Evrim Apartmanı — BÖLÜM 1

Erken kalkma alışkanlığım beni usulca ele geçirdi. Sabahları daha dinç hareket etmeye özen gösterir oldum. Evden çıkmadan önce portakal suyumdan bir fırt çekip, salçalı ekmeğimi bohça gibi katlayarak ağzıma tıkıştırıyorum. Yolculuğa hazırım. İşlerine hızlı hızlı ulaşmaya çalışan telaşlılar ile avare avare yürüyenler arasında salınıyorum. Evin dışarısındayken gördüğüm dünyada kendimle ilgili düşünceler ile cenk ederken bir yandan da insanlara yol vermek, karşıdan karşıya geçerken ezilmemek, tekelden sigara almak gibi otomatik eylemler ile günümü oldukça verimli kullandığıma inanıyorum.

İdeal uzunlukta sayılabilecek bir rotada yaklaşık otuz dakikalık bu serüven, her gün cereyan ediyor. Yol hiç değişmiyor. Bazı dükkanlar kapanıyor ya da tadilatlarını tamamladıktan sonra ufak cırcır böcekleri gibi hayata merhaba diyorlar. Sokaklar çok uzun zaman önce işaretler ile birbirlerinden ayrılmış. Aklıma geleneklerine bağlı muhafız alayları geliyor. Özellikle eski İstanbul fotoğraflarını hayret ve hayranlıkla izlerim. Yaşam alanlarımızın artık hatırlanmayan yıllarda başlamış evrimi oldum olası ilgimi çeker.

Aynı kaldırımlardan sessizce ama kararlı, pek de dikkat çekmeden yürüyorum. Ama artık aşina oldum bu sokaklara. Ne demişler eğer yeni bir alışanlık yaratmak istiyorsanız aynı eylemi yirmi bir gün boyunca tekrar etmelisiniz. İki yüz elli altıncı gündeyim.

Apartman isimlerinden o binaların karakter tahlillerini yapıyorum. Apartmanların kişiliklerinden ve yaşadıklarından sizlere bahsetsem aklınızı kaçırırsınız. Örneğin şu aralar sokakların ileri gelenlerinden eski apartmanların ansızın yerle bir olması oldukça önemli bir gündem. İstanbul’un iki yakasında dolaşırken kentsel dönüşüm adı altında süregelen soykırım, apartman cemiyetinde telaşa ve çaresizliğe sebep olmakta. Şu anda apartmanlar ile ilgili bilmediğiniz gerçekleri açıklayamayacağım için eser miktarda üzüntülüyüm.

Nispeten belirli saat dilimlerinde karşılaştığım insanların yolumu gözlediğinden eminim. Hep aynı fırından aldığım simit ve iki apartman ötedeki büfeden aldığım mizah dergilerim ile en azından günün belli saatlerinde bazı sokakların tanıdık bir simasıyım. Yokluğum fark edilmese de varlığımın bu sokaklara bir renk kattığını düşünüyorum.

Kah yolculuğa çıkan birinin annesinin sürahisiyle yollara suluyorum kah köşedeki tekelin bira kasasını içeri taşıyorum. Su dağıtıcısına damacana uzatmak suretiyle belimden geçen sinirleri zorlamasaydım iyiydi. Selamını aldığım kapıcıların sayısı dört. En sevdiğim Kapıcı Naim, Şakayık sokağın en sonunda oturuyor.

Camda etrafı izleyenler nasıl gelen geçeni izlemeyi kendine hak görüyorlarsa ben de yürürken sağlı sollu evlere, açılan perdelerden aralanan salon takımlarına hızlı bakışlar atarım. Alelade bakarken apartman etrafında kedi olup olmadığını yol kenarlarında öbeklenmiş mama takibi ile öğreniyorum. Örneğin Yeşilköy apartmanında hemen hemen tüm dairelerde hayvan beslendiğini biliyorum. Her sokağın kendine has kedi çetelerine verdiğim haracı uygun noktalara dökmeden rotamı tamamlanmış saymıyorum.

İlginçtir, bu zamana kadar hiç dikkat etmediğim bir apartmanın önünden geçerken kendi sesimi duydum. Evet bana da çok saçma geldi. Uzun zamandır fark etmediğim bir apartmandı. Evrim Apartmanı. Bayağı da eski görünüyor. En azında iki ayda dikilmiş, yeni görünümlü ucuz bir bina değil. Hiç giren çıkanla da karşılaşmamışım. On iki saniye daha yürüdükten sonra idrak sürem halen köşeli jeton teknolojisi ile çalıştığından geri dönüp, giriş katındaki pencereye yaklaştım.

Tam göz hizamdaki daireye bakabilmem belli belirsiz beş altı dakikamı aldı. Soluk soluk ilerledim cama doğru. Pervaz tam göğüs hizamda. Rüzgar tabii ki işimi bozmak için tülü bir o yana bir bu yana savurdu ama sonunda baş ve işaret parmaklarımın ucuyla yakaladım nomissizi. Akıllı telefon ekranını koruyan jelatini soyar gibi kaldırdım tülü. Hızlıca göz gezdiriyorum içeriye. Babam ve ben masada oturuyoruz. Annem büyükçe bir teflon tavadan menemen taksim ediyor. Hay Allahim nasil birşey bu. Midem bulanıyor, gördüklerimi anlamlandırmaya çalışırken. Normalde yaşadığım sabahlardan fersah fersah uzaktayım. Kayboldum.

Gözlerime inanamadığım anlarda kendime tokat atabilen ya da kendi kendimi çimdikleyecek yapıda bir insan değilim. Canım oldukça tatlıdır. Ama gördüğüm şeyler çenemin resmen aşağı düşmesine sebep oldu. Nefes almayı unuttum diyebilirim. Hayatta gerçekten şok olmak, nutku tutulmak ve dizlerinin bağı çözülmek söz öbeklerinin sözlük anlamlarını yaşadım. Başım döndü. Ellerim dizlerimde rüku pozisyonunda kaldırımın detaylarına uzun uzun baktım. Nefes almak hiç bu kadar dikkat gerektirmemişti.

Erketeye yatan hırsız ekibinin sinsi bir üyesi gibiydim. Yavaşça kafasını kaldıran bir kedi gibi tekrar göz hizamda olan daireye bakıyorum. Allahım bu ne! Ev çok tanıdık. Yani tamamıyla yaşadığımız ev değil ama objeleri kesinlikle daha once gördüğüme eminim. Gözlerimi açıp açıp kapatıyorum. Kapalı kaldığı süreyi saniye cinsinden sayıyorum ki açtığımda gördüklerim değişsin. Değişmiyor. İçeridekiler kendi halinde bir sabah ritüelindeler. Komidin, televizyon, krem rengi berjer o kadar tanıdık ki aklım hızla çalkalanmaya devam ediyor.

Kendi kendime konuşmamın hiç bu kadar gerçek bir hale geldiğini hatırlamıyorum. Kafamın içinde düşünceler farklı suretlere bürünmüş, oldukça ikna edici bir tonda monolog bombardımanına devam ediyorlar. Duvarda daha önce görmediğim ama annemin yapmış olduğuna emin olduğum bir tablo var. Babam olabildiğince sakin bir şekilde yemek yiyor annemin arkası dönük ama saçı aynı model ve ben. İşte insanı bir güreşçi gibi belinden kavrayıp yere çalan andayım. İçeride kendimi görüyorum.

Yaklaşık on yedi on sekiz yaşlarındaki halim, bir yerlere dalmışım gitmişim. Hayri Plak’ın yanındaki dükkandan almadan çıktığım Machine Head tişörtü üzerimde. Allah’ım bu ben olamam. Burası neresi? Kim bu insanlar…

Sokakta sanki deve cüce oynar gibi eğilip kalkarken bir yandan da hızla önce sağa sonra sola sonra yine sağa bakıyoum. Bir süreliğine bunun gerçek olamayacağına emin oldum. Şakayık sokak, Evrim Apartmanı önünde allak bullak bir haldeyken sigara yaktım. İçeriden konuşmalar belli belirsiz geliyor. TRT Fm anonsunu duyduktan sonra kalbim hızlandı. Babamın her kahvaltıda açtığı radyo yıllar sonra bana merhaba ben burdayım diyordu. Amiyane tabirle bu kadar şey bir şey olamazdı ve kafamdaki en can alıcı soru beni kalbimden vurdu. ‘Lan Machine Head mi kalmış bu devirde?’. Beynim uğultudan iflas etmek üzere. Buradan gitmeliyim. Yaşadığımdan emin olmak için ve bunun bir rüya olmadığını kanıtlamak istercesine önce ellerime sonra vücudumun diğer parçalarına bakıyorum. Park halinde yanımda duran arabaya dokunuyorum. Hayat olabildiğince katı ve yerli yerinde.

Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum. Dalgın ve ciddi bir hal yapıştı üzerime. O yaptığım sayfiye yeri yürüyüşleri paranoyak, seri ve hızlı bir hale gelmişti. Kendimle konuşmamaya çalışarak uçar adımlarla yürüyordum. İş yerine vardığımda az önce yaşadıklarımı yaşamamış olduğuma emindim. Sadece beynim yanmıştı benim. Uzun süredir bir keyif verici madde tüketmediğime eminim. Acaba uykumda kalkıp kalkıp gidip viski shot mı yapıyordum. Evde içki şişesi bile yoktu ki.

Saat ikiye kadar bu ve benzeri onlarca soruya cevap bulmak ile geçirdim. Zihnimde onlarca teori, hipotez ve kuramlar kolbastı oynuyorlardı ama kesin olduğundan emin olduğum bir cevaba ulaşamadım. Yemek, kahve, gazete okuma ya da günlük goygoylara katılamadım. Çünkü aklım durmuştu. Hal ve hareketlerimdeki gariplik, meraklı bakışlar ve ısrarlı soruları bana doğru çekti. Hiç üşenmeden herkesi, müdürüm dahil olmak üzere etrafımdaki tüm karakterleri savuşturdum. Ve kendimi kötü hissettiğimi söyleyerek izin istedim. Bu isteğim garip karşılanmadı. Uçar adımlar ile rotamı tersten gitmeye başlamıştım bile. Geçen haftalarda tutkunu olduğum kuantum belgesellerini fazla mı kaçırmıştım acaba?

Evrim Apartmanı’nı sağ çaprazdan izlemeye başladım. Bekledim. Durdum gene bekledim. Bir Allah’ın kulu girip çıkmaz mı ya! Gidip zillere basıp kaçmaya denedim cesaret edemedim. Bekledim. Beklediğim zaman kayboldum işte. Bu işin gerçek olabileceği ve hayal mahsülü olması arasında sıkışmış kalmıştım. İçinde bulunduğum dünya alabildiğine katı bir haldeydi ama peki ya gördüklerim. İnsan kendisini görünce tanımaz mı ya…

Yarım saat sonra sakince sabahleyin içine baktığım pencereye yöneldim. Uzaktan zaten tülü seçebiliyordum ama bir umut beslemekten kendimi alamadım. İyice yaklaştım. Artık tam karşımda duruyordu annem, babam ve ben. Belki de paralel evren dedikleri şey bir saçmalık değildi ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde farklı bir düzlemde ilerleyen hayatım ile karşılaşmıştım. Peki ya niye on sekiz yaşındaydım? Eğer aynalama sistemi ile olası başka bir hayatıma denk gelecek kadar özel bir insansam kendi yaşımdaki yansımamı görmem gerekmez miydi? Deli sorular güçlendikçe zihnim üzerindeki kontrolümü kaybediyordum. Ama merakım hoşnutsuzluğumu bastıracak kadar yamandı.

Böyle söyleyince biraz garip olduğunu biliyorum ama perdelerin kapalı olmasını gördükten sonra derin bir hayal kırıklığına düştüm. Camdan içerisini görebilmem mümkün değildi. Kalın perde çekilmemişti ama tül de gayet kuvvetli bir şekilde duruyordu karşımda.

Sanki Çin Seddi çekmişlerdi önüme. Sigara içmeye devam ettim. İki saate yakın apartman civarında dolandım. Gittim, geldim. Olanlara inandım, sonra inanmaya korktum. Zaman öldürdüm. Ne iş yapıyordu babam? Peki emekli anacığım emekli olmamış mıydı? Belki ev alışverişine çıkmıştı. Peki ya ben! Kimbilir belki de bu hayatımda Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyorumdur diye anlamsız bir gurur bile duydum. Köşedeki tekele gidip soramazdım. Hem günün farklı bir saatinde oradaydım hem de ne diyecektim ki. Sigara paketini buruşturdum. İzlendiğime dair örümcek hislerim uyarı veriyordu. Eve yürüdüm.

Pek uyumadığım bir geceyi anlamasız televizyon kanallarında dolaşarak tükettim. Telefonu elime alıp birkaç arkadaşımı bu durumdan haberdar etmek istedim ama içimden gelmedi. Olayları ne anlatacak ne de yorumlayacak takatim kalmamıştı. Annemi babamı arayıp hiçbir şey olmamış gibi konuştum. Kendimi aslında yaşadıklarımın bir hayal olduğuna inandırıyordum ki sızmışım. Alarmın sesiyle zıpladığımda ne düşüneceğimi bilemez bir haldeydim ama bir sabah sigarası taşları yerine oturttu. Ben dün kendimle karşılaşmıştım.

Saat tam yedide müdürüme gelemeyeceğime dair bir SMS yolladım. Şekerim düşmemeli. Bir börekçide yirmi dakika kadar soluklandım. Ama göz açıp kapayıncaya kadar kendimi Şakayık Sokak’ta buldum. İşte geldim buradayım Evrim Apartmanı. Karşı çaprazdayım.

Yaklaşık on metreden binayı izliyorum. Cam açık çünkü hareketli tülü seçebiliyorum. İçimde korkuyla harman olmuş bir heyecan var. Yaşadığım merak elle tutulur derecede katı. Eğilmiş bir kedi gibi sinsi sinsi ilerlerken ‘Birader şunu tutabilir misin’ diye bir ses duydum. Tamamen andavala bağladım. Bulunduğum noktada orta yaşlı bir adam haddinden fazla eşya yüklenmiş, kendini Herkül sanarak bir de yatay pozisyonda bir vantilatörü avuçlamış ve terli parmakları ile artık daha fazla dayanamayacak halde olduğundan acınası gözlerle bana bakıyor. Tam nereden çıktı bu münasebetsiz diye içimden geçirirken derken çevik bir hareketle vantilatörü kapıyorum. Hızlıca tekrar odak noktama dönmeliyim. Aklım, varlığım ve zihnime dair her şey o pencerede.

Artık savrulan tüle doğru yol alabilirim. Gerçekten ailem ve onsekiz yaşımdaki halim burada mı yaşıyor. Gördüğüm hayal ne kadar gerçek. Ne yapacağımı bilmeden usulca pencereye doğru yaklaşmaya başlıyorum. Sorular çok hızlandı. Merak ve heyecan tüm benliğimi ele geçirdi. Kafamda deli sorular cirit atarken kalakalıyorum. Sanki Sub Zero arkadaşımız Mortal Kombat’tan fırlamış ve beni alnımın çatınından buz ile vurmuş. Bir ılıklık ensemin kökünden omuriliğime doğru akıyor. Nefes almayı bile bilinçli yapmam gerekiyor.

Gerçekmiş. 18 yaşımdaki halim apartmandan çıkıyor. Gördüklerim hayal değilmiş. Hayat ağır çekimde akmaya başlıyor. Sanki bir reklam filmi setindeyim ve yönetmen birden ‘Kestik.’ diye bağıracak. Bağırmıyor kimse. Benim o yaşlarda giydiğim gibi bir kapri bir şort ve çiçekli bir gömlek var üstünde. Yandan postacı çantası asmış omzuna. Saniyeler gözle görülür bir biçimde yavaşlıyor. Sakince apartmanın hemen önündeki arabanın kilitlerini açıyor. O ağır çekimde kapıları açarken sanki benim beynimin içinde bazı kapıları kilitliyor. Hayret verici bir şok içerisindeyim. Tuzla buz olmam an meselesi. Arka koltuğa aynı benim yaptığım şekliyle çantasını koyuyor. Arabaya bindi. Çalıştırıyor. Ya o adam benden vantilatörü tutmamı istemeseydi? Düşüncesi bile korkutucu.

Yanımdan yavaşça geçerken etrafa dikkat etmiyor bile. Aynen benim yaptığım gibi araba hareket eder etmez sol camı aralayarak bir sigara yakıyor. Oysa bakışlarımın ne kadar dikkat çekici olduğunu düşünürdüm. Görmüyor beni. Altıncı His filmindeki gibi ölüyüm de dünyayı mı dolaşıyorum yoksa?

Önüne atlayacağım, kaputa yatacağım, gözlerinin tam dibine bakışlarımı çakacağım ama hareket edemiyorum. Fark etmiyor beni. Dünkü halimden daha sarsılmış vaziyetteyim. Sanki dün deprem olmuş, bugün eşyalarımı kurtarmak için zarar görmüş binaya girmişim ve zangır zangır titreten bir artçı şok başlamış. Bir taşa dönüşüyorum sanki. Fiziksel bedenim ufak bir çekiç darbesiyle yerle bir olabilir. Olmuyor.

Gençlik halimi görüyorum. Aslında gençlik değil. Kendimi görüyorum. Kalp atışlarımın sesini duyuyorum. Araba Şakayık sokakta tıngır mıngır ilerlerken dudaklarımdan tek bir cümle dökülüyor.

‘Allahım sen aklıma mükayet ol’

-BÖLÜM SONU