Denemesele 14

Naber Nasılsın?

Bir süredir not tutmuyorum. Aylar olmuş yazıya oturmayalı. Oysa neler oldu bu neler. Benim, senin ve onun hayatlarında dünyalar dönüyor dolaşıyor. Anlatacaklarımı unutmuşum bile. İşte bu bir dram. Dramları sevmiyorum. Sevemedim. Birkaç hafta öncesindeki önemli düşüncelerimi anımsamak için zihnimi zorluyorum. Göz kafeslerimi acıtmaktan başka bir işe yaramıyor.

Günün birinde olağandan fazla hareket edersin ve ertesi gün her yerin hamlar ya. Düşün sisteminde yaşadığın hamlama kendimi aptal hissettiriyor. Ey aptallık. Sen de Ilgaz gibi Anadolu’nun yüce bir dağısın benim ruhumda.

Hamlamışım diyen insanda gördüğün tek gerçek, vicdan azabıdır. İşte cümle gibi cümle, tespit gibi tespit. Vicdan azabı da insanın kendi aptallığına kızmasından başka nedir ki diye soracak oluyorum. Bu sefer de bir soru bulutu gök gürültüsüyle üzerime işemeye başlıyor. Sığınacak bir tente altı bulup yağmurun dinmesini beklemeye karar veriyorum.

İnanır mısın bilmem. Bazen korkunç bir yüz ifadesiyle kendimi yargılarken buluyorum. Kantarın topuzu kaçıyor, ayarsızlık vuku buluyor. Gecenin bir yarısında uyuyamayıp cep telefonun gözünü kör etmesi gibi bir şey. Kendimi sevmeliyim. Olan her şey olması gerektiği için oluyor diyerek bunu Bart Simpson gibi üç yüz kere kara tahtaya yazmaya başlıyorum. Tebeşir küçüldükçe ömrümden günler de tükenip gidiyor. Her geçen gün ölüme bir adım da yaklaşıyor olmak insanı dehşete düşürüyor.

Nasıl ki çağımızda kendimizi tamamen kabullenmemiz gerekiyor, hatalarımızdan ders çıkarmamız ve geçmişi geçmişte bırakmamız ve gelecek için endişelenmememiz. Buna da tam olarak inanamıyorum. An’da yaşarken anılarda boğuluyor, yarınlarda kayboluyorum. Hem de her gün. Burada tam olarak inanamadığım diğer tüm şeylerden bahsetmeyeceğim. Burası bir günah çıkartma odası değil. Zaten ortalıkta papaz da yok.

Ertelediğim pişmanlıklarım sarmış dört bir yanımı. Mahşerin dört atlısından korkuyorum. Gün geliyor, ertelediklerim boğazımı iki eliyle değil dört koluyla birden sarmalıyor. Saniyesinde kendimi önemsiz bir sinek gibi hissetmeye hazırım. Zaten bir okyanustaki su zerresinden küçük bile değil miyiz? Hayır üç günlük dünya yani. Kaygan zeminlerde dikkatli yürümeye lise çağlarında yere çakıldığım ıslak zeminli bir Mc Donalds tuvaletinde karar vermiştim.

Vicdanları sızlatan ve yürek burkan haberler etrafımdan oluk oluk akarken en son ne zaman gerçekten üzüldüm diye kendime soruyorum. Cevaplarını sevmediğim sorular sormaktan hoşlanmıyorum.

Bazen başkaları benimle dalga geçmesinler diye önce kendimle dalga geçer, kendimi tiye alırım. Ne naif bir savunma mekanizması diye de övünürüm. Kendi kendimizle oynadığımız zihin oyunları akıllı telefonumdaki aplikasyonlar gibi sürekli güncelleniyor. Hafıza yetersizliğinden muzdaribim. Kendi kendini kıyaslama ve yargılama güdüsü insanın tek gerçek laneti olmalı.

Beyaz sayfalara tekrar geri döndüğüm günlerde çıldırmış memleketimizden bahsetmek istemedim. Evet mi hayır mı goygoyu yapmadan bu yazıyı sonlandırma amacındayım. İki ucu boka bandırılmış bir değnek ile falakaya yatırılmış gibiyiz.

Eski bir dost ile karşılaştığımda yaptığım gibi gayri ciddi bir naber nasılsın demek istedim. Birazdan gidip aylardır konuşmadığım arkadaşlarıma Instagram’da layklar basarak kendilerine selam vereceğim. Haftaya görüşmek dileğiyle. Esen kalın.

11 Nisan /Ankara