Dipnot Tablet Sayı 205, Dönence (20 Şubat 2015)

“SAYGUN ARPALI”
46 Yıllık Birikimle Gelen Üçüncü Solo Albüm

SAYGUN ARPALI’nın üçüncü solo albümü “Kış İnsanları” yılbaşında yayınlandı. Besteleri, kompozisyonları ve düzenlemeleri kendisine ait. On şarkılık albüme Türkiye’nin önde gelen müzisyenleri eşlik etmiş. Aslında onu hepiniz tanıyorsunuz. O, herkesin iyi bildiği, çok sevdiğimiz şarkılara imza atmış. O, Türkiye’nin en önemli davulcularından biri…


SAYGUN ARPALI, 46 yıllık sanat yaşamında Türkiye’nin ve dünyanın en önemli müzisyenleriyle birlikte çalıştı. 2010’da yayınlanan “Merhaba” ve 2012’de yayınlanan “Sahne Işıkları” albümlerinden sonra 2015 yılbaşında “Kış İnsanları” isimli üçüncü solo albümünü yayınladı. Arpalı, soft rock, pop caz, latin caz, country ve new age gibi müzik stillerini yaşadığı toprakların melodik zenginliği ile harmanlamış. Besteleri, kompozisyonları ve düzenlemeleri kendisine ait olan on parçadan oluşan “Kış İnsanları” albümü, sanatçının bütün müzikal birikimini yansıtmasıyla dikkatleri çekiyor.

Albümde enstrümantal parçalara ağırlık veren sanatçıya, Şenova Ülker, Kenan Aydın, Turhan Yükseler, Erdem Sökmen, Anıl Şallıel, Sinan Cem Eroğlu, Berç Yenal, Mustafa Süder gibi çok kıymetli müzisyenler yorumlarıyla çok büyük katkıda bulunmuşlar. Bunlara bir de Stüdyo 18’in sahibi Levent Büyük’ün başarılı ses mühendisliği eklenince ortaya güzel ve keyifli bir çalışma çıkmış. Arpalı, böyle bir çalışmadan büyük bir onur ve haz duyduğunu belirtiyor. Bu zamana kadar Türkiye’nin önde gelen sanatçılarıyla çalışmasının müzikal anlamda kendisini zenginleştirdiğini belirten Saygun Arpalı, müzik yaşamının 46 yılında üç solo albüm çıkartmasının anlamını ise şu sözlerle ifade ediyor:

“Aslında hep sahnedeydim bu 46 yıl boyunca. Yerli yabancı birçok sanatçıyla çok güzel paylaşımlar yaşadım. Anadolu ve Avrupa turneleri şüphesiz müzikal birikimime olağanüstü zenginlik kattı. Rock ve caz ağırlıklı müzikal anlayışımı bu zenginlikle birleştirince ortaya beni çok tatmin eden üç albüm çıktı.”


“Kış İnsanları” adını verdiğiniz 10 şarkılık yeni albümünüz vesilesiyle sizinle güzel bir söyleşi yapmak istedim. Solo kariyerinizin öncesinde Türk rock müziğine, belki pop müziğine de çok katkılarınız var ve bununla ilintili çok hatıralarınız var. Bize biraz bahseder misiniz?

Pop müziğinde pek çalışmadım ben, daha ziyade Anadolu rock. Anadolu pop çabuk eriyen bir şey ama Anadolu folk ve Anadolu rock işin esasıdır. Çünkü pop dediğiniz zaman hemen eritilen bir şey o. Halbuki o dönemin eserleri hala cam gibi ortada. Hala insanlar onların yeni düzenlemelerini yapmaya çalışıyorlar, beceriyorlar, beceremiyorlar… ama işin temelini o dönemler teşkil ediyor bence.

Profesyonel müzik kariyeriniz tam olarak ne zaman başladı?

Profesyonel kariyer derken, şöyle, profesyonellik aslında işi en iyi yapmak anlamında kullanılır, bütün mesleklerde öyledir. Bizde profesyonel deyince yanında hemen eşittir para denklemini kullanıyorlar. İşimi iyi yapma dönemi şu zamanlara denk geldi, şu anda daha bir profesyonel hissediyorum kendimi ve daha çok yolum var. Bu işin, sanatın zaten sonu yok.

Profesyonel anlamda ilk çalışmamı 1975’te Tülay Özer’le yaptım, turne şeklinde, yani ilk para kazandığım dönem o. Fakat onun evveline gelirsek, ortaokul sıralarında, hatta Turhan Yükseler ile aynı sınıftaydık, Kadıköy ortaokulunda okuyorduk. O dönem zaten konservatuarı bitirmişti harika çocuk olarak ve hiperaktif biriydi zaten. Öğretmen devamlı kovalardı onu sınıfın içinde, bir şeyler yapardı falan filan…

Ben de o sıralarda, böyle müzikler dinliyoruz tabi sağdan soldan, o zaman tabi davul bulma şansım hiç yok, bir Cümbüş davulları vardı, o da birkaç kişinin elindeydi Türkiye’de. Rahmetli Salim Ağırbaş’ta vardı, işte birkaç kişide daha vardı… yani öyle enstrüman ele geçirme gibi bir durum yok… Evde, böyle annemin küçük örgü şeyleri vardı, onlardan baget yapardım, masaların üzerinde çalışırdım kendime göre… Sıranın üstünde, mesela defter kapları vardır, onu hi-hat yapardım, avucumun dibiyle de kick yapardım, öyle öyle başladık, bu ritim aşkıyla başladı bu olay.

Hatta o dönemler Güven Sazak vardı, o bildiğimiz meşhur Fenerbahçe yöneticisinin torunu. Fenerbahçe Lisesi’nin arkasında evi vardı, onun da ismi Güven Sazak’tı, şu anda Londra’da yaşıyor, Allah uzun ömür versin, çok iyi dostumdur.

Onun evinde o dönem ikinci güzel davul olarak çıkmış Şeref Davulu vardı, kırmızı, giderdik, saray gibi bir ev zaten, ortaya kurmuş çalıyor, imrenmemenize imkan yok. Oturur şöyle bir bakardım, otururdum üstüne, sağına soluna… ne zaman davulum olacak benim filan diye…

Ama içimiz kaynıyor tabi, o sırada güzel müzikler dinliyoruz, işte Led Zeppelin’ler, Deep Purple’lar o zamanın en meşhur grupları, Jethro Tull’lar, Uriah Heep’ler… say say bitmiyor, şimdi sayamıyorsun fazla, şimdi sayamıyorsun (gülüyor).

Ben aşağı yukarı 7 yaşımdan beri Bostancı’dayım, Fatih doğumluyum ama. O dönem bizim orası sayfiye yeriydi, insanlar hep böyle yazlığa gelirlerdi bizim Bostancı’ya. Şimdiki gibi bir karmaşa yoktu ve çoğunlukla böyle azınlık arkadaşlardı, işte Yahudi, Ermeni, Rum. Çok iyi dostluklarımız olmuştu, Onların gelirleri iyiydi, plakları vardı, zevk ve gusto sahibi insanlardı.

Türk arkadaşlarımız da vardı, denize girerdik sabah, akşam çıkardık, Marmara’nın suyunu anlatmaya gerek yok, kırlangıç balığını ben attığımı biliyorum çapariye çıktığımızda, elimize batacak diye, şimdi onu bulun da görelim, nereden nereye…

İşte, arkadaşlarımın evine The Doors dinlemeye gidiyordum akşamları, The Doors hayranıydım bir dönem, bir ara dandik bir pikap ödünç aldım arkadaşımdan, arkadaşlarımdan plaklar aldım, bir kaynama var devamlı, sadece bir Cümbüş trampet için saatlerce kapının önünde beklediğimi hatırlıyorum, alıp da eve gelip etüd yapacağım vs…

Derken, maalesef ilk tanıştığımla evlendim. Lise sonda evlendim. İlk evliliğim. O eşimden 39 yaşında bir kızım var ve 6 yaşında da bir torunum var.

O sırada Pendik’e taşındık, parasızlık yine her zamanki gibi, o dönem başlamışsın, lisenin yarısını Fenerbahçe’de okudum, diğer yarısını… Bu arada Fenerbahçe Lisesi’nin orkestrasına girmeye çalıştım, ama olmadı tabi, yapmışlar grubu falan… hala iç kaynıyor böyle devamlı. Pendik’e gittim, orada hemen bir düğün salonuna başladık, orada yeni arkadaşlar edindim. İlk grubumuz bizim Tülay Özer’e kurduğumuz gruptu.

Onun evveline gidersek, 1972 yılında, lise sıralarında… Melih, Hülya, Faruk diye bir üçlü vardı o dönem, “Ah Neyleyim Gönül” diye bir parçası vardı, Hülya Kırbağ… öyle bir grup vardı, onlarla rastgele tanıştım.

İlhan Şeşen’le tanıştım, Kalamış’ta Köhne diye bir yer vardı, oraya gidip geliyorduk hep, gençler olarak toplanıyorduk, Harun Kolçak falan hep gençlik takımı o dönemin, daha müziğe yeni başlamışız. Orada ben Melih’lerle tanıştım, çok kaliteli insanlar. Faruk Köksal, onun oğlu da Cem Köksal’dır… İşte böyle bir dörtlü kurduk, Çanakkale Türküsü diye bir albüm yaptık stüdyoya girip. Melih Benderli, Faruk Köksal, Serdar Sonüstün ve ben. Bu arada hatırladığım kadarıyla bir ara İlhan da katıldı bize, fakat sonradan olmadı… O Çanakkale Türküsü hala Youtube’da vardır.

Ondan sonra da Pendik’teki arkadaşlarımla Tülay Özer’in grubunu kurduk ve ilk turnemiz 1975’te başladı, hatta aletlerimiz yoktu, o diğer eşlik orkestrası bize bir güzel tesisatları da taşıttılar, aletlerimiz olmadığı için hem hamallık yaptık hem müzik… ama bu işlere böyle başlanıyor.

Şimdiki müzisyenler şu Bostancı köprüsünden dönerler o şartlarda turneye çıksalar. İğrenç otobüsler, içerisinde 40 kişi var, o Türk müziği sazları vs… ama böyle başlamanın faydası var, zorluk dönemi o dönemler, daha sonra siyasi dönemlere de geleceğiz, onlardan da biz çok çektik ama bunları yaşamak zorundasınız, bundan sonra ne olacak onu biz de bilmiyoruz Türkiye’de, ama bu işe böyle başlanıyor. Konservatuar bitirirseniz, zaten devlet senfoniye girmek için uğraş veriyor çocuklar, ne yapsınlar?

Ben kendi kendimi yetiştirdim, metotlar aldım arkadaşlarımdan, sağdan soldan. Bir kere müzik dinlemeyi seven bir insandım, hatırladığım kadarıyla 8–9 yaşlarında olmam lazım, dişim iltihap yapmıştı, rahmetli babam beni tuhaf bir dişçiye götürdü, Fatih’te, 10 santimlik iğneyle uyuşturuldu… o dönem böyle kazma gibi iğneler, şimdikiler sinek ısırmış gibi…

Çıktık, “bir şey istiyor musun” dedi babam bana, Four Tops’un “Reach Out I’ll Be There” diye bir 45’liği var, onu bana alır mısın? Ondan sonra bir 45’lik dönemi yaşandı tabi, elime geçen paralarla 45’lik aldım, babamın cüzdanından para çalarak da aldım, babam hatta kızdı bana sonradan da hiç önemsemedi, ama gidip başka bir şey yapmıyorduk, müzik dinlemek için… Ondan sonra long play’lere geçiyorsunuz, bu bir aşama, her kazandığım parayı müziğe yatırdım… İlk davulum, kaç senesiydi tam hatırlamıyorum ama herhalde Grup Uyanış’tan sonradır, 76 veya 77 yılında, kayınpederim aldı bana.

Kaç doğumlusunuz?

1953.

Tülay Özer’le ve sonrasında başka neler yaptınız?

Tülay Özer ile bir Anadolu turnesi yaptık, sonra 76–77’de devam etti o, 78’de de devam etti, sonra 78’de ben Edip Akbayram’a geçtim. O arada da Grup Uyanış adı altında bir 45’lik yaptık, bu Tülay Özer grubuyla beraber, bir de Suat Öğütçen diye bir arkadaşımız vardı, onun iki tane bestesi vardı, gittik Nino Varon’a, parçayı dinlettik, o dönemde Melike Demirağ’lar falan çok meşhurdu, daha yeni yeni diyelim, Nilüfer mesela vs… Bir sürü şey vardı, onların arasında EMI bu 45’liğimizi bastı, Sacem’e kayıtlıdır o 45’lik Fransa’da. Onun konserlerini yapamadık tabi, o öyle tarihe gömülü olarak kaldı, ama hala Youtube’da ulaşılabilir, “Halimiz Duman” diye bir parça vardır… (Saygun Arpalı, Suat Öğütçen, Çetin İpek, Ahmet Yıldızaalp)

Bu arada da, ben İrfan Güney dostuma da buradan bir gönderme yapayım, Acıbadem Üniversitesi rektör yardımcısı, bir ara bizimle çalıştı o Tülay grubunda, org çalıyordu falan, ta o döneme dayanır arkadaşlığımız, ona da selamlarımızı yollayalım bu vesileyle.

Sonra Edip Akbayram dönemi ve “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ın kayıtlarına girdik, yılın en çok satan 45’liği seçildi zaten.

Edip Akbayram, kariyerinizdeki önemli kilometre taşlarından biri oldu böylece…

Evet, ama oraya gelinceye kadar yine Edip de vardı turnelerde, ben Tülay’a çalıyordum, Edip’e başka bir davulcu çalıyordu, ama gözleri bendeydi, benim de gözüm onlardaydı, çünkü demokrat parçalardı, hep demokratlarla çalışmaya dikkat ettim, özellikle ve iyi müzisyenlerle.

Sonra o 45’lik bayağı bir hit yaptı, hatırladığım kadarıyla 400 bin kadar satmıştır, şimdi o rakamlar yok artık.

Edip’e toplam, arada bir ayrıldım ettim işte dört albüm çaldım, “Nice Yıllara Gülüm”, “1984”, “1985”, “1986 — Yeni Gelen Güne Türkü”… on beş, on altı sene beraberliğimiz oldu Edip’le.

Bir ara ayrıldım, Aydın Esen Trio ile trio müziği yaptık bir sene kadar…

Avrupa turneleri başladı sonra, takıma bakınız: Edip Akbayram, Kemal Sunal, Muazzez Abacı, Sezen Aksu ve İbrahim Tatlıses de vardı, inanılmaz bir kadro. 1985’te ilk defa yurtdışına çıktım ben bu ekiple beraber. Hakikaten çok güzel geçti turne, ondan sonra da devamı geldi zaten. Edip’le biz kendimiz de çıkıyorduk Almanya turnesine falan, hatta bu arada Ferhat Tunç’la da çalıştım, o da misyonerdir, dürüst bir insandır.

Kerem Görsev, Doğan Canku, Zülfü Livaneli de yine birlikte çalıştığınız isimler arasında hemen dikkatimi çekenler…

Tabi, 1987’de Kerem Görsev’le çalıştım, hep aralar, sonra tekrar Edip’e dönüyorum, sonra tekrar gidiyorum, sahne çalışması, bir orası, bir burası ama dikkat ederseniz isimler hep kaliteli.

Edip Akbayram sizin için hep merkez olmuş anlaşılan…

Merkez aslında Cem Karaca’ydı, hatta bir ara onunla da çalışma durumumuz oldu, Hami Barutçu bana geldi, “Saygun, grup yapıyoruz” dedi, o zamanlar Tülay’a çalıyorum, 1976 senesinde… bazı şeyler oluyor, bazı şeyler de olmuyor, çok çalışmak isterdim, perde arasından seyrederdik onları biz, mükemmel çalarlardı.

Sonra Edip hedef oldu tabi, tarzı çok güzel, sözler çok iyi, ses iyi, karakteri iyidir, bir sürü şey vardı. Sonradan tekrar grup kurdum ben ona, benden rica etti. “Nice Yıllara Gülüm”le zaten bir çıkış yakaladık, Metin Özülkü, Adnan Ergil, rahmetli Mehmet Oylumlu, orgcu… Epey şeyler yaptık, turneler, işte 1985 yılında, ondan sonra da albümlerimiz devam etti.

Doğan Canku’yla da bir ara ben bar açtım Feneryolu’na yakın bir yerde. Biraz böyle piyasadan sıkıldım o dönem, biraz değişiklik olsun dedim, hakikaten, bu iş telefon beklemekle olmuyor, müzisyenin işi çok zor…

O zaman nasıldı müzikten para kazanma durumları?

Şöyle, para kazanıyorsunuz, çok değildi ama devamlı çalıyorduk, şimdi öyle bir iş yok. Bir çıkardık, 80 gün turne yapardık, kış turnesi… Ben ikinci eşimin yüzünü göremedim, annesi aldı götürdü, haklı olarak tabi… (gülüyor)

80 gün kış turnesi, ondan sonra daha bir sürü fuarlar bilmem ne, sonra İzmir Fuarı 40 gün, sonra oradan Antalya’ya geçiliyor, sonra tekrar kış turnesi başlıyor.

Müzisyen için böyle bir ritim yakalamak çok önemli değil mi? Yoksa müzisyeni de zayıflatıyor bu durum…

Tabi zayıflatıyor, evde çalışmakla sahnede çalışmak… yani bu işi biraz futbola benzetebiliriz, antrenmanla maç farklıdır ya, hep antrenman yaparsınız ama maç nerede? Devamlı yedek kulübesinde otur falan… Devamlı çalmak gerekiyor, bir süre sonra meleke şeklini alıyor tabi…

Her türlü olumsuz şartlara rağmen böyleydi ama değil mi, sürekli konserler…

Ve herkes alet taşıyordu mesela, sırtlar mırtlar gitti, Hammond orglar vardı, yerinden kalkmazdı. Hakikaten zor dönemlerdi ama bu işin bir keyfi var, heyecanı var. Her işte öyle canım, zaten sevdiğin işi yaparsan bir yerlere gelebiliyorsun.

Bir yandan da TRT’de müzik yayınları yapılmaya başlamıştı…

TRT evet, çok iyiydi o dönemler, İsmail Cem zamanı özellikle. İzzet Öz’ün Teleskop programı vardı, “Aman Kerem” orada çekildi, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” çekildi, “Çocuklar” İzmir Fuarı’nda çekildi…

Böyle tek tük bir şeyler oluyordu, ama hoş şeyler, hep grup ‘sound’u vardı.

Eşlik orkestraları da vardı o dönem, Ritm 68 mesela, benim çok iyi dostlarım, hala görüşürüm… Onlar çok iyi paralar kazandılar. Nükhet Duru’ya çalıyorlar, ona çalıyorlar, buna çalıyorlar… Bizim öyle değildi, bizimkisi grup işiydi, konserdi sadece böyle, onlar gazinoya gidiyorlar, oraya buraya…

Yani bu işte biraz para biriktirmeniz lazım, çok fazla lükse kaçmadan.

Türkiye’de hep solistler ön planda oldu değil mi, grup müziği yapmak her zaman zordu, o dönem de zormuş anlaşılan…

Solist, tabi tabi, dediğin gibi, biraz evvel bir şey söylemiştin ya, “şarkıcı” diye, maalesef öyle.

The Beatles gibi tüm grup elemanlarının hem meşhur olduğu hem de iyi kazandığı haller bizde de oldu mu sizce?

Çok güzel bir yere geldin…

Kurtalan Ekspres belki bunu başardı ama ne bileyim, ne dersiniz?

Hakikaten Barış’ın konserleri, tabi…

Hey veya Gong dergileri vardı o dönem, mesela transferler olurdu gruptan gruba, işte Ersen ve Dadaşlar’dan Fehiman Uğurdemir, iyi bir gitarcıdır, saçlar böyle beline kadar…

Mesela Kardaşlar grubuna geçerdi, Cem Karaca — Kardaşlar, hemen haber olurdu, öyle kıymeti vardı.

Grup müziği her zaman çok kıymetlidir, benim büyük orkestraya da saygım var, ama onların misyonları ayrı, onlar herkese çalabilirler. Ama burada bir kişiyle devam etmek 15 sene, o zaman ‘sound’un da mükemmel oluyor.

The Beatles’tan bahsediyoruz, çok güzel bir kapı açtın, Ringo Starr örneği var mesela, şimdi ben adamı kötülemek istemiyorum, daha evvelki davulcunun yerine bu giriyor, bu bir şans, The Beatles adı altında bütün albümler satıldığı anda Ringo Starr da telifini alıyor, bir şatoda yaşadığını duyuyorum falan filan…

Deep Purple geliyor, neredeyse hepsi aynı, Pink Floyd geliyor aynı, birkaç değişim olabilir, ölümden dolayı, hastalıktan dolayı… Yani bunu tutuyorlar, ‘sound’u tutuyorlar, grupçulukta ‘sound’ çok önemli.

Türkiye’de buna şartlar mı izin vermiyor yoksa egolar mı?

Egolar izin vermiyor, şartlar elverir de, biraz beklemesini bilmek lazım, ama egolar izin vermiyor. O dönem çok iyi para kazananların şu anda beş kuruş paraları yok. Ama ben evimi aldım, Allah’a çok şükür her şeyim var.

Bir ara beş kişiye birden çalıyordum, kendi kendime dedim, “Saygun, kabını doldur” 97 yıllarında… Hemen gidip bir ev alacaksın bir kere, müzisyenin hayatı böyle, biz maaşlı insanlar değiliz.

Sonra bir dönem Zülfü Livaneli’yle çalışmışsınız, kendisiyle 500 bin kişilik konserde sahne aldınız…

Epey bir dönem… 1995’te bir turne düzenlendi, Avrupa turnesi, o zaman ben Edip’e çalıyordum, ama ortak bir grup yapıldı, ben davulcu olarak herkese çaldım. Orada Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Aylin Livaneli ve Leman Sam vardı. Dördüne birden ortak grup kurmuştuk. İşte orada Zülfü ağabeyle tanışmak onuruna erdik, hakikaten çok değerli bir insandır, hala da öyle bahsederim, mükemmel de bir yurtseverdir. Kaçmasını çok iyi bilirdi bu ülkeden, ama onu yapmadı. Ben çok çok saygı duyuyorum, hakikaten öyle. Kitaplarıyla, eserleriyle. O az çekmedi biliyorsunuz…

95 Turnesinden sonra bir şekilde bana bir teklif geldi, o zamana kadar Asım Ekren çalıyormuş davulu. Ahmet Koç vasıtasıyla, onu da severim, iyi bir bağlamacıdır, onunla da bu Yedi Karanfil konserlerinde yer aldım, beraber çalıştık, güzel projeler onlar…

Ondan sonra Zülfü Livaneli’yle o büyük konserde başladık, Ankara, büyük meydan konseri (1997)… 500 bin mi, 700 bin mi, bir çıktık sahneye, n’oluyor falan dedim ben, ama muhteşem bir adrenalin! Öyle başladım, kaç senesine kadar, hatta 2013’te bile işlerine gittim, arada bir çağırıyorlar, sürekli olarak altı sene kadar çalıştık onlarla. 2003’e kadar devamlı olarak çalıştık, turneler dahil. Hatta bir ara meşhur Giora Feidman diye dünyaca ünlü Güney Amerikalı bir klarnetçi, hatta “Schindler’s List” filminin orkestrası vardı, John Williams’ın, onda da klarneti çalan odur, hakikaten çok değerli bir müzisyen, onunla beraber de bir ortak turne yaptık mesela.

Liesbeth List var, Hollanda’nın Zülfü Livaneli ayarında progresif şarkıcılarından. Böyle çeşit çeşit, renkli renkli güzel konserlere gidip geldik. Turnelere gidip geldik. Hayatımda yaşadığım en güzel, en konforlu günlerdi onlar.

Hollanda konseri de sanırım unutulmazlar arasında…

Hollanda, evet, Concertgebouw’da sahneye çıktık, orası dünyanın sayılı klasik müzik salonlarından biri. Kulislere giriyorsunuz, her bir kuliste Steinway piyano! Hiç görmediğimiz şeyler, mükemmel! Türkiye hayatta ulaşamaz o işlere, mümkün değil yani… Çünkü adamlar sanat denizinin içinde yaşıyorlar. Herkesin bir hobisi var, fobileri yok. Biz fobiyle gidiyoruz, onlar hobiyle gidiyor. “Yarın ne olacak, eyvah! Ona çarptı mı, buna vurdu mu…” İşte görüyoruz, son zamanlarda yaşadığımız olaylar, maalesef çok acı.

Bu arada bir de TRT2’de, Ali Saydam diye bir beyefendi vardır, şimdi koçluk yapıyor, “Ne Var Ne Yok” diye bir programı vardı onun, epey bir sürdü TRT2’de. Onda Tahsin Ünüvar, rahmetli Röne (René) Macaroğlu, Selim Benba, dört kişi iki parça çalıyorduk o programda, caz çalıyorduk. TRT2’de canlı yayınlanıyordu bu program, öyle güzel bir anımız vardı, o da üç sene sürdü.

Parça parça gidiyor insan hayatı ama hep zevkli işler. Bunların hiçbirinde böyle aman aman paralar gelmedi, zaten biz para sormayız konsere giderken.

Müzik kariyerinizi dönemlere ayırmak istesek, nasıl olmalı? Profesyonelliğe adım attığınız dönemi 1975 yılı olarak kabul ediyorsunuz… Ama ilk çalışmalarınızdan başlarsak da 1968 yılına denk geliyor değil mi?

Evet 68.

Sizin kriterlerinizle, 1975’ten bu yana 40 yıllık dolu dolu bir kariyeriniz var diyebiliriz o zaman…

Tabi, diyebiliriz.

Peki son 10 yılınızı da solo kariyeriniz olarak adlandırmak doğru olur mu?

Ben onu ayırmak istemiyorum, şöyle oldu aslında, bunun da hikayesini söyleyeyim ben size, bu besteler nasıl çıktı, bana hep soruyorlar onu. Zamanında çok iyi müzik dinliyordum, şimdi de öyle. Mesela ben davul solo dinlemem, davulcuların da ne yaptığı çok fazla beni ilgilendirmez. Herkes kendine göre çalıyor. Facebook’ta bir bakıyorum, davul solo, davul etütleri, bilmem ne…

Aydın Esen’in bir lafı vardır, beraber 1980’de çalıştık, o zaten ondan sonra Berklee’ye gitti, kompozisyon okuyordu o dönem konservatuarda, “Bir grupta davulcu en müzikal adamdır” dedi… Allah Allah, ne demek istedi? Ben de o zaman Edip’e çalıyorum, ara vermiştim, ne demek istedi bu?

Üç müzisyen bir davulcu, genelde böyle dalga geçerler davulcularla, armoni falan bilmedikleri için… Onun için de yalan yanlış çalıyorlar her şeyi, hiç takip yok, plan yok, program yok. Bir zırva nota vardır, onu da yalan yanlış çalarlar. Doğru kabul ettirirler, bilmem ne… Davul notası yazılıyor, öyle bir şey yok, normalde genel bir parti verilir davulculara, benim gördüğüm odur. Müziği bildikleri için, o müzikten takip edip kreatif çalarlar. Burada davul ritmini aynen koymuş, böyle çalacaksın falan filan, sen onu müzisyene bırak.

Ben nasıl yapıyorum kayıtlarda? İlk önce bestelerimden yola çıkalım. Aydın Esen’in o lafı beni çok düşündürmüştür…

Bu arada, ben Hollanda turnesindeyim, eşim de Renault’da çalışıyor, o da Paris’te, toplantıya gitmiş… Oradan telefon açtı, ben şu tarihte dönüyorum, neredeyse aşağı yukarı gün aşırı evde buluştuk. Geldi bana dedi ki, ben hamileyim! Benim ilk evliliğimden olan travmalarım var tabi, ayrılıklar falan filan… Çocuğumu görememe, doğru dürüst ilgilenememe… Hele o dönemde beş kişiye birden çalıyorum, full hareketliyim. O da öyle. Ne yapalım? Aldıralım mı, aldırmayalım mı…

O istemiyor tabi, aslında ben de istemiyorum, fakat tekrar başa dönmüş olacağız. Ultrasona gittik, o kalp sesini duyunca tamam dedim, bu yavru hayata geçiyor.

Selin şu an 16 yaşında ve Pierre Loti’de okuyor. Çok cici bir kızım var. Birincisi de öyledir. İki kızım var, iyi insanların kızı olurmuş derler, bilmiyorum (gülüyor). İşin latifesi tabi de, bütün çocuklarımız asildir.

Ondan sonra ben sahneyi bırakmak zorunda kaldım, bir ara bakıcı aldık, ama bakıcılar uyuşturuyorlar çocukları. Dizlerinde uyutuyorlar devamlı bebekleri. O anda böyle sıfır yaş kreşi de yok. Aşağı yukarı bir sene falan baktım, sonra bulduk bir tane Caddebostan’da, bir yaşında kreşe verdik.

Eve bir IBM almıştık böyle, yavruya da faydası olur diye. Tahsin arkadaşım da bir müzik programı tavsiye etmişti, işte içinde armoniler var, bir sürü şeyler var, müzik stilleri var, bayağı hoş bir program. Bir de benim evde minik bir klavye vardı o dönem.

Bir şekilde başladım, bir bakayım dedim neler oluyor, ilk önce oyunla başladı iş. Bir şeyler çalıyorum falan filan. Yahu dedim, Saygun, şunları daha bir ciddiye al, şu melodiler arka arkaya gelsin…

Ne zaman oluyor bunlar, sene kaç?

1999’a denk geliyor, 2000 de olabilir. Ufak ufak programları yüklüyordum, önce Atari vardı, sonra Cubase çıktı. Orada melodileri çıkarmaya başladım, ama çok fazla ciddiye almıyorum. İşte, ruhta varmış.

Daha önce beste çalışmaları var mıydı?

Hiç yok öyle bir şey. Edip’in parçaları zaten yorumdur, alır bir türküyü birine düzenlettirir, ama biz de katkıda bulunuruz, mesela bütün ritimler bana aittir o albümlerde. Aranjmanı hepimiz yapıyorduk, altyapıyı ben alıyordum vs… Facebook’taki hayranlarım, o dönemin başlangıcının benimle olduğunu belirtirler özellikle.

Anadolu rock benden sonra orkestraya dönmüştür, o tarz. Mesela Edip Akbayram özellikle. O grupçuluk işi ondan sonra öldü mesela, tamamıyla benim fikirlerimin üzerine örülüydü hep, yani o davul formlarım vs. hepsini kendim buluyordum. O dönem taklit edecek kimse de yok zaten ve etmek de işime gelmiyor. Hala etüt dinlemem ben, çünkü etkisi altında kalıyorsunuz. Adam kendine has bir şey çıkarmış ben de kendime has bir şey çıkardım. Onun için de marka olduğumu ben daha yeni öğreniyorum 2010’da Facebook’a girdiğimden beri. 2010’da girdim Facebook’a ve marka olduğumu yeni öğrendim. (gülüyor)

Kaldığımız yeri unutmadan burada konuyu genişletmek istiyorum, sizi takip etmek isteyen kişilere bir şeyler aktarmak adına ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Davul dersi verdim, ama çok fazla kavrayamıyorlar işi, çünkü artık müzik dinleme işi başka taraflara gitti. Arşivcilik yok. Seçicilik yok. Tarz yok. Ekol yok… Anlatıyorum olayları, sırf davulculukla kalmayın vs.

Melodileri çıkardıktan sonra altına armoni yerleştirmek zorundasınız, bir de armoni çalışmaya girdim ya ben sonra… Daha bugün Facebook’ta gördüm, Steve Gadd Band yazıyor mesela. Steve Gadd hep konser, solo konser… ve kendisi davulcu, ama piyano da çalıyor, armoni biliyor, her şeyi biliyor. Bunu niye bilmiyor şimdiki davulcular? İşlerine gelmiyor.

Tek yaptıkları, şu meşhur Dave Weckl denen bir davulcu var, adam bulmuş stilini, sen onu taklit etmekle neyi… Fusion’dan müziğe başlanmaz ki… Rock’un en ilkelinden başlanır yani… Çok basit şeylerden başlayıp böyle çıkarsın merdivenleri, yukarı doğru bilgini genişletirsin. Ama her meslekte böyle bu. Yani, çıtayı yukarı koydular…

En basit pop parçasında bile Dave Weckl gibi karmakarışık çalıyorlar. O twin pedallar… Bir de anormal vuruyorlar davula, yani böyle bir şey ben hayatımda görmedim, vurmalı saz ama… Biri trampetin üzerine yanlışlıkla leblebi ya da bozuk para düşürsün evde, bakın ne oluyor, “vraaappp!” diye bir ses çıkıyor mesela… Son derece dengeli çalınması gereken bir enstrüman. Arkadaşlara bunları tavsiye ediyorum.

Teknik geliştirmek kadar uyum içinde çalmak da önemli değil mi?

İşte, çok güzel, o çok önemli bir şey. Hakikaten öyle, yoksa kabak gibi ortaya çıkıyorsunuz. Hiçbir esprisi yok yani.

Dünyanın en iyi davulcusu olmak kadar orkestra içindeki uyumlu davulcu olmaya da çalışmak lazım galiba?

Zaten dünyanın en iyi davulcuları onlar aslında, bunlar yanlış kavrıyorlar işi. Bir de bir sürü tarz bilmek zorundasın.

“Çaldığı enstrümanı adeta konuşturuyor” diye tabir ederler ya…

O işte benim tarzımda konuşuyor, ben biliyorum konuşturacağım yerleri, sıkmadan. Hedefi kaçırıyorlar. Dünyada 1700 tane müzik stili var, ben bunların 300–400’ünü cebime koydum, diğerleri klasiktir vs. benim konumun dışında. Ama mesela latin, mesela bossa-nova dediğimiz zaman bir tek Brezilya’daki bossa nova’yı biliyorlar. Bir sürü bossa-rock örneği var, bossa-caz var, bossa bilmem ne. Rock’un envai çeşit şekli var, hepsi ayrı çalınıyor bir kere. Blues denilen bir olay var, muhteşem, onun davulu ayrı çalınıyor. Blues’u burada rock çalıyorlar mesela, shuffle çalınması lazım onun, sürükleyici ve ghost notalarla falan…

Şimdi bu teknik şeylere giriyoruz ama girmekte fayda var. Bunları kavramak lazım.

Müziği sevmiyorlar. Sırf deri, baget, tel, onu bunu konuşurlar. “Bak şu soloyu dinledin mi?” Yahu kardeşim, o ona ait, sen onu ona bırak, sen onun aynısını çalarsan… Hatta bazı siteleri açıyorum ben meraktan, bakıyorum, isim vermeyeceğim, Dave Weckl etüdüyle açılıyor adamın sitesi. Kardeşim sen ne yapıyorsun? Hiç mi kendini geliştirmedin? Kendine has bir şeyin yok mu?

Ben şu an söylüyorum, ben yeni öğrendim marka olduğumu. Son derece mütevazı ve kötü şartlarda yaşamış bir insanım ben. On üç sene akan çatı katında yaşadım. Gözler bozuldu rutubetten, o zaman ilaç da yok, damla da yok, penisilinden toz yapıp damla yapıyorduk. Işığa bakamıyordum, o durumdaydım, fareler, akrepler. On üç sene… Gel buyur, haydi, yaşa tek başına göreyim. Mümkün değil yani. Ama böyle bu işler ve son derece güçlü bir insanım ben, hiçbir zaman yıkılmam. Yaş 61, ama gider o, 100’ü geçer herhalde. Yapacağım albüm adedine bağlı, niyeti koydum. (kahkahalar)

Kendi albümlerinizden öncesini çok güzel anlattınız bize, bu kısımda eklemek istediğiniz, geçmiş hatıralardan veya bahsetmemiz gereken başka bir şey var mı?

Anılar şöyle, kaybettiğim dostlarım var, hatta bu son albümde de “Eski Dostlar” diye bir parçam var.

Son senelerde, hatta bugün de eski bir gitarcı dostum daha gitmiş… Geçen sene içinde en az beş altı dostum göç ettiler. Benle yaşıtlar, ufaklar, daha küçükleri daha evvel gitti…

Mesela Edip döneminde, çok enteresan, iki piyanistimiz de öldü erken yaşta. Fırat Baydar, Mehmet Oylumlu, ikisi de erkenden gitti. Onur Koğacıoğlu gitti, gitarist. Onlar hep genç gittiler…

“Eski Dostlar”, hatta bunun notalarını notere kaydettirdiğim zaman, noter de şeker bir adam çıktı, “Bu şey değil mi, hani, Eski Dostlar Eski Dostlar…” dedi, “Hayır, o değil”, o trademark da değil zaten… Tunçel Gürsoy dostum da aynı şeyi sordu bana programda, Cazkolik programı yaptık onunla, “Bu o parça mı?” falan, “Hayır, değil” dedim.

Şimdi Hijyenik çevre diyoruz biz ona, işte Murat Özdoğan kardeşim var, Erhan Üzümcü var, sen varsın… böyle hijyenik çevreye çok önem veriyorum artık.

Bir de Doğan Ür’den bahsetmek istiyorum, benim birinci albümümün grafiklerini yapan arkadaşım. O da Yusuf İslam’ın (Cat Stevens) son albümünün grafiklerini yapmıştır. Albert Hall’daki konserinde duvar resimlerini yapmıştır. O da mesela hijyen dostlarımdan biridir, aşağı yukarı otuz seneden beri tanışırım, arada bir görüşürüz. Bunlara çok önem veriyorum artık. Hem bunlara ithaf, hem kaybettiklerime ithaf o parça. Onda zaten bir kaval bölümü var, o hatırlatıyor eski dostlarımı…

Sorularım arasında da vardı, parçaların hikayesi var mı bize anlatabileceğiniz diye, sormadan anlatmış oldunuz…

Şu eski anılara da bakalım (masadaki fotoğraflar). Mesela birkaç kere otobüs kazası oldu turnelerde, tek köprüye girdik, Sivas’tan bir yere gidiyoruz, karşıdan kamyon geliyor, bizimki uyuyor, turne otobüs şoförü… kamyon da karşıdan geliyor, sene 76–77 gibi… kamyon şoförünü nasıl kutladım ben, bir insan kendini bu kadar ölüme atar, iki tekerlek köprünün üzerinde, iki tekerlek boşta, bizim yanımızdan geçti sıyırıp ve o hızla gitti durdu ilerde… indik aşağı, herkes onu tebrik etti.

Kamyon şoförleri şöyle böyle falan diyorlar ya, ben ona inanmıyorum. Özellikle Anadolu şoförleri inanılmaz şoförlerdir ve Anadolu şoförlerinin lokantasında yemek yiyin lütfen. Orada yediğiniz yemeği hiçbir yerde yiyemezsiniz, bir turneci olarak söylüyorum yani. Müthiştir! Onlar çok saygı değer insanlardır.

Kontağı kapatmadan… sigaraları da, izmaritler böyle yanar onlar uyumasın diye, böyle yanık içilir… vardı böyle birkaç tane gördüm, özellikle yakarlar, uyanırlar, devam ederler… böyle bir şey var yani, cefa var.

Pire Mehmet diye bir tane Adapazarlı şoförümüz vardı, böyle 1,40–1,50 falan… Trabzon’da Kop Dağları var, Kop muydu, herhalde öyle olması lazım, hatırlayamadım şimdi… O buzun üstünde 2500 metre yukarıdan bizi indirdi, o eski 302 Mercedes’ler vardı. Kaloriferler dondu kaç defa. Eksi 8’lerde döndük İstanbul’a, paltolarımızı kadınlara veriyorduk, onlar daha çabuk üşüyordu.

Daha bir sürü anı var böyle…

Bilgisayarda denemeler yapmaya başlamıştınız, sonra o çalışmaların meyvesi üç albüm kaydettiniz, biraz onları ve son albümünüzü konuşalım.

Eskiden insanlar, özellikle klasikçiler, tabi o dönem bilgisayar falan yok, alıyorlar kalemi, kağıda döküyorlar… Bizim de o kadar nota bilgimiz yok, adamların özelliği o zaten, onlarla kendimizi mukayese edemeyiz. O klavye zaten direkt programa gittiği için orada bir dosya oluşturuyor, onun da notasını çıkartıyorsun hemen. O sırada notanı da armonik bilgini de geliştiriyorsun.

Girdim o gamlara, envai çeşit sesler var, biliyorsunuz o gamları hep öğretirler okullarda. Onlara uygun kulak gelişti, inanılmaz gelişti kulak. Derken 1999 yılında yirmi-otuz melodi yaptım böyle ama hala işi çok fazla ciddiye almıyorum ben, böyle hayata geçirmek gibi falan filan… Stüdyo paralarını soruyorum, anormal! Böyle bir proje en az 8 bin, 10 bin civarında.

Geldik sonra 2009’a, aşağı yukarı bir on sene kadar geçti, ama bayağı da beste birikti. Ben yavruyu uyutup hemen oturuyordum, tak tak tak, hep bir şeyler kaydediyordum, yığıldı o dosyalar, karmakarışık oldu. Numaralar koyuyorum, isimler koyuyorum, kayboluyor, bu hangisiydi… Bilgisayar kültürüm de çok fazla yok, o da gelişti tabi. On bir parçadır benim ilk albümüm, niye on bir oldu da on olmadı, onu da bilmiyorum, işte ilk heves ya.

Onları çıkardım bir güzel, formatladım, armonileri kontrol ettim, gayet güzel, şık… O zaman stüdyo aramaya başladım. Cepte de çok fazla para yok, yeni emekli olmuşum. Bizim Tuğrul Karataş vardır, eski müzisyenlerden, hattat gibi nota yazarmış o adam zamanında, ama şimdi eller titriyor… Oraya gittim, ucuzundan başladım işe, tabi ucuz etin yahnisi bir yere kadar yeniyor. Benim Levent dostumun stüdyosu vardı ama o her zaman birazcık üsttedir fiyat olarak ama çok kaliteli kayıt yapar. Levent Büyük, Stüdyo 18’in sahibi, zaten bütün kayıtlarımı o yaptı.

Son albümün kayıtları mı? Hepsi mi?

Hepsi orada yapıldı. İlk albüm macerası Tuğrul Karataş’la başladı, sesleri aldık, hatta benden davul istedi, götürdüm oraya falan…

Davul kaydı kötü oldu, onu maket olarak kullanırım dedim, biraz şöyle kafayı çalıştırdım. Kaporasını da vermiş olduk.

Ondan sonra nefesli kayıtlarını aldım orada biraz. Bas kaydını aldım. Sonra helalleştik onunla.

Levent de benim keseme göre pahalıydı, belki normaldi de… Pazarlık yapmayı da hiç sevmiyorum, emekle pazarlık yapılmaz, adam fiyatını belirlemiş, bu kadar masraf etmiş, bir de meraklı birisi hakikaten. Git oraya, 40 tane ayrı mikrofon var mesela, getirtiyor devamlı, her enstrümana göre bir şey, böyle devamlı yatırım yapan birisi.

Taşıdım oraya. Dosyalar kötü bir halde gitti tabi oraya, hep aralara tık tıklar girmiş çıkmış falan, hepsini düzelttik, işte müzisyenleri çağırdık, tekrardan çaldık. Birinci albüm macerası odur. 2010’da çıktı o. Fakat böyle tam, aman aman dediğim, yani son albüm gibi olmadı.

Son albüm deyince, daha da pişiyorsun zaten.

İkinci albüm ne zamandı?

2011 sonu, ben ona 2012 diyorum. Karışıyor, 2011’in başı gibi algılanıyor, her senede bir albüm yapmış gibi. O da kışın çıktı, onu da yine Levent’in orada yaptık, çok fazla zorlanmadık.

Son 15 yılda yaptığınız ve biriktikçe biriken çalışmalar tek tek albüme dönüşüyor değil mi?

Birikenleri harcıyorum. (gülüyor)

Bir de onların kompozisyonları var, şimdi dikkat ederseniz benim her parçamda iki veya üç melodi vardır, onlar yazılıdır hep. Bir de emprovize koyarım, onun da çok iyi çalınmasını isterim, çok duygulu… dört beş kere çaldırırım, hangi arkadaş gelecekse, emprovize saksafon, flüt veya neyse… onların arasından seçer yerleştiririz oraya.

Canlı yapmak tabii ki çok daha güzel olacak ama canlıda da böyle bir takım sıkıntılar var, daha evvelden bol bol prova yapmanız gerekiyor.

O arkadaşları bir araya getirmek zor. Stüdyoda bulamıyorum, provaya nasıl bulacağım? Şimdi konser provası yapacağız Pazar günü, 22 Şubat’ta. Allah’tan hepsi denk düştü de uğraşmadım telefonlarda, çünkü herkes bir yerde…

“Kış İnsanları” albümünüz 24 Aralık 2014’te yayınlandı, 2015’in ilk albümlerinden biri diyebiliriz. Yeni albümünüz özelinde konuşalım biraz. Bu albümde Sony Müzik’le çalıştınız, süreç nasıl gelişti, neler oldu?

Evet, Sony’den çıktı bu albüm, bunda İMM’nin çok büyük katkıları da oldu, açılımı International Music Marketing, iyi bir dağıtıcı firma. Murat Deniz sahibi. Bütün masrafları ben karşıladım, dağıtım için ona verdim ve bir dostluk oluştu. Sonra da “Saygun, ben kapatıyorum, uğraşamadım” dedi. “Birinci ve ikinci albümün dijitallerini ben Sony’ye vermek istiyorum, ne diyorsun?” dedi. Olur Muratçığım, çok iyi olur, peki dedim.

Benim üçüncü albümümün de kayıtları bitti, beni Sony ile görüştürür müsün, dedim, götürelim dinletelim… Götürdük, onay verdiler, diğer masrafları karşıladılar, dağıtımları çok iyi. Orada Serdar Bey, Ali Bey var, mükemmeller, hakikaten her telefon açtığımda dönüyorlar, bilgi veriyorlar, rapor veriyorlar. Enternasyonal olduğu için şablonları oturmuş. Dünyanın her tarafına yayılmış durumda, dijital ortamda. Dolayısıyla hoş yerlere gidecek bu iş, konserlerim de olacak inşallah.

Kesinleşmiş konserleriniz var mı?

24 Şubat’ta Nardis Jazz Club’ta bir konserim var. Turhan Yükseler piyano çalacak, İsmail Soyberk bas çalacak, trompet-flügelhorn Şenova Ülker, kaval-perdesiz gitarda Sinan Cem Eroğlu, bir de ben.

Aynı zamanda albümün çekirdek kadrosu da bu isimlerden oluşuyor sanırım?

Tabi ve devamlı kadro da diyebilirim aslında, inşallah boş vakitleri olursa her fırsatta konserlerimiz olacak.

Kesinleşen başka programlar var mı?

Şu anda yok, İstanbul Caz Festivali için bir teklifte bulundum, haber bekliyorum İKSV’den. Artık bu sene mi olur bilemiyorum. Sosyal medyadan duyurusunu yaparız.

Cazkolik’te bir radyo programı yaptım Tunçel Gürsoy ile, Ozan Musluoğlu ile TRT — Radyo 3’te “Caz Saati” diye bir program var, Cuma günleri 19:00’da yayınlanıyor, onun da haberini yollayacak bize Facebook’tan, ne zaman yapılacağını…

Bu söyleşiyi yaparken dışarıda lapa lapa kar yağıyor, Kadıköy Kızıltoprak’tayız ve hemen şu soruyu sormak istiyorum, neden “Kış İnsanları” koydunuz albümün ismini?

Ben kış insanlarını çok seviyorum. Dünyanın her yerinde, filmlerde de görürüz, parça da biraz müsait, beni oraya itti o parçanın karakteri… yani o zorluk var, o duygu var… son derece dingin insanlardır onlar, hiç laf etmezler, yürüyüş de yapmazlar… o kar üzerlerine yağar, içeride, bu arada kayak merkezlerinden bahsetmiyorum tabi… onlara da saygım var da, o başka bir şey… özellikle bunları düşündüm, bir de çok turne yaptığım için, kış manzaraları çok ilgimi çekti, kar olayını çok seviyorum, ki bugün de kar yağıyor zaten, süper bir kar! Bu albümü çok sevdim ben, dedim, “Kış İnsanları” çok güzel bir isim, hakikaten, çocuklarını kilometrelerce okula gönderiyorlar, doğum olmuyor, yollarda perişan oluyorlar, yolları açılmıyor, Anadolu’yu çok gezdiğim için ben, o beni çok etkiledi… Bir de ben kar hastasıyım, bir sene kar yağmasın, ben tuhaflaşıyorum yani, öyle bir durumum var benim de.

Albümün tarzı hakkında neler söyleyebilirsiniz, kataloglara caz albümü diye girmiş ama birçok tarzı barındırıyor?

İçinde pop-caz örnekleri var, latin-caz örneği var, new-age örneği var “Kış İnsanları” gibi, country örneği koydum bu sefer, hoşuma gidiyor çünkü halk müziği country, cazın altını oluşturur o, zaten swing’tir, swing çalabilirsiniz country müzik üzerine… Bir parça yapıyorum, bu hangi stile gider, bakıyorum ona göre karar veriyorum, herhangi bir şeyim yok. Bu bossa-nova mı olacak, samba mı olacak, soft-rock mı olacak mesela… bazı parçalar kaldırmıyor mesela pop-cazı…

Davulcu olarak yetiştiğiniz için tabi onları istediğiniz kulvara tam yerleştiriyorsunuz, değil mi?

Yerleştirmeye çalışıyorum ama çok stil çalıştım.

Albümde her stilden, her tattan biraz olsun gibi bir gayeniz var mıydı?

Var, ama bildiğimiz tam caz swing içine, yani öyle bir projem de var, trio’yla gireceğim ona. O ayrı bir şey, ona çok fazla böyle elimi atmak istemiyorum, çünkü o Amerikalılara has, onlar o işi iyi yapıyorlar. Çok açık konuşalım, yani artık çok fazla eleştirmek istemiyorum ama insan birden cazcı olmaz, Berklee caz okuluna kompozisyon mezunlarını alıyorlar, mesela konservatuardan sonra giriliyor, o merhaleye geliyorsunuz. İlkönce klasik armoniyi öğreniyorsunuz, caz armoni değişik. Bu işin aşaması burada. Daha böyle cazdan başlarsanız bu tam olmuyor, zaten aradaki fark da bu. Sürünmeniz lazım, yani havuz başı cazcılığı yok adamlarda.

Bir Charlie Parker örneği var, ona artık ne diyelim, onu seyrettik, Bird filmi vardır biliyorsunuz, Clint Eastwood’un yönetmenliğini yaptığı… Her yerde çalar cazcı. Buradan Hollanda’ya atar kendini, oraya gider, jam-session’larda… Cazcı deyince benim aklıma onlar geliyor. Onun için başka acılar çekmek gerekiyor, bir kere onlar gibi yaşamak zorundasın, o kültürü almak zorundasın.

Bundan sonrası için planlarınız nedir?

Bir film müziği kategorisi istiyorum. O tip parçalarım var. Film müziği hep ilgimi çekmiştir, çok severim.

Sözsüz müzik mi olacak hep?

Enstrümantal. Vokal belki ben de söylerim ama vokalle sınırlıyorsunuz duyguları. “Ha, bu bunu anlatıyor, tamam geç abi öbürüne bakalım…” Aa, bir dakika, bir daha dinle şunu, enstrümantalde belki başka şeyler uyanır… Larry Carlton’ın bir albümü vardır mesela, çok iyi bir gitarcıdır, ben çok severim onu, bir parçasının adını “Mulberry Street” diye bir şey koymuş, güzel bir parça. Bir sololar var! Günündeymiş müzisyenler… Ne caddesi yahu, ben zaten isimlere bakmıyorum fazla, o albümleri dinlerken!.. Çok zor enstrümantal müziğe isim koymak, onu dinleyiciye bırakacaksın.

Ben “Kış İnsanları” derim de sen başka bir şey hayal edersin o parçada. İşte onun için zor, bunların hikayesini yazmak da zor ama yine de bir yerlere yaslamak istiyorum işi. “Kış İnsanları” benim için hakikaten özel. Ve dünyanın her yerinde adamların işleri zor, bazı güzel ülkelerde, ısınmaları falan çok kaliteli, ama yine de zor şartlarda yaşayan insanlar. Bir de o kışın güzelliğini de seviyorum, yazdan çok fazla hoşlanmıyorum ben.

Çok güzel bir sohbet oldu, birçok şeye değindik, bunların hepsine şöyle bir göz gezdirsek bile günlerce bizi oyalar. Söyleşimizi bitirmeden önce eklemek istediğiniz şeyler var mı?

Nardis konserinden sonraki hedefimden bahsedeyim, yeni albümlerim devam edecek, hatta bir albümü de çok sulandırmadan etnik yapmak istiyorum, bir albümü trio yapmak istiyorum. İki albüm daha var, yani dört albüm. Onları daha bir soft, büyük orkestra gibi düşünüyorum, onu başarabilirsem, bilmiyorum…

Devlet Senfoni’nin yönetim kurulunda arkadaşlarım var, mesela bizim Şenova Ülker orada, onlara öyle bir sunum yapmak istiyorum, o parçaları da öyle seslendirmek öyle hayata geçirmek istiyorum. Davul olması şart değil, öyle de bir şeyim yok benim. Mesela, ikinci albümde “Evsiz” diye bir parça var, davul yok içinde, o parçaya davul koyduğunuz anda köşeleniyor parça, böyle serbestlenmesi lazım işin. Bundan sonra da festivallere, yurtiçi ve yurtdışı özellikle, bunlara doğru bir hedef belirlemek istiyorum.

Yurtdışında nasıl bir ilgi bekliyorsunuz?

Şöyle, bunların bir özelliği var, bunlar beste, istediğiniz şekle çevirebilirsiniz bunları, kimsenin duymadığı parçalar. Ama gider orada ‘cover’ çalarsanız, zaten kimse dinlemez. Ya onları çok iyi yorumlayacaksınız, aynısını çalarsanız zaten olmuyor. Orijinali var onun. Ama bunlar beste, benim avantajım orada. Bir de Türk enstrümanları olacak, zaten Nardis’te de kullanacağım, kaval ve perdesiz gitar. Olay biraz daha farklı bir boyuta gelecek, tam etnik olmasa bile, komalı seslerle beraber… Bir de dahi piyanistimiz var tabi: Turhan Yükseler. Tartışılmaz! O çok iyi açılışlar yapar mesela, ondan sonra parçaya bir girer…

Nardis’teki konserde üç albümünüzden de parçalar olacak değil mi?

17 parça düşünüyorum, belki 18. Onları yorumlayacağız orada. Belki çok güzel kaval açılışları olacak, değişik boyutlara götüreceğiz.

Müzikseverleri tam bir müzik ziyafeti bekliyor o zaman…

Tabi tabi, kesinlikle, Pazar günü provamız var zaten, onun için uğraşacağız. Herkes istediği gibi çalsın, melodiler sabit olsun, altına girin üstüne çıkın, ne yaparsanız yapın, onlar zaten bilirler işlerini.

O zaman okurlarımıza konser öncesinde albümü dinlemelerini tavsiye edelim buradan…

Evet ve teşekkür edelim kendilerine.

Biz de size teşekkür ediyoruz vakit ayırdığınız için.

Ne demek, zevkti…


Her şeyden önce Saygun Arpalı ile yollarımız kesiştiği için çok mutluyum. Geç de olsa kendisini tanıma fırsatım oldu. Kendisinden daha şimdiden çok şey öğrendim. Yaptığımız söyleşi bile içerisinde çok detaylar barındırıyor bence. Dolu dolu yaşanmış 46 yıllık sanat hayatından bir kesit aktarmaya çalıştım bu hafta sizlere. Umarım beğenmişsinizdir. Haftaya tekrar buluşmak dileğiyle…


Saygun Arpalı Band, 24 Şubat 2015 salı günü Nardis Jazz Club’ta sizlere harika bir konser vermek üzere hazırlanıyor. Piyanoda Turhan Yükseler, basta İsmail Soyberk yer alırken, Şenova Ülker trompet-flügelhorn, Sinan Cem Eroğlu ise kaval ve perdesiz gitarla sahne alacak, davulda da tahmin ettiğiniz gibi Saygun Arpalı olacak…



Bu söyleşi Dipnot Tablet’in 205. sayısında yayınlanmıştır.

Burada söyleşinin sadece metnine yer verilmiştir. Söyleşiyi Dipnot Tablet’ten tüm etkileşimleri ve görselleriyle birlikte okumak isterseniz uygulama mağazasından tabletinize ilgili sayıyı yükleyebilirsiniz.

Dipnot.tv


Copyright © 2015, Dipnot Tablet & Mahmut Güleç.

Tüm hakları saklıdır. Yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz, başka bir yerde yayınlanamaz.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.