Bilgiye Açım

Hayatımda bu duyguyu bu kadar yoğun hiç hissetmemiştim sanırım. Bilgiye açım. Gerçekten kayda değer bir şey okumadığım ya da izlemediğim zaman, açken midemin guruldaması gibi beynimin sinyal verdiğini hissediyorum. Mesela satranç oynarken hamle için dakikalarca düşünmek bana ciddi anlamda zevk vermeye başladı. Resmen ısınıyor makine yani. Belki de yeni kullanmaya başladığım içindir. Motorun açılması için başta biraz zorlamak gerekiyor ya benimki de o hesap. Şapkamı önüme koyduğumda (darılmaca yok*) beynimi resmen yeni kullanmaya başlamışım.

Muhafazakar bir ailede büyüdüm. Genel olarak baktığımız zaman hiç üzgün değilim ya da vakit kaybı olarak hiç görmedim. Hatta daha ileri gidecek olursak bundan çok da memnunum. Muhafazakar olarak büyüyüp beynimi kullanabilecek yaşta okumaya başlayarak kendi yolumu seçtim. Eğer tam tersi olsaydı yani din hayatıma sonradan dahil olsaydı ve gizemi, hoşgörüsü ya da doğa üstü oluşu beni etkileseydi daha sonrasında mantıklı düşünerek hareket etmenin daha zor olabileceği kanaatindeyim. Bir kere kocaman adamsın yiğitliğe bok sürdürüp yanlış karar verdiğini düşünebilir misin ? Bir Türk olarak söyleyeyim, istisnalar dışında bu mümkün değil. Bu durum tabi ki herkes için geçerli değil ama düşündüğünüzde onlarca belki yüzlerce örnek görmüşsünüzdür. Hiç bir eleştiri ya da açıklama dinlemeyen, konu hakkında sorgulama yapamayan abilerimiz, ablalarımızdan bahsediyorum. Salak olduklarından asla değil yalnızca güvendikleri, sevdikleri ve alim olduğunu düşündükleri insanların sorgulamayın ve düşünmeyin, yani özetle “Yaratıcının size verdiği beyini kullanmayın” telkini yüzünden böyleler. İhtiyaçları yok, zaten daha zeki olan düşünüp bu sonuca varmış. Tablo böyle olduğunda bunun altında yatan benim gördüğüm 2 sebep var. Birincisi, başkasının mutlaka kendinden daha zeki ve doğru olabileceğine inanmak yani kabullenilmiş özgüvensizlik. İkincisi, tamamen saf bir güven duygusu. Bizim insanımız böyledir. Kendinden zannettiği kişiye yürekten bağlanır. Bunun sonuçlarını günümüzde de görüyoruz zaten.

Not: Az önce bahsettiğim güven duygusunun temelinde tamamen iyi niyet olduğunu düşünüyorum. Aslında insanlar güvenirken dürüstler ve inançlarının hoşgörüsünü göstermek niyetindeler. Ama diğer bir yandan baktığımızda özellikle islam ülkelerinde gördüğümüz vahşeti ele alırsak insanların bu hale gelmesinde (iyi niyetliden vahşiye dönüşümü — yine bu tabi ki herkes için geçerli değil) dinin pastada ki payı oldukça büyük. Düşünme diyen bir din cahilliğe, cahillik öfkeye, öfke vahşete yol açıyor.

Çocukken Bilim Çocuk, Bilim Teknik gibi dergiler okurdum. Bazen saçma sapan şeyleri birbirine karıştırır sonra onları büyüteçle inceler ve deney yaptığımı zannederdim. Beynimi kullanabildiğim döneme gelip de geçmişi düşündüğümde hatırladığım hiç bir destek yok. Sözlü olarak bile hatırlamıyorum. Amacım kesinlikle ailemi kötülemek değil. Destek yok çünkü örnek yok. Görülmüş bir şey değil. Büyüteçle bir sıvıyı inceleyip ne olabilir ki bir çocuk ? Hatta ailemi bu konuda kendini geliştirmiş olarak buluyorum çünkü “salak mısın oğlum sen” bile diyebilirlerdi ama hiç bir zaman demediler. Annem ne gerek var ki diye düşünmüş olabilir belki ama hatırımda kalan çok küçük bir an babamdan aşağılayıcı bir bakış var. Çok küçük bir an. Belki daha sonra böyle düşündüğü için kendi bile pişman olmuş olabilir. Bilmiyorum. Sonuç olarak bir çocuktum ve ilgimi kaybettim.

Sık olarak yaptığımız sohbetlerde bahsettiğimiz dini konular, öğretilen dini bilgiler ışığında geçirdiğim bir dönem var. Üstüne düşünmediğim, ilgimi çekmese de hayatımın parçası olduğu için konuşmalara katıldığım zamanlar. Böyle zamanlarda bitirdiğim okulun sonunda Bakırköy’de ki bir özel hastanede Anestezi Teknikeri olarak işe başladım. İlk iş yerimdi ve sanıyorum aynı fikirlere sahip olduğum kendi çevremden ilk çıkışımdı. 18 yaşındaydım ve muhattap olup sohbet ettiğim insanlar doktorlar profesörler olmaya başlamıştı. Müthiş bir tecrübe. Daha sonraları etrafımdaki insanların dine bakış açısını öğrenmeye başladıkça hepsinin zararsız dinime düşman olduğunu düşündüm. Halbuki müthiş insanlardı. İyiydiler, kültürlüydüler, hoş sohbettiler. Nedense istemsizce çok ateşli tartışmalarımız oldu. Şimdi baktığım da o zamanlar bile gerçekten o kadar fazla ilgimi çekmediğini düşünüyorum ama karşı bir fikir beni öyle ateşli bir dindar yapmıştı ki ben bile şaşırır oldum. İşte hayatımın dönüm noktası.

İlk kez gerçekten düşündüğüm zaman tam olarak bu olayların akabinde olmaya başladı. Ülkemizin en revaçta mesleklerinden biri olan doktorluk diplomasına sahip insanlarla konuşuyordum (diploma tabi ki bir insanı adam yapmıyor ama genele baktığımızda bilgi birikimi ve sosyokültürel olarak benden ileride oldukları kesin) ve bir anda onları da dinlemem gerektiğini fark ettim. Ne kaybederdim ki? Benim nasıl fikirlerim varsa onlarında vardı. Önceleri düşüncelerini ve bu düşüncelere nasıl sahip olduklarına dair nedenlerini dinledim. Fikrim tezlerini çürütmek ve haklı olduğumu onlara ateşli bir tartışma olmadan gösterebilmekti. Kendimi geliştirdiğimi düşünüyordum ve uzunca bir dönem bu şekilde geçti.

Evet fikirlerini çürütmek istiyordum ve dinledikçe ufkumun geliştiğini hissettim. Makine ısınıyor daha fazla şey düşünüyordum. Düşündükçe çürütülmesi gereken fikrin kendi fikrim olduğuna karar verdim. Objektif olmak istiyordum ve bunu yapabilmek için sıfırdan başlamalıydım. Çünkü tereddüte düşüyordum, bu beni korkutmaya başlamıştı. Kendime saygımı yitireceğimi sandığım zamanlar oldu. Bunca zaman savunduğum şeyler kendimi geliştirmemi ya da objektij bir insan olmamı ya engelliyor ya çelişiyordu. Kendimi kendime ispatlamaya karar verdim. Çözümüde sıfırdan başlamakta buldum. Objektij olarak başlayıp, fikirlerimi “işte bak gördün mü? Ne kadar haklıymışsın” diyerek kendi önüme sunacaktım.

Aynı dönem, nedenini tam olarak bilmemekle birlikte sıkı bir kitap okuma alışkanlığı kazandım. Hayatımın dönüm noktalarından biri de bu. Kitaplar. O sayfalar bana inanılmaz şeyler öğretti, hala da öğretmeye devam ediyor. Kitaplar insanı düşünmeye iter. Çok güçlüdür. Ben de karşı koyamadım ve daha çok düşünmeye, düşündükçe daha çok sorgulamaya, sorguladıkça daha çok mantık aramaya başladım. Bir keresinde çok sevdiğim bir hocam “Sen dindar bir çocuksun eğer bu şekilde okumaya devam edersen aynı bizim gibi olursun ama dindar kalmak istiyorsan bu kadar okumamalısın” demişti. O kadar inanmamıştım o kadar kendimden emindim ki, şimdi bu kibrim altında ezilmekteyim. Velhasılı kelam etrafımdaki insanlar, okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, belgeseller (öyle çokta entelektüel bir adam değilim, standart bunlar) beni sadece yeniden düşünmeye itti. Kitaplar güçlüdür evet ama üstüne düşünmezseniz size bir şeye katamaz. Üzerine düşünmezseniz yaptığınız sohbetler size bir şey katamaz. Yeni insanlar eğer siz düşünmüyorsanız size bir şey katamazlar. Karşımdaki insanların fikirlerini sırf çürütmek istediğim için dinlemeye başladığım bu yolculuğun sonunda düşünmeye ve beynimi kullanmaya başlayarak kendi tezimi çürütmüştüm. Artık değişmiştim.

Hayatımdaki her şeye sıfırdan başladım. Dinde dahil olmak üzere fikir sahibi olduğum her şeyi baştan düşündüm. Mantığımı kullanmaya çalıştım. Her şeyi araştırıyor, sürekli okumaya çalışıyordum. Etrafımda mantıksız ve tamamen ezber üzerine olan bir sürü hikaye olduğunu farketmem çok geç olmadı. Öğrendikçe bilginin sınırsızlığını kavradım. Öğrendikçe daha da cahil oldum. Gün geçtikçe o kadar bilgiye aç olmaya başladım ki din artık çok geride kalmıştı. Çünkü din bu kadar çok konuşulacak ve her şeyin ucunun bağlanması gereken bir olgu değil. Bu yazımın amacı inanılmaz bilgiler vermek ya da hayatın sırrını öğretmek filan değil. Bu bilgilere ya da hayatın sırrına kendi başına ulaşabileceğini anlatmak. Düşünerek.

Bilgiye açım. Din o kadar ezber ki beynimi ısıtabilen bir konu olmaktan çoktan çıktı. Dini konulara ilgi göstermemeyi entelektüellik sayan kitleden değilim. Ben düşündüm, okudum, araştırdım ve bu sonuca vardım. Yanlış olabilir ama onu da daha çok araştırarak öğreneceğim. Ama her hangi biri iyi bir dindar olmak istiyorsa bile düşünmeli. Allah’ını kendi sorularıyla kavramalı, dinini kendi araştırmalarıyla öğrenmeli. Aklına gelen ilk soruyu sormaktan korkmamalı. Çünkü düşündüğün kadar zeki, dinleyebildiğin kadar anlayışlı, beynini kullanabildiğin kadar güçlüsün.

darılmaca yok* : kendini benimle aynı yerde gören arkadaşlara.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.