çorba yapmak lazım!
Geçtiğimiz günlerde Adnan Binyazar’ın ‘Masalını Yitiren Dev’ adlı kitabını okudum. Kendi yaşam öyküsü.
‘ Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat yaşadım ben. Onun için yazmakta hep duraksadım. Çünkü, yaşadığınız olayları anlatıya dökerken gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düştünüz mü, televizyonlarda her gün onlarcası görülen yerli filmlerin ya da bayatlamaktan iyice kokuşmuş dizilerin baş kişisi oluverirsiniz.’
Kitabın arka kapağında yazan bu cümleler kitabı okumama neden oldu. Okurken pek çok yerde nefesimin kesildiğini, kalbimin çok kırıldığını, acıdan burnumun sızladığını söylersem abartmamış olurum.
Kitabın tamamı ibretlik. Düşünebiliyor musunuz ilkokula 14 yaşında başlayabilen bir edebiyatçı ! Azim hikayesi mi denir, başarı öyküsü mü bilemedim. Ayakta alkışlanması bir durum olduğu kesin.
Beni en çok etkileyen bölümlerden biri yazarın kardeşiyle İstanbul’da hamallık yaptığı bölüm. Henüz 8 yaşında.
‘ Parmak uçlarımın soğuktan buza kestiği ayazlı bir İstanbul kışında, Beşiktaş Pazarında bir kadın yanıma yaklaştı. Hep de kadınlar yaklaşıyor. Erkekler ya pazara gelmiyorlar ya da yüklerini kendi taşıyorlar. Acıdan kıvranan çocukların durumunu ancak bir kadın anlar. Kadın duyguların kesiştiği insanlık noktasında , kirlere bulanmış bir hamalı bile kendi çocuğundan ayırmaz. Kadın, acıma duygusunun, sevginin yaratıcısıdır. ‘
‘Omuzumu okşayarak bana , ‘Gel bakalım seninle gidelim, meyveler, sebzeler alalım.’ diyen, öyle bir kadındı. Bu seste, bir ananın koruyucu damarlarında dolaşan kanın çağıltısı vardı. Sanki hiç doğmamıştım; o kadının rahminde can bulma tırmanışları içindeydim. ‘
‘Yüreğimi dolduran bu duygularla takıldım kadının arkasına. Beni orada burada dolaştırmadan, her zaman alışveriş ettiği bildik manava uğradı. Meyvesini, sebzesini oradan aldı. Ev pazara uzak değildi. Yükü boşaltırken, ‘Ayakkabılarını çıkar gel, sana bir kaşık çorba içireyim’ dedi. Çorba mı? Sıcak çorba yüzü görmeyeli kaç ay oldu? ‘Sıcak çorba’ sözü, yüreğinde sıcak odaları, buğusu tüten yemekleri çağrıştırdı.
‘ Soğuktan parmaklarım tutmuyordu. Ayakkabılarımın bağını çözemiyorum. Kadın, parmaklarımın işlemediğini görünce, çamurla yüzünü yitirmiş ayakkabılarının bağını, eğilip kendi elleriyle çözdü. Altıma bir minder koyup çini sobanın yanına oturttu beni. Kadın bir tas ılık su getirdi, ‘Ellerini sok şu suya ; ısınırken sızlama duymazsın parmaklarında’ dedi. Sızlama duyar mıyım ? Hiç bir acı duymam !
‘Kadın, küçük bir tepsiye koyduğu çorbayı, yanında kızarmış ekmekle getirdi. Mercimek çorbasıydı. Yaşamım boyunca, nane limonlu o mercimek çorbasının tadını hiçbir yemekte bulamadım.’
Sonuç mu; böyle bir kadın olmadığıma çok kızdım, aklımdan geçen pek çok şeyin aklımda kalmasına içerledim, harekete geçmemek için uydurduğum saçma sapan bir sürü bahaneyi fark ettim. Geçen gün metrobüste yanı başımda epilepsi krizi geçiren küçücük bir sokak çocuğu için ‘Numara yapıyor olabilir mi?’ diye düşündüğüm için utandım.
Sanırım Mevlana söylemiş;
“Ben bir nehirim. Yol boyunca her şeyi taşırım. Tarlalar sularım, balıklar beslerim, kenarımda çiçekler, ağaçlar büyür. Çocuklar üstümde kayık yüzdürür. Sona ulaştığımda hiçbir şey birikmez bende, denizde kaybolurum.”
Nehir olabilirim, çorbada yapabilirim.