir şahin az ötesinde, duraksıyor olduğu yerde. Şahinin gözlerinde görüyor umudu, güzelliği. Uçmak istiyor o an, havalanmak… Tekrar zirveye bakıyor;

“evet, oradan havalana bilirim”

Derken gözlerinde şahin bakışı.

Alnına düşmüş bir al,
Alnı ak olmayana denmez zal!
Sen, ne çalarsan çal,
Kimse demez ki olurmu böyle hal.

Rüzgarın lanetimi vardı ne? Ya da toprak mı içine çekiyordu öyle? Her adımı daha bir ağırlaşıyordu. Kafasındaki sesler daha bir çıldırtıyordu. 100 tonluk bir çekiç gibi vuruyordu beyin duvarlarına bir ses;

“Yalancısın…”

Yağan kan yağmuruyla beslenen nefreti, bir yol arıyordu, boşaltmak için beynini…

Kafasına vurmadık ne taş bıraktı etrafında, ne de bir diken. Yere uzanıp kaldığında, kazanan ne nefretiydi ne de beyni. Kazanan ölümdü…

Sırt üstü uzanmış yatıyordu yerde. Kolları açık, elleri yumruk… güneşin soldurduğu mavi gözler öylece duruyordu.

Alnında duran allar,
Buna alın yazısı diyen var…

— — Hastane koğuşunda bir adam… Depreşen nöbetlerin sonunda ölüyordu. Mavi gözlerini kapatacak bir el bekliyordu…

Like what you read? Give Mustafa TAN a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.