Üzülme, Bir Daha Evlenirsin…?!

Son yazımın üstünden tam 15 ay geçmiş. Bu 15 ayı 1 yıldan 3 ay fazla ya da 2 yıldan 9 ay eksik diyerek anlatmam zor. Bazı günleri 96 saat olarak yaşadığım için zamanın görecesi üstüne hayli kafa yorduğum kategoriler üstü bir 450 gündü diyebilirim. Yıllardır evimize yardıma gelen bir Nursel Teyzemiz var. Evimizin direği, gözümüzün nurudur. Kolay bir hayatı olmadı. Çok sayıda sağlık problemi ve maddi sorunla uğraştı. Atlattığı zor günleri genelde şöyle tarif ederdi; ‘yel gibi geldi, yel gibi geçti.’ Bir keresinde dayanamayıp, ‘Nasıl geçti? İçinde sızısı da mı durmuyor?’ diye sormuştum. ‘Dursa ne olacak be kızım…?’ demişti. Çok haklıymış. Dursa ne olacak?
Ben de bu süreçte (bence) çok önemli sınavlardan geçtim. Vermem gereken dersler varmış. ‘Verebildim mi’ bilemem ama hepsini baştan aldım diyebilirim. Hayat tüm taşları olması gereken yerlere dizerken olup bitene yarı dram yarı aksiyon bir filmi izler gibi baktığımı ve biraz da midem bulanarak (çünkü en önden izliyordum) ‘yahu bu film ne zaman ara verecek…’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kötü haber; film ara vermedi arkadaşlar :) İyi haber; başrol benim. Ara vermese de gözümü kırpmadan izlerim. Neden? Çünkü hikaye iyi!
Yel gibi gelip yel gibi geçen bu 15 ayı ve geride bıraktıklarını tek bir yazı ile özetleyemem. En sıradan hikayeleri bile 11 dakikada anlattığımı hatırlayacak olursanız, bunu siz de tercih etmezsiniz diye düşünüyorum. Aramızda gizli saklı yok. Bazılarınızın daha 4. dakikada ‘yine çok güzel yazmış ama kalanını da yarın okuyayım.’ diyerek sayfayı kapattığını biliyorum. Sizlerle bunu ayrıca görüşeceğiz. Gözüm üstünüzde!
Girizgahım uzadı. Çünkü hayatımda ilk kez konuya nasıl ve neresinden gireceğimi bilemedim. Artık bodoslama dalıyorum. Hadi bakalım hep beraber göbek üstü balıklama atlama qeyfi!
Şöyle ki; ben evlendim.
Ve yine şöyle ki; ben boşandım.
Buraya karar okey miyiz? Vallahi ben değilim! Aman ne olaylar, aman ne dramlar, aman ne yataklara yapışmalar. Rabbine yakarmalar, ara ara beddualar. Sürüm sürüm sürünmeler, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeler. Sabaha kadar ağlamalar, sabah şiş gözleri güç bela makyajla kapatıp işe gitmeler. Duygusal açlık yüzünden özellikle gece yarısı 2–3 gibi gelen yeme nöbetleri ve tabi sadece 4–5 ayda göbüş üstüne göbüş eklemeler. Ne berbat değil mi? Evet, çok berbat!
Ancak inanın bunların hepsini toplayıp 10’la çarpsanız, üstüne bir de karesini alsanız (sözelciler yazıyı burada bırakabilir, onlar her şekilde yazıyı tamamlamış sayılacak) boşanmış bir kadının üstündeki toplum baskısına ve bunun yarattığı duygusal tahribata yaklaşamazsınız. Ben Türkiye’nin en batısında doğdum. Eğitimli bir ailede büyüdüm. Kendim de nispeten dünya standartlarında bir eğitim alma şansı yakaladım. 19 yaşımdan bu yana hep çalıştım ve bazen az bazen çok ama her zaman kendi paramı kazandım. Erkek arkadaşlarımı kendim seçtim (seçimlerimde ne kadar iyi olduğumu anlatmama gerek yok, zaten görüyorsunuz) Muhakkak etkilenmişimdir ama genel toplamda aile baskısıyla/ısrarıyla kimseyle görüşmek/buluşmak zorunda kalmadım.
Tüm bu ‘avantajlı’ şartlarıma rağmen söz konusu boşanma olunca kendimce süper güç addettiğim ne varsa bir gecede elimden uçuverdi! ‘Bu nasıl olabilir’ ‘BANA BANA Begüm’üne’ diye diye aklımı kaçırma noktasına geldim. Şükür delirmedim ama teğet geçtim. Ancak yine de çok şanslıydım. Etrafımda benimle yatıp benimle kalkan, aklıma eser de ararım diye gece telefonun sesini kısmadan uyuyan, göz yaşlarımın kalbine döküldüğünü bildiğim can parçaları vardı. Koltuktan kalkıp mutfağa gidemediğim zamanlar oldu. Mesela duş almak ve yemek yemek çok zordu. Kıpırdamadan durursam canımın daha az yanacağına inanıyordum. (İnsan düşündüğünüzden daha hızlı delirebiliyor.) Beni seven herkes bunun sadece bir süreç olduğunu, gelip geçeceğini ve her şartta yanımda olduklarını söylüyordu. Böyle yazınca sadece 2 satıra sığan bu cümleler aslında 32 yılda biriktirdiğim güzel insanların özeti gibiydi. Hakikaten de bu sadece bir süreçti. Geldi, geçti ve onlar da her şartta yanımda durdular. Ancak bu dönemde her şeye rağmen iyi niyetle söylendiğinde inanmak istediğim, lakin kalbime bir ok gibi saplanan çok yıkıcı sözde teselli cümleleri de duydum. Adeta güdümlü füze gibiydiler! Sadece düştükleri yeri değil, 1 km çapındaki her yeri talan ettiler. Neymiş bakalım;
‘Üzülme, Bir Daha Evlenirsin’
Bu sürecin en popüler tesellilerinden biri buydu. Takdir edeceğiniz üzere bu kendi içinde çok katmalı bir cümle. Matruşka bebeği gibi. Açıldıkça açılıyor. Bir kere söyleyenler bir kez daha evlenmek istediğimden %100 eminler. Çünkü aksi nasıl mümkün olabilir? Bir kadın özellikle dulsa KESİN OLARAK bir kez daha evlenmeli ve hayatındaki bu büyük aksaklığı düzeltmelidir. Ben orada yüzüm gözüm ağlamaktan şiş, yarınlar yokmuş gibi kıpırdamadan tavana bakıyorum. Biri kalkıp fütursuzca ‘üzülme, bir daha evlenirsin.’ diyor, diyebiliyor. Milyonlarca yürek tek bir soru; acaba gerçekten bir daha evlenecek mi? Hatta evlenebilecek mi?
Ablalarım, abilerim, çiçek gibi kardeşlerim… Ön yargısız ve tüm samimiyetimle soruyorum; sizce şu anda konumuz gerçekten de bu mu? Pert olmuş bir yarış arabasından daha ilk virajı bile alamadan, kolum bacağım çıkık, kaburgalarımdan üçü kırık (ki ciğere fena batar bilirsiniz) çıkmışım. Ambulansa götürülüyorum. Yüzüme mikrofon tutup, ‘Begüm Hanım bir daha ne zaman yarışacaksınız?’ diye soruyorlar. Yahu ben ölmediğime duacıyım. Ne yarışı? Bir durun Allah aşkına…
‘Yaşın Küçük, Senin Daha Çocuğun Olur’

E-FEN-DİM? Ne yani şimdi de konu yumurtalıklarım ve yumurtalarım mı? İkinci sorum da şu; ben ve siz yani biz ikimiz(!) benim üreme sistemini konuşacak kadar samimi miyiz? Allah sağlık sıhhat versin, isteyen herkese de nasip etsin. Ama henüz boşanmış bir kadına bunu söylediğinizde kendini tek kelime ile damızlık bir inek gibi hissediyor! Mesela ben yıkılan tüm hayallerimi kucaklayıp doktoruma koşmuştum. Çaresiz ve cılız bir sesle, ‘yeterince sağlıklı mıyım’ diye sormuştum. ‘Begüm Hanım sakin olun, hiçbir şeyiniz yok. Her şey yoluna girecek.’ demişti ve beni muayyene etmeye bile gerek görmemişti. O anda başka hiçbir sorunum yokmuş gibi potansiyel annelik ihtimalim üzerine düşünüyor, bir de onu dert ediyordum.
Nasıl ki bir erkeğin dünyaya geliş amacı sadece baba olmak değilse, bir kadının da dünyadaki tek var oluş sebebi anne olmak değildir. Kadınları sosyal hayatın içinde görmekten çok korkan baskıcı yönetim erk’i kadınlığı annelik üzerinden tanımlamak için üstün bir gayret içine girse de kadın= anne şeklinde bir önerme mümkün olamaz. Her şeyden önce insanım. Umarım kısmet olur ve bu duyguyu ben de tadabilirim. Ancak olmazsa da dünyanın sonu değil. Kendimi başka pek çok yolla gerçekleştirebilirim, topluma/insanlara faydalı olabilirim. Güzel şeyler yapıp, bir değer yaratabilirim. İşte bu nedenle bir insanı sadece ebeveyn olma durumu üzerinden tanımlamaktan daha sığ bir şey olamaz. Bu konuda çok netim. Umarım siz de öylesinizdir.
‘Zaten İstanbul’dasın, Dalgana Bakarsın’

Genel toplamın içinde küçük de olsa böyle bir grup da vardı. Bence en tehlikelisi de bunlardı. Yani diyor ki, ‘boşanmış bir kadın olarak, gayri ahlaki bir tutum içine girme potansiyelin hali hazırda evli ya da daha önce hiç evlenmemiş olanlara göre daha yüksek. Neyse ki, İstanbul gibi bir büyük bir şehirdesin. İstediğin gibi yaşarsın. Ne yapacaksan yaparsın. Kimsenin ruhu duymaz.’
Hayatı ATV dizilerinden ibaret sanan bu insanlar, bizlerin sabah 9 akşam 6, bazen yemek bile yiyemeden çalıştığımızın farkında değil…Çünkü o dizilerde istisnasız tüm kadınlar evde oturuyor. Sabah gözlerinde mavi farla uyanıyor, her daim 9 punto topuklu ayakkabıyla geziyorlar. En az iki hizmetçileri, bir de şoförleri oluyor. Hayattaki tek amaçları da zengin ve çok yakışıklı holding patronunu ‘tavlamak’. Asla öpüşüp sevişmedikleri için nasıl çocuk sahibi olduklarını asla anlayamıyoruz. Adeta leylek land…Tabi, bu iyi senaryo… Bir de kumasıyla beraber yan komşusuna güne gidenler ve kocası parmağını kırınca bunun için özür dileyenler var. Onlara girmiyorum. Sinirlerim kaldırmıyor.
Ancak bildiğiniz üzere pek çoğumuzun hayatı böyle değil. Saatlerce masadan kalkmadan çalıştığımız günler oluyor. Çoğumuzun gözü bilgisayar ekranına bakmaktan dolayı bozuk. Gün boyu mouse/touchped kullandığımız için el bileklerimizde ve boyunlarımızda sinir sıkışması var. Strese bağlı migreni olanları, çaresiz fıtık batağına saplananları da atlamayayım. Es kaza yüzümüz biraz düşecek gibi olursa sistem bizi anında silkeliyor. Gözümüzün yaşına bakmıyor. Genç işsizliği %30 lara dayandığı için (kadınlarda bu oran daha yüksek) azıcık suratımızı asacak olsak, yerimize ‘anında’ geçebilecek onlarca aday sırada bekliyor. Tüm bu gayretin karşısında hak ettiğimizi alıyor muyuz ya da iyi ve kaliteli bir yaşam sürebiliyor muyuz diye soracak olursanız, hepimizin tadı kaçar. O yüzden pas geçiyorum.
Böyle bir hayatın içinde bahsedilen dalga nedir diye düşünmekten kendimi alı koyamıyorum. Tek lüksü hafta sonu sahile inip denizi görmek olan biz beyaz yakalılara gözlerini devirerek ‘ sen orada dalgana bakarsın’ diyenleri istesem de affedemiyorum.
İşte bu kirli düşünce, toplumun küçümsenemeyecek kadar önemli bir kesiminin zihinlerini tıpkı zehirli bir sarmaşık gibi ele geçirmiş durumda. Örnek kümenizi çalıştığınız plazanın sigara içme alanından karşıdaki sokağa doğru genişletirseniz kolaylıkla böyle düşünen birine denk gelebilirsiniz. Kadının namusunu kocasının himayesinde gören bu zihniyet kocasız kadını da her türlü ahlaksızlığın sınırında bulur. Çocuk gelin denen saçma kavramı da (çocuktan gelin olmaz) aynı kesim uydurmuştur. Ne tesadüftür ki yine bu kesim, kız çocuklarını evlerinin yakınındaki bir üniversiteye göndermek için (malum eğitim politikamız her mahalleye bir üniversite vizyonuyla ilerliyor) bin bir çaba içine girer. Ancak okulu bitirince de hemen baş göz eder. Gözü açılmadan başı bağlanır. Hemen karnına bebek ve bazen de sırtına bir kötek. Ondan sonra o kız sağ(!) anne baba selamet…
Bunlar genel olarak muhatap olmaya bile değer görmediklerimdi. Ancak bir iki kez dayanamayıp ‘mesela dalgama nasıl bakayım, sizin bir öneriniz varsa alayım.’ demiştim. Teyze şok! Öyle başa böyle tarak… Bazen de gerekiyor. Dinsizin hakkından imansız geliyor.
‘Bu Da Senin Nazar Boncuğun Olsun’

Hazırsanız Türkçe mealini iletiyorum; ‘iyi kızsın, hoş kızsın. Akıllısın. Kariyerin falan da yerinde. Ee güzelsin de. Ama gel gör ki bu evlilik işini beceremedin(!) Ancak bugüne dek sergilediğin üstün performansı dikkate alarak seni kanaat notu ile geçireceğiz. Bu beceriksizliğini de bir nazar boncuğu gibi yakana iliştireceğiz. Baktıkça bizi hatırla.’ Sağ olun yahu… Allah razı olsun(!)
Özellikle az gelişmiş Orta doğu ülkelerinde ne yazık ki bir kadının başarısı evliliği üstünden ölçümleniyor. Mesela kadın çok büyük bir şirketin CEO’su olmuş, en az iki tane sivil toplum kuruluşunun yönetim kurulu üyesi, maraton koşucusu, bir çocuğunun koruyucu annesi, balkonunda avakado yetiştiriyor, bir sokak köpeği sahiplenmiş ve dahası… Bir kendini bilmez kalkıp, ‘yazık her şeyi var ama kocası yok’ diyebiliyor. Gerçekten akıl alır gibi değil... Bir keresinde bir teyze görmüş ve bahsi arttırmıştı; ‘Sen küçükken çok akıllıydın, büyüyünce neden boşandın?’ Bilmem ki teyzecim, boyum uzarken aklım kısaldıysa demek…
Bu sözde teselli cümlelerini çoğaltmak mümkün. Çünkü insanın olduğu her yerde birtakım saçmalıklar da olur. Hayat akıp giderken daha niceleriyle karşılaşacağımdan neredeyse emin gibiyim. Neyse ki ben bazı yaralarımı sardım. Bazılarını sarmaya çalışıyorum. Bazıları da hep açık kalacak, biliyorum. Zaten hepsi birden geçsin istemiyorum. Çünkü izlerini göremezsem, yaptığım hataları unuturum diye korkuyorum. Bazı geceler hala çok zor geçiyor. Olup biteni sindirmem düşündüğümden uzun sürüyor. Ancak hayat tüm mucizeleri ile devam ediyor. Rabbim sevdiği kulunu dertsiz bırakmazmış 😊 Bu satırları okurken herhangi bir sebepten canı yananlarınız ve/veya canının yandığını bildikleriniz varsa (ki muhakkak vardır), sizlere şunu söylemek isterim; belki gelip geçecek, belki delip geçecek. Ama geçecek. Çünkü İpek ‘in de dediği gibi, her hayal kendi sahibine aittir ve hiç bir hayal evini terk etmez.
Not: Sizi çok çok çok özlemişim. Geçtiğimiz 15 ayda kendim için yaptığım en özel ve anlamlı şey bu yazıyı yazmak oldu. Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Yazıyı da elden ele uzatalım. :) İyi ki varsınız!
