Günler — 3

Rekabetin insanı bambaşka bir kişiye çevirebilme gücüne hala hayret ediyorum. Olmam gereken yerde bulunmadığım vakitlerde beni buraya getiren şeyin bir yarış olduğunu çok sonradan fark ediyorum. 1–2 çay içmeye gelmiştim lakin benle birlikte kafeye oturup, benim gibi bir şeyler okuyup-yazacak olan kişinin sipariş verme süresindeki sıklık -beni beleşçi gibi göstereceğinin korkusuyla- ona yetişmeye çalışırken buldurttu kendimi. Ne okuyabildim, ne yazabildim; resmen sipariş takip ediyordum. Kahvemi -o kahveye geçmeme neden olmuştu- soğutmadan bitiren bir kişiye dönüşmüştüm ki soğutarak içmeyi daha çok severim. Bu rekabeti de hep böyle ancak maddi ağırlığı olan hafif şeyler için yaparız zaten, okuma rekabeti çok da rahatsız etmez. Keza orada yapacağımız kelime çoktur; benim okuduğum kitap daha ağır, ben anlayarak okuyorum -o şov yapıyor tabii-. Çok üzülüyorum kendime. ‘Ben bunu yapmak istemiyordum ki beni nasıl bu kadar hırslandırdınız şerefsizler!’ dediğim çoktur. Sevdiğim şeyi küçümseyip yapmayan, yapmam gereken neyse -yani herkesin yaptığı neyse- onu yapmam ve bir ömür yapmam için nasıl hırslanıyordum gerçekten? İnsan kızamıyor da kendine keza yolun başında değil ortasında fark ediyorsun; kızamıyor, aptallığına üzülüyorsun anca.