Öznede Yönelimsellik

Immanuel Kant

”Her defasında şahsında olduğu kadar başka herkesin şahsında da, sırf araç olarak değil aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun.”

Immanuel Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, TFK Yayınları, Ankara, 2002, s. 46

Immanuel Kant, “Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi” isimli eserinde, ödev ahlâkı paradigması, Hipotetik Imperatif ve Kategorik Imperatif’in rizomlarına ulaşmış ve bunların düşünsel boyuttaki koordinatlarını sunmuştur. Hipotetik Imperatif (Koşullu buyruk), öznenin nesneye yaklaşımında bir öncülün bulundurulmasını, eylemin şarta bağlılığını gerektirir. Machievelli’in Il Principe eserinde geçen “Ben ki bir devlet yönetirsem, onun vasıtalarını kullanmalıyım.” cümlesi, Hipotetik Imperatif’in bir yansıması olarak tasvir edilebilir. Friedrich Nietzsche’nin, doğruya inançtan daha az zararlı ve akıl düzleminde daha yakın olarak nitelendirdiği yalan söyleme eylemi, ortaya döküldüğü ve çırılçıplak kaldığı takdirde toplumun yalan söyleyen kişiyi ayıplayarak dışlaması kaygısına dayanan bir yönelimle reddediliyorsa bu Hipotetik Imperatif’in bir timsalidir. Lakin vicdanın tesiriyle gerçeklenen saf bir eğilim bizi doğruyu söyleme noktasına yakınsıyorsa, Hipotetik Imperatif’in münderiç aynaları kırılır ve Kategorik Imperatif (Koşulsuz buyruk) uzamda (vüs’at) belirir.

Devinim sürecinden önce, özne için nesne, paralaks fazında bulunur. Bu durağan paralaks konumundan onu çekip alan eylem, bir koşula bağlılık ile edimselleşiyorsa Hipotetik Imperatif; fakat nesnel temellendirmeyle koşuldan bağımsız edimselleşiyorsa, Kategorik Imperatif’tir. Yukarıda alıntılanan vecizede Immanuel Kant, bu nesnel temellendirmeyi amaç; amacı ise daha ileri götürerek insan olarak belirlemiştir. Eylemlerinin tamamında -hatta varoluşçuları çıkmaza sürükleyen intiharda bile- şahıs ki öncelikle kendi varlığının bilincinde olan şahıs, kendisini amaç olarak görmektedir; bunun diğer şahıslar için genelleştirilmesi gerekliliğini Kant dile getirmiştir. Nitekim bu yaklaşım, kimimiz için fosilleşen, kimimiz içinse yolculuğumuzdaki bir fener suretine bürünen şu nebevî öğüdü anımsatabilir: “Nefsin için istediğini başkası için de iste.”

İkinci Dünya Savaşı’nın boğucu atmosferi içerisinde bilincin kutsiyetine başrolü veren “varoluşculuk” akımının öncülerinden biri olarak anılan Jean Paul Sartre, varlık felsefesinde kendisi-için-varlık terimini kullanır. Kendisi-için varlık bilinç sahibidir ve bilinç Edmund Husserl’in söylediği üzere yönelimseldir. Bilincin yönelimselliği kendisi-için-varlık’ın içinden başkası-için-varlık (l’etre pour soi) profilini çıkartır. Bu bir zorunluluktur zira toplumun bir üyesi olan kişi, yalın haldeki özneden yavaşça sıyrılarak, kendisi -için- varlık’tan, başkası-için-varlık’a bir bütün olarak geçmese de; kendisi-için-varlık’tan bir dokuyu onunla paylaşır. Bu paylaşım, şahsın kendisinde olduğu kadar başka şahıslarda da yalnızca araç olarak değil; aynı zamanda amaç olarak davranılması gerekliliğini tasdik eden bir atılımdır.

Eğer zihnimin dışında, sözcüklerin birer hamalmışçasına yüklendikleri anlamların bilişsel bağlamda yakınlıklarını ölçebilecek bir cihazım olsaydı; eminin ki bu doku paylaşımının ve “Ben, bir başkasıdır. “ (Arthur Rimbaud) cümlesinin birbirinden uzak olmadığını görürdüm, üstelik şaşırtıcı olarak, alıntılanan vecizeden de. Evren, kardinalitesi alef sıfır olan bir kümeyle benzerlik taşır. Bu kümenin elemanı olan insan, küçük ölçekte pek çok devinimin ve didinmenin merkeziyken, büyük ölçekte (Slavoj Zizek’in de politik ontoloji üzerine kullandığı öbek olan) evrenin “yok merkezi” ile tanışır. Bu tanışıklık, onu ürkütür ve o dar ölçekteki yaşamını, sonsuz elemanlı bir kümenin alt kümelerinden biri oluşa indirgeyerek değerlerini yaratır. Ölçeği en küçük forma soktuğumuzda, yani ölçeği hiçlediğimizde, özneyle baş başa kalırız. Bu baş başalık aşaması, özne-kişinin kendisini bir amaç olarak görmesini sağlar. Ancak her özne başkasının nesnesidir ve böylece özne-nesne ilişkisinde, karşılıklı olarak kişiler kendilerini birer amaç edinmektedirler. Eyleyişin öznedeki izdüşümü amaç, nesnedeki izdüşümü ise araç olarak mevcudiyetini gösterir.

Immanuel Kant, bu girişik izdüşümleri, her bir biricik için rölatif olma durumundan soyutlar; ve özne ile nesne arasındaki ilişkiyi nesnel bir temele oturtmak için ışık tutacak olan yöntemin, şahsın yalnızca kendisine karşı bir amaç olarak değil, aynı zamanda başka herkesin şahsına da araç ve tabii amaç olarak yaklaşım sergilenmesinde yattığını söyler. Sonuç olarak, Immanuel Kant’ın söyledikleri doğrultusunda; öyle bir yasa (maxim) uygulanmalıdır ki uygulanan yasa yalnızca Ben’in değil, bir bütün olarak herkesin olsun.