Sultan Abdülaziz

Modernizmin Padişahı / 1861–1876

32. padişah 111. islam halifesi olan sultan Abdülaziz bir çok bilinmeyen yönüyle tanınmayı fazlasıyla hakediyor. Yıllarca okullarda öğretilen gerici ve batı düşmanı osmanlı klişelerinin yanı sıra bambaşka bir Abdülaziz Osmanlısı çıkıyor karşımıza. Savaş dışında Osmanlı Devleti sınırları dışına çıkan ilk padişah desek yeterli merakı sağlamış oluruz sanırım.

II. Mahmud’un oğlu ve Abdülmecid’in kardeşi olup annesi Pertevniyal Valide Sultandır. 7/8 Şubat 1830 gecesi doğdu. Kardeşi Abdülmecid’in saltanatı süresince oldukça serbest bir hayat yaşadı ve itinalı bir eğitim gördü. Akşehirli Hasan Fehmi Efendi’den Arap dili ve edebiyatı ile şer’î ilimleri tahsil etti. Neyzen ve bestekâr Yûsuf Paşadan mûsiki dersleri aldı. Aynı zamanda sporla da ilgilendi ve Kurbağalıdere’de ki köşkünde ava gitmek, güreşmek, yüzmek ve cirit atmak gibi faaliyetlerle meşgul oldu.

3 Kasım 1839'da Tanzimât Fermânı’nın ( Gülhane Hatt-ı Şerif-î ), 18 Şubat 1856'da Islâhat Fermânı’nın ( Islâhat Hatt-ı Hümâyûn-û ) yayınlanışı, 1854 yılında ilk kez başvurulan dış borç talebi, Abdülmecid saltanatının son döneminde artan harcamalar, artan dış borç miktarı ve şiddetlenen ayaklanmaların olduğu yoğun bir dönemde 25 haziran 1861 yılında Sultan Abdülmecid’in vefatı ile tahta geçti. Abdülaziz’in tahta çıktığı günlerde Osmanlı Devleti’nin durumu son derece kötüydü. Mali sıkıntılar son haddine varmış, Karadağ isyanı savaşa dönüşecek bir noktaya gelmişti. Hersek eyaleti de büyük bir karışıklık içindeydi. Abdülaziz’in Tanzimat’tan vazgeçmesinden endişe eden Avrupa devletleri bunları bahane ederek müdahalelerini artırmaya başlamışlardı. Abdülaziz, tahta çıktıktan birkaç gün sonra bu endişeleri gidermek için bir ferman yayınladı. Sadrazama hitaben yazılan bu ferman Babıâli’de törenle okundu. Padişah fermanında Tanzimat’a devam etmek istediğini ve buna delil olmak üzere eski hükümeti aynen iş başında bıraktığını bildiriyor, özellikle devletin mali itibarının iadesi, ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin bütün tebaanın adli eşitlikten faydalanması gereğini dile getiriyordu. Bu ferman, batılı büyük devletlerin Tanzimat konusundaki endişelerini kısmen de olsa ortadan kaldırdı.

Abdülaziz, hükümetten öncelikle mali problemleri ele almasını istedi. Kendisi de saray masraflarının azaltılmasına razı oldu. Sarayda bol maaş alan gereksiz memurları uzaklaştırdı. Sarayda ne kadar altın ve gümüş eşya varsa alayını darphanede eritip para bastırttı. Ayrıca altın, gümüş ve diğer kıymetli eşyanın sarayda kullanılmasını yasakladı. Hassa hazinesinin gelirinden üçte birini devlet hazinesine bırakacağını ilan etti. Siyasi mahkûmlar için genel af çıkardı. Rüşvet ve yolsuzluk işine karışanları cezalandırdı.

Saltanatının ilk yıllarında devletin iç ve dış politikasını deneyimli devlet adamları Kıbrıslı Mehmed Emin, Yusuf Kamil, Mütercim Rüşdi, Ali ve Fuad Paşalar yürüttü.

1862'de Karabağ ayaklanması bastırılarak İşkodra barışı imzalandı. Ancak benzer olayları önlemek için alınan tedbirlere Rusya ve Fransa karşı çıktığından bu tedbirlerden daha sonra vazgeçildi. Bu durum kısa süre sonra Sırbistan, Romanya ve Girit’te de yeni olayların çıkmasına sebep oldu.

Abdülaziz, 3 Nisan 1863'te Fuad Paşa’nın yerine sadrazamlığa getirdiği Yusuf Kamil Paşa’nın teşvikiyle Mısır’a bir seyahat yaptı. Bu seyahat Yavuz Sultan Selim’den bu yana Mısır’a yapılan ilk seyahatti. Padişah, Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanından sonra adeta ayrı bir devlet halini almaya başlayan bu Osmanlı vilayetinde büyük bir tezahüratla karşılandı. Bu gezi 3 haziran 1863 yılında son buldu. Karaköy ile Eminönü’nü bağlayan yeni Galata Köprüsü de aynı yıl hizmete girdi.

1867'de gerçekleşecek, Paris’teki Milletlerarası Sergi’ye III. Napoleon’un yaptığı daveti Abdülaziz kabul etti. Serginin şeref konuğu olacaktı. Onun bu seyahate çıkmaya karar vermesinde en büyük pay ise Fuat ve Ali paşalardadır. Paşaların bu kadar ısrarcı olmasının başlıca nedeni şuydu : Rusya ile birlikte hareket eden Fransa’ya, Balkanlar’daki Türk siyasetini anlatmak ve doğabilecek yeni bir Rus savaşına böylelikle engel olabilmek. Ayrıca, aleyhimize gelişen Girit sorununa da zaman kazandırmak. En önemlisi ise, Avrupa’daki yenilikleri yerinde görecek olan sultanın, yapılması düşünülen reform hareketlerine güç katmasıdır.

1867'de Avrupa ilk defa bir Osmanlı padişahını ağırladı. Mısır sorununun çözümünden sonra Abdülaziz, savaş dışında Osmanlı Devleti topraklarından çıkacak olan ilk padişah olarak Fransa İmparatoru III. Napolyon’un çağrısı üzerine serginin açılışına katılmak amacıyla 21 Haziran 1867’de deniz yoluyla Paris’e hareket etti. 28 Haziranda Napoli’ye geldi. 29 Haziranda Toulon’da karaya çıktı. Bir gün sonra Paris’te görkemli bir törenle karşılandı. 10 Temmuza kadar Elize Sarayı’nda konuk edildikten sonra İngiltere Kraliçesi Victoria’nın çağrısı üzerine Londra’ya gitti. 12 Temmuzda Londra’da Buckingham Sarayı’nda konuk edildi. 23 Temmuzda Londra’dan ayrılıp Brüksel’e gitti. Goblentz’de Prusya Kralı I. Wilhelm ile bir görüşme yaptı. Temmuz sonunda Viyana’ya ulaştı ve İmparator Franz Joseph’in konuğu oldu. Daha sonra Budapeşte üzerinde İstanbul’a döndü (7 Ağustos 1867). Abdülaziz’in 47 gün süren bu gezisi bir çok alanda yenilik yapma fikrini uyandırmıştır.

Not: Sultan Abdülaziz’in Avrupa’ya yapacağı ziyaret öncesinde oldukça önemli bir hukuki sorun yaşanır. Sorun şudur ki, padişahın adımını atacağı her yer payitaht, yani kendi toprağı sayılacaktır. Aynı zamanda halife olan osmanlı padişahının, müslüman olmayan topraklara adımını basacak olması kimi çevrelerde hoşnutsuzluk yaratır. Bu mutlaka aşılması gereken bir sorundur.
 
 Son derece zeki bir öneri sonucu ortaya atılan çözüm, sorunu kökünden halleder; Abdülaziz’in ayakkabılarının tabanı açılacak, içine istanbul toprağı serildikten sonra yapıştırılacaktır. Böylelikle padişah dünyanın neresine giderse gitsin kendi toprağına basmış, kendi toprağından dışarı bir adım bile atmamış olacaktır.
 
 Abdülaziz’in ayakkabılarının içindeki toprak sayesinde istanbul, Avrupa’nın birçok köşesini ezmiş olan tek dünya kentidir.

Sultan Abdülaziz bir donanma tutkunuydu. Birleşik Krallık gezisinde Kraliyet Donanması’nı görmüş ve çok etkilenmişti. Ülkeye geri dönünce hemen yeni bir donanma kurma hazırlıklarına girişti ve onun girişimleriyle birçok gemi satın alındı. 1875 yılına doğru Türk donanmasında 816 top taşıyan 21 zırhlı ve 173 yardımcı gemi vardı. Türk Bahriyesinde 50.000 efrad, 700 subay, 208 yüksek rütbeli subay, 11 Tümamiral, 6 Koramiral ve üç Oramiral vardı. Bu görüntüsüyle İngiltere ve Fransa’dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmişti.

Bir diğer dönemin önemli konusu ise “Ottoman Bank” ya da “Bank-ı Osmani-i Şahane” yani Osmanlı Bankası. Bank-ı Osmanî-i Şahane, uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi bankası ve hazinedarı olarak görev yaptı. İmparatorluk genelinde birçok altyapı yatırımını destekleyen Banka, yaygın şube ağı sayesinde piyasa ile ilişkilerini artırarak ticari bankacılıkta kendisine önemli bir yer edindi. Aynı zamanda banknot emisyonu imtiyazına da sahip olan Bank-ı Osmanî-i Şahane; mevduat, emanet, kredi ve iskonto gibi hizmetleriyle günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geldi.

Bank-ı Osmanî-i Şahane’nin kuruluşu, 4 Şubat 1863 günü imzalanan bir sözleşmeyle gerçekleştirildi. 1856'da İngiliz sermayesiyle kurulan Ottoman Bank’in İngiliz ortakları, şirkete yeni katılan Fransız ortaklar ve Osmanlı makamları tarafından imzalanan sözleşme, Kırım Savaşı’ndan beri süregelen mali krize son vermeye kararlı Sultan Abdülaziz tarafından kısa bir süre içinde onaylandı. Böylece Ottoman Bank’in mirasını devralan Bank-ı Osmanî-i Şahane, 1 Haziran 1863 tarihinden itibaren yeni kimliğiyle hizmet vermeye başladı.

Para sisteminin sağlıklı hale getirilmesi ve Bank-ı Osmanî-i Şahane’nin kurulması, Tanzimat’ın maliye alanındaki icraatlarının başında yer alıyordu. Banka, Osmanlı İmparatorluğu’na borç kaynağı yaratacak, borçlanmalarda aracı rolü üstlenecek ve devlet bankalarının en önemli imtiyazlarından biri olan para basma hakkını kullanacaktı. 17 Şubat 1875'te imzalanan yeni bir sözleşme ile Banka, imparatorluğun hazinedarı konumuna getirildi. Böylece, artan mali desteğine karşılık, bütçenin hazırlanmasında ve uygulamasında söz sahibi olarak, hazine işlemlerinde de tekel durumuna geldi.

Günümüzde ise, 31 Ağustos 2001 tarihi itibarıyla Doğuş Grubu bünyesindeki Körfezbank ile birleşen Osmanlı Bankası, 21 Aralık 2001'de ana hissadarı Garanti Bankası’nın bünyesine dahil oldu.

1868'de, “kuvvetler ayrımının Türkiye’deki ilk kurumu sayılan Şura’yı Devlet, ayrıca Bahriye, Adliye nezaretleri kuruldu. Yabancılara Osmanlı topraklarında mülkiyet hakkı tanındı. Aynı yıl tamamen Fransız eğitim sistemine göre öğretim yapan Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) açıldı.

Kadılık Kurumu daha sıkı denetim altına alınarak 1 Nisan 1868 Şura-yı Devlet ve 1870 yılı içerisinde de Divan-ı Muhasebat kuruldu (Danıştay ve Sayıştay).

On yıl süren çalışmalardan sonra 1869'da Süveyş Kanalı törenle hizmete girdi. Akdeniz’le Kızıldeniz’i bağlayan bu kanal, Avrupa ile Hindistan ve Uzakdoğu yolunu büyük ölçüde kısalttı.

1870'de Bağımsız Bulgar Ortodoks Piskoposluğu’nun kurulmasına izin verildi. Böylece, Bulgarlar’ın muhtariyet yönünde bir adım daha atmalarına zemin hazırlanmış oldu.

Osmanlı Devletinde demiryolu konusundaki kapsamlı çalışmalardan ilki 1860’da Abdülmecit’in nazırlarından Ali ve Fuat Paşaların hazırladığı demiryolu programıdır. Bu programa göre Balkan yarımadasının bir ucundan öteki ucuna gidecek olan bir demiryolu İstanbul ile Tuna arasında ulaşımı sağlayacak, İstanbul’u Viyana ve Paris’e bağlayacaktı. Bu tasarıya göre İstanbul ile Bağdat arasında da bir hat döşenecekti. Fakat böylesine büyük bir projeyi başarmak için Osmanlı hükümeti ne gerekli mali kaynağa ne de teknik elemana sahipti.

Abdülaziz’in demiryolları konusundaki isteklerini ele alan Sadrazam Ali Paşa, Osmanlı ile Avrupa ülkeleri arasındaki demiryolu bağlantısını sağlamak üzere harekete geçmiş ve Nafıa Nazırı Davut Paşa’yı, çeşitli ülkelerin mali çevreleriyle temas sağlamak üzere Avrupa’ya göndermiştir. Bunun sonucunda Belçika bankerlerinden Baron de Hirsch ile anlaşmaya varılmış ve bu kişiye 2000 kilometre demiryolu yapması için 99 yıllık imtiyaz verilmiştir. 22000 Frank / kilometre garantisi ile verilen demiryolunun inşası esnasında sözleşmede çeşitli değişiklikler yapılmak zorunda kalınmıştır. Sonuçta 1274 kilometre olarak gerçekleşen demiryoluyla İstanbul’un Viyana ve Paris ile bağlantısı ancak 1888’de gerçekleşebilmiştir.

Bu konudaki diğer önemli bir çalışma da, Sultan Abdülaziz’in 1871 yılında devletin Asya topraklarında demiryolu yapımı düşüncesiyle yayınladığı iradedir. Gerçekleştirilmesi düşünülen ana hat İstanbul-Bağdat arasındaydı. Demiryolu yan hatlarla Karadeniz ve Akdeniz ile Basra Körfezine bağlanacaktı. Bu düşüncenin devlet tarafından gerçekleştirilmesine karar verilmişti. Ağustos 1871’de inşaata başlanmış ancak İzmit’e ulaşmak için iki yıl beklemek zorunda kalınmıştır. Bunun üzerine Abdülaziz 1872 yılı Şubatında Alman mühendis Wilhelm Von Pressel’i “Asya Osmanlı Demiryolları” genel müdürlüğüne getirerek, hedefleri doğrultusunda bir demiryolu projesi hazırlamakla görevlendirmişti. Pressel’in padişahın istekleri doğrultusunda hazırladığı ayrıntılı demiryolu projesinin özelliği, başlangıç noktası olarak Akdeniz’i değil de İstanbul’u almış olmasıydı. 4670 kilometreyi bulan bu proje padişahın isteklerine uygun olarak Haydarpaşa’dan başlıyor, Ankara-Sivas-Musul-Bağdat üzerinden Basra’ya ulaşıyordu. Osmanlı Devleti’nin bu projenin altından kalkamayacağı ortadayken inşaata başlandı ise de 1875’de Osmanlı maliyesinin iflas etmesiyle Pressel’in projesi rafa kaldırıldı.

1869 yılını İstanbul’un şehir içi ulaşımında bir dönüm noktası saymak gerekmektedir. Çünkü bu tarihte kısaca 3T olarak adlandırılan şehir içi kara ulaşımının üç önemli unsuru için temeller atılmıştır. 3T, Tren, Tramvay ve Tünel’dir. Bu üç kavram ulaşımda modernleşme ve gelişim sürecinin dünyaya paralel olarak İstanbul’da da yürütülmesinin temsilcisidir. Her üç araca aynı yılda imtiyaz verilmesi, bu yıllarda modern ulaşıma verilen önemin bir göstergesidir. Bu tarihten itibaren çalışmalara başlanması ve yeni ulaşım araçlarının hizmete girmesiyle İstanbul’un çehresi değişmiş, hatta bu değişim sosyal hayata dahi tesir etmiştir.

Eugene-Henri Gavand, 1867 yılında İstanbul’a ziyarete gelmiştir ve İstanbul’un iki önemli merkezi olan Galata ile Beyoğlu arasında çok sayıda insanın gidip geldiğini gözlemlemiştir. Galata’nın önemli bir mali ve ticari merkez olmasının yanında Beyoğlu da hareketli bir eğlence yeridir. İnsanlar Galata’dan Beyoğlu’na çıkmak veya Beyoğlu’ndan Galata’ya inmek istediklerinde bu iki merkezi birbirine bağlayan Yüksekkaldırım Yokuşu’nu kullanıyorlardı. Yüksekkaldırım’ın dik ve dar olması nedeniyle, insan ulaşımı ve taşımacılık amacıyla kullanılması zordu.

Gavand’ın tespitlerine göre söz konusu iki merkez arasında günde ortalama 40.000 kişi gidip gelmekteydi (Gavand, 1876). Yüksekkaldırım bu yoğunluğu taşıyamamaktaydı. Bunun en önemli nedenlerinden biri caddede %24 gibi önemli sayılabilecek bir eğim olmasıydı. Caddenin genişliği ise yalnızca 6 m’dir ve hatta yer yer 4 m’ye kadar düşmektedir. Bu şartlarda yürümek oldukça güç ve yorucu olmaktadır. Gavand, Karaköy ile Beyoğlu arasında asansör mantığında çalışan bir yeraltı demiryolu ile kolayca insan taşımacılığının sağlanacağını düşünmüştür.

Gavand’ın teklif ettiği bu proje Devlet Şurası’nda müzakere edilmiş ve olumlu karar çıkması üzerine 10 Haziran 1869 tarihli ferman ile gerekli imtiyaz verilmiştir. 6 Kasım 1869 tarihinde Tünel’in inşasına dair mukavele ve şartname metinleri Nafia Nazırı Davut Paşa ve imtiyaz sahibi Henri Gavand tarafından imzalanmışlardır. Tünel’in açılış merasimi 17 Ocak 1875 tarihinde yapılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarında yaşayan azınlıklar, XIX. yüzyıl boyunca Avrupalı Devletler tarafından kışkırtıldıkları için sürekli olarak isyan etmekteydiler.

1875’te Avusturya’nın kışkırtması ile başlayan Hersek İsyanı hemen bastırılınca Avrupalı devletler, Osmanlı Devleti’nde Hristiyanların katledildiğini iddia ederek Osmanlı Devleti’ne baskı yapmak için Berlin Konferansı’nı topladılar. Osmanlı Devleti bu kararlan kabul etmedi. Daha sonra Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan da Osmanlı Devleti’nden yeni haklar elde etmek için ayaklandı. Hatta Bulgarlar 1887’de, Rusya ve Osmanlı Devleti’nin nüfuzuna karşı Almanya’nın desteğini sağlamak için bir Alman prensini Bulgar prensliğine seçtiler.

Rusya, Balkanlar’daki Slav topluluklarını kışkırtarak; merkezi İstanbul olacak ve bütün Slavları içine alacak bir ittifak oluşmasını amaçlıyordu.

Osmanlı ordusu Sırp ve Karadağ isyanlarını bastırınca, Rusya bu durumu Ortodoksların katledildiği şeklinde Avrupa’da duyurdu.

Osmanlı ordusunun kısa sürede düzeni sağlaması, Rusya’nın Avrupa devletlerini de yanına alarak Sırplarla savaşı durdurması için Osmanlı Devleti’ne ültimatom vermesine ortam hazırladı. Osmanlı Devleti, Rusya’nın bu baskısı üzerine Balkanlardaki askeri faaliyetlerini durdurdu.

1874 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti 20 yıl gibi bir sürede 15 dış borçlanma yapmış ve bunlardan eline 127 milyon Osmanlı altın lirası geçmiş ancak borç 239 milyon lirayı bulmuştu. 1874–75 yıllık bütçe geliri 25.104.928 lira olduğu halde borçların o yıllık bölümünün toplamı 30.000.000 lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin borçları bile ödemeye kafi gelmediğini göstermekteydi. Mahmut Nedim Paşa 1874 yılının mali gelir ve gider durumunu ilan etmiştir. Bu durumda bütçenin 5.000.000 altın açığı bulunmaktaydı. Gerek Balkanlardaki karışıklıklar, gerek Osmanlı Devleti’nin o yılki mali durumu ve gerekse siyasal ortam, yeni bir istikraza müsait değildi. Osmanlı Devleti’nin mali durumu artık Avrupa matbuatının günlük konusu haline gelmiştir. İşte bu nedenle Mahmut Nedim Paşa munzam borçların yarıya indirilmesine ilişkin bir plan hazırlamıştır. Hükümetin yayınladığı bu plana ilişkin iki tebliğ 7 ve 10 Ekim 1875 tarihlerinde yayınlanmıştır. Yine bu tebliğlerden önce 6.10.1875 tarihli bir kararname hazırlanıp elçiliklere ve matbuata gönderilmiştir.

Bulgaristan olayları ve Selanik meselesi Avrupa devletlerinin Osmanlı devletine yeni bir nota vermelerine sebep oldu (Berlin memorandumu). Bu notada Selanik olayı gibi olaylarda, Avrupa devletlerinin donanmalarını göndererek silahlı müdahalede bulunacağı bildiriliyor, Andrassy notasının tam olarak uygulanması isteniyordu. Ayrıca Bosna — Hersek’te Osmanlı devletinin yapmayı kabul ettiği ıslahatın uygulanmasının konsolosların denetleyeceği bildiriliyordu. Bu son olaylar üzerine, Mithat Paşa ve birçok Osmanlı Aydını, devletin kurtulması için tek çare olarak “Meşruti bir idare”düşündüler.

Sultan Abdülaziz Ali Paşanın ölümünün ardından Sadrazamlığa Mahmut Nedim Paşayı getirdi. Serasker Hüseyin Avni Paşayı ise seraskerlikten azlederek Isparta’ya sürgüne gönderdi. Sultan Abdülaziz’in saltanatının son yılları ise devleti içte ve dışta zor durumda bırakan olaylarla geçti. İçeride ekonomik durum kötüye gitmekteydi. 1875 yılında Sırbistan, Ege Adaları, Mısır, Karadağ, Romanya ve Hersek’te Osmanlı Devleti’ne karşı isyanlar çıktı. 1876 yılının Nisan ayında başlayan Bulgar İsyanları ise bütün bölgeye yayıldı. Bölgede yaşayan 1.000 civarında Müslüman halk, isyancı Bulgarlar tarafından öldürüldü. Bunun üzerine daha önce Ruslar tarafından Kafkasya’dan atılarak bölgeye göçe zorlanmış Çerkez ve Abaza gibi Kafkasyalı Müslümanlarla Bulgarlar arasında karşılıklı katliamlar yaşandı. Bu katliamlar Avrupa’da tek taraflı olarak Bulgarlara karşı yapılmış gibi değerlendirilerek Osmanlı Devleti hakkında olumsuz bir hava oluşturuldu. Yaşanan bu hadiseler karşısında Osmanlı devletinin yetersiz kalması ülke içinde de rahatsızlık meydana getirdi. Bu tarihlerde Mithat Paşa, Saray karşıtı ve reform yanlısı siyasetin başlıca lideri olarak ön plana çıkıyordu. Meşrutiyet rejimine geçilmesini savunan Mithat Paşa bunun ancak Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilerek yerine Şehzade Murat Efendinin getirilmesi ile mümkün olacağını düşünmekteydi. Sultan Abdülaziz karşıtları veliaht Şehzade Murat Efendinin etrafında toplanmaya başladılar. Şehzade Murat da zaten tahta geçmeyi sabırsızlıkla beklemekteydi. Bu şartlar altında Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa ile Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmek için faaliyette geçtiler.

Sultan Abdülaziz karşıtlarının ilk faaliyeti 10 Nisan 1876 günü Fatih,Süleymaniye ve Beyazıt medreselerinde bulunan talebeleri ayaklandırmak oldu. 3 gün süren isyanın ardından Sultan Abdülaziz sadrazam Mahmut Nedim Paşayı görevden alarak yerine Mütercim Rüşdü Paşayı ,Şeyhülislamlığa Hasan Hayrullah Efendiyi ve seraskerliğe de Hüseyin Avni Paşayı getirmek zorunda kaldı. Mithat Paşayı da Meclisi Vükela üyeliğine tayin etti. Sultan Abdülaziz böylece kendini tahttan indirecek ekibi de işbaşına getirmiş oluyordu.

Sultan Abdülaziz’in bu yaptığı bu değişiklikler isyanı tertipleyenler için yeterli olmadı. Başta Mithat Paşa olmak üzere Hüseyin Avni Paşa nihai bir netice elde etmek için padişahın tahttan indirilmesi gerektiği fikrindeydiler. Bunun için 29 Mayıs 1876 günü Mithat Paşa,Serasker Hüseyin Avni Paşa,Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa ,Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Her şey hazırdı. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayını bastı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi. Sultan Abdülaziz’in hal gerekçesi olarak da ‘muhtelüs şuur’ olması gösterildi. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra haremi ile birlikte Topkapı Sarayına nakledildi.

Topkapı Sarayına nakledilen Sultan Abdülaziz bir gün sonra kardeşinin oğlu Şehzade Murad’ın cülusunu tebrik edecek ve kendisine ikamet için başka bir yer tayin edilmesini isteyecekti. Bunun ardından Sultan Abdülaziz’e kendi yaptırdığı Feriye Sarayı uygun görüldü. 4 gün sonra haremi ile birlikte buraya yerleşen Sultan Abdülaziz 5 Haziran günü odasında bilekleri kesilmiş bir vaziyette bulundu. Eski padişahın intihar ettiği ilan edildi. Otopsisi yapılmadan hemen orada birkaç doktordan alınan rapor ile konu kapatıldı ve aynı gün toprağa verildi. Sultan Abdülaziz’in ölümü ile ilgili herhangi bir adli soruşturma yapılmadı. Bu sebeplerden dolayı o günlerden günümüze kadar Sultan Abdülaziz’in intihar mı ettiği yoksa Hüseyin Avni Paşa tarafından katlettirildiği mi sorusuna kesin bir cevabı bulunamadı.

Nâzime Sultan’ın anlattıkları saltanat hayatındaki bu bariz hadisenin en açık görgü tanıklığıdır.

“Padişahın kızı Nâzime Sultan’ın ifadelerini aynen bana anlattığı şekilde aktaracağım. Nâzime Sultan diyor ki:

‘Kuşkusuz, babamın intihar ederek vefat ettiğine hükmedenler aldatıcılardır. Ben babamın öldürülüşüne bizzat kendi gözlerimle şahit oldum. Gördüklerim şundan ibarettir:

Bir gün babam sarayın salonlarından birinde oturuyordu. Ben de hemen yanı başında idim. O zaman on yaşında idim. Birden yanımıza pehlivan gibi sekiz adam girdi. Kuvvetli ve kötü niyetli oldukları belli oluyordu. Babam onları görünce kötü niyetli olduklarını anladı. Kurtulmaya çalışarak ayağa kalktı. Adamlar ilerlemeye başladılar. Bir taraftan da babamdan gelecek bir mukavemete karşı ihtiyatla hareket ediyorlardı. Babam büyük cüsseli, sağlam bünyeli ve güçlü pehlivanlardandı. Birkaç oyuna getirme teşebbüsünden sonra babam adamlardan uzaklaşarak sarayın bir üst katına çıkaran seyyar merdivenin olduğu yere ulaşmayı başardı. Ancak oraya varınca şaşırdı kaldı. Çünkü merdiven yerinde yoktu. İhtiyat olsun diye komplocular onu kaldırmışlardı. Sonra durdu ve yüksek bir sesle haykırdı:

‘Burada merdiven vardı. Kim aldı?’ Bu soruyu tekrar tekrar sordu. Telaşla sarayın salonlarında dolaşmaya başladı. Adamlar da arkasından onu takip ediyorlardı. Gördüğüm bu sahne beni korkuttu. Kapılardan birinin örtüsünü kendime siper ederek olup biteni izlemeye başladım. Nihayet adamlar babamın şiddetli mukavemetinden sonra onu bir köşede sıkıştırarak ele geçirdiler. Sonra sırt üstü yere yatırdılar. İkisi sağ koluna, ikisi sol koluna, ikisi sağ ayağına, ikisi sol ayağına oturdular. İçlerinden biri bir ustura ile iki elinin atardamarlarını kesti. Çok kan kaybedinceye kadar üzerinden inmediler. Babam bu hal üzere ruhunu teslim etti. Sonra onu pencerelerden birinin perdesine sardılar. Girişte olan karakola götürdüler. Mithat Paşa da orada idi. Babama karşı niyetlerinin kötü olduğu baştan belli idi. Zira babam hal’ edildikten sonra münadileri mahallelere gönderip ‘Sultan Abdülaziz öldü. Sultan Murad onun yerine geçti’ diye nida ettirdiler.

Ben babamın hükümlerinde hatasız olduğunu iddia etmiyorum. Zira hata yapmayan ancak Allahü Teâlâ’dır. Fakat şunu kati olarak ifade edebilirim ki babam, ülkesinin sadık bir hizmetkârı idi. Milleti için çok şeyler yaptı. Orduyu kuvvetlendirdi. Osmanlı donanmasını dünyanın ikinci donanması yaptı. Güzel ahlaklı, yumuşak huylu ve tövbekâr bir insandı. Edip ve kâtipti. Resmî yazıları harika birer edebî eser parçası idi. Arap ve Fars edebiyatını çok iyi bilirdi. Mahir bir ressam idi. İstirahat vakitlerini zaman zaman Dolmabahçe Sarayı’ndaki boğaza nazır hususî odasında geçirirdi.”

Nâzime Sultan burada ağlamaktan yutkunamadı ve bir müddet sessiz kaldıktan sonra olayı özetleyen cümleyi kurdu;

‘Babama haksızlık ettiler’

“Hakikat bir gün olur tezahür eder,

Mezara dahi gömülecek olsa.”

Kaynakça:

https://www.youtube.com/watch?v=VePiMA7mPaE

http://tarihtenanekdotlar.blogspot.com.tr/2012_02_01_archive.html

https://eksisozluk.com/sultan-abdulazizin-ayakkabilari--4703129

http://www.obarsiv.com/ob-tarih.html

http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt12/sayi1/311-324.pdf

http://www.nkfu.com/osmanli-padisahlari-abdulaziz-donemi/

http://www.reitix.com/Makaleler/Padisah-Abdulaziz-Donemi-Osmanli-Devleti/ID=1417

http://www.devletialiyyei.com/osmanli-devleti-sultanlari/sultan-abdulaziz-han-1635.html

http://www.mmo.org.tr/resimler/dosya_ekler/ff2401979192fff_ek.pdf

http://www.nkfu.com/balkan-bunalimi-nedir/

http://www.mevzuatdergisi.com/2006/04a/03.htm

http://osmanlidevletii.weebly.com/osmanli-devlet304n304n-yikili350i.html

http://www.dunyabulteni.net/haber/244565/sultan-abdulazizin-hali-ve-olumu

http://gizlenentarihimiz.blogspot.com.tr/2011/11/sultan-abdulazizin-kz-nazime-sultan.html

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Taha Can’s story.