İngilizce yazmak

Her şey ilkokulda bir İngilizce sınavında Madonna’nın bir şarkısını dinleyip önce İngilizcesini sonra da Türkçesini yazmam istendiğinde başladı.

Eğlenceliydi. Sonra okul bitti, şarkılar kaldı. Dünya küçüldükçe evlere daha sık yabancı müzik girmeye başladı. Zehiri almıştım bir kere. Dinlediğini anlama, anladığını anlatma isteği… Gücüm yettiğince yaptım bunları. Sonra liseydi sınavlardı derken, kendimi üniversitede Youtube denen bir sitede yabancı dilde videolar izlerken buldum. Önerilenler; Fizikten başlayıp tahta saat yapımına ordan (gariptir) Türkiye belgesellerine kadar uzanıyordu. Her yer İngilizce yazılarla videolarla dolmuştu. Duvarımdaki, beğendiğim ünlü sözlerin %80 i İngilizce.

Malum internet en büyük kütüphane, en büyük pazar yeri, en büyük galeri, en büyük konser alanı… Yaptığım tüm aramalar İngilizce. Aslında bu kötü bir şey. Tabii, bunların yanında gerçek Türkçe kaynakları da tüketince; Doğu felsefelerini Cemil Meriç’ten dinlemeye devam edince, durum o kadar da vahim olmuyor. Aslında bu seçimimin bir sebebi var. O da Türkçe olarak bulduğum cevapların kopya oluşu. Veya en basitinden ekranı yeni sekme ve pencerelerle doldurması.

Yani.

Zaman zaman Türkçe hazırlanmış içeriklere de bakıyorum. Hayretle. Evet hayretle. Çünkü, sadece dil dışında hiçbir fark göremiyorum. Konuları ele alışımız aynı, espriler aynı, hüzünler (her ne kadar az da olsa) aynı. Bunun adını yayvanlık koyuyorum.

Oysa dil demek aynı zamanda bir düşünme şeklidir. Cümlelere ve kelimelere yüklenen anlamlar dışında olaylara yüklenen anlamlar da farklıdir.

Bu karışıklığın kendimce bulduğum sebepleri:

  • Hızlı tüketilen kaynaklar : İnternet ortamında sunulanların ömrü çok kısa. İlgi alanları dar ve sayıca çok fazla.
  • Hızlı üretilen kaynaklar : Çay demini almadan doldur doldur iç. Bardak bardak sat. Satabildiğin kadar çay sat ve yarın kahve yaygınlaşırsa çay unutulacak !

Sonuç olarak;

Onları bu denli yakından sıkı takip ederken bile, onların dilinde yazamıyorum. Yazdıklarımın kendi düşündüğüm ile bağı yokmuş gibi hissediyorum. Cümlelere başladığımda aynı o videodaki adam gibi düşündüğümü hissediyorum. Bu benim ben olmama aykırı bir şey. Onun gibi olurum. Ne yalan söyleyim, şu an bile sanki ben böyle düşünmüyorum gibi.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.