Türkiye’de Tiyatro ve Tiyatrocular

Tiyatro ile yerleşik yargılar vardır; tiyatro üst düzey sanatlardandır, kültürlü insan işidir, yer yiğidin harcı değildir, gibi… devamı da şöyledir, lütfen tiyatroya gidin, tiyatroya giden insan medeni insandır, tiyatro insanın zihnini açar, gibi… ve yine aynı ses kalabalığında son olarak şunlar duyulur; tiyatrolara kimse gitmiyor, insanımız tiyatroya hiç değer vermiyor, tiyatrocular kan ağlıyor, gibi…

Öncelikle tiyatro neden tekelmiş gibi, tek bir ürünmüş gibi konuşuluyor hiç anlamıyorum. Yani iyi film, kötü film var; iyi resim, kötü resim var; iyi heykel, kötü heykel var iken, neden kötü bir tiyatro olamıyor ki yurdumun güzel salonlarında. Böyle bir şey mümkün değil midir? Kötü bir oyun sergilenemez mi, bir oyun kötü olamaz mı, bir tiyatro eserinin kötü olma ihtimali yok mudur?

Ben direkt şöyle devam edeyim, vardır; hem de kötünün kralı vardır ve öğrencilik yılları boyunca buna maruz bırakılmış milyonlarca insan da vardır. Sadece benim hatırladıklarımdan bahsedeyim. İlkokulda ilkyardımın önemi, annelerin kıymeti, öğretmen canımızdır tutarında, okul okul gezen tiyatro ekiplerinin içi didaktizm yüklü rezil oyunlarıyla tanıştık hepimiz tiyatro sanatıyla. Daha sonra hiçbir bilgi birikimi olmayan sınıf öğretmenlerinin hevesi nedeniyle müsamerelerde rol almaya başladık bir çoğumuz. Tamamen rezaletti o Cumhuriyet Bayramı, Çanakkale Destanı oratoryoları, canlandırmaları filan. Bunun haricinde, bu sefer okulun kültürel etkinlik babında bizi 1–2 lira gibi ufak paralara götürdüğü oyunlar izledik, Turgut Özakman’ın muhteşem kaleminden; didaktizm, didaktizm, ver mesajı, ver Atatürk’ü, okumanın önemini ver… Bu tiyatronun eğlenceli bir tarafı yok mu yav? Hep mi ev ödevi?

İlkokuldan sonra karşılaştıklarımızın hepsi harika mıydı peki? Ne yazık ki hayır, lisede olay Moliere ve Shakespeare’ye geldi, nispeten daha iyi olsa da, yönlendirebilecek, bu işi kotarmamıza yardımcı olacak öğretmenlere sahip olamayışımız nedeniyle iyi olan metin, kötü oyuncunun karşısında yine dökülmekten kendini alamıyordu. İyi bir tarih, kültürel tarih dersi almamış insanlar olarak; tamamen dönemler, kraliyet, aristokrasi vb. üzerine kurulu olan ya da daha farklı bir gerçekliğe sahip oyunlardan ne anlamamızı bekliyorlardı ki. Bize ne verdiler de, bizden ne istiyorlardı. Lise geldi, gidiyor. Tiyatro hakkında ne öğrendi bu çocuklar, ne öğrendik? Hiç olsa yine iyi, sevmediğimiz bir şey olduğunu öğrendik biz sadece.

Çok iyi tiyatro oyunları izledim, çok iyi metinler de okudum; çok kötülerini de izleyip, okudum. Ve en son ne zaman boş salonda oyun izledim, hiç hatırlamıyorum. Salonlar dolu, kötü oyunları dahi dolu salonlarda izledim. Hangi salon dolmuyor çok merak ediyorum, aksi halde bu tiyatrocular neden her fırsatta salonlar boş diyor, anlayamıyorum.

Bir heykel tıraş, bir ressam, bir sinemacı; nasıl çıkıp da ağlamıyorsa, gözünü seveyim tiyatrocular da ağlamasın. Hele didaktizmi görev edinmiş insanlar, ‘sanatçı’yım dahi demesin zaten kendilerine; siz öğretmensiniz efendim, hem de kötü bir öğretmensiniz. Siz, size verilen şansı baştan teptiniz, ilkokulda daha ağzı süt kokan çocuğu, tiyatro ile tanıştırma şansı size çok kere verildi ve o çocuğu tiyatrodan soğuttunuz, binlercesini soğuttunuz. Hepsini bir köşeye bırakalım, son cümle olarak; bir ülkede bir simitçi, bir çöpçü, bir televizyon tamircisinin para kazanamadığı için ağlama şansı ne kadar varsa, tiyatrocuların da en fazla o kadar ağlama şansı var.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.