Ateizm’den İslam’a Uzanan Hikayem

İslam’a varan yolculuğumu size sonundan, yani şahadet getirdiğim günden başlayarak anlatmak istiyorum. Sizi 24 Nisan 2009 Cuma gününe, şahadet getirdiğim güne geri götüreceğim.

Müslüman olmak istememe rağmen anneme, babama veya abime İslam’la ilgilendiğimi söylememiştim, bunun bir hata olduğunu kabul ediyorum. Bu yüzden şahadet getirdikten sonra eve gittiğimde aileme “Size bir haberim var, biraz şaşırtıcı olabilir” dediğimde, onları bayağı büyük bir sürpriz bekliyordu. Onlara Müslüman olduğumu söylediğimde ilk tepkileri “Eh peki, biraz ilginç ama olsun.” oldu.

Müslüman olmadan önce ateisttim. Tuhaf buldular ama “Neticede senin kararın” dediler. O yüzden “İyi bari, sonunda söyledim” dedim ve üzerinde durmadım, yatmaya gittim. Ertesi gün uyandım ve işe gittim, tüm gün de işteydim.

Maşallah işyerimde bir sürü Müslüman var. Haberi duyanların hepsi gelip beni tebrik ettiler. İşten çıkıp eve geldiğimde evde tüm ışıkların kapalı olduğunu görünce biraz garipsedim çünkü arabaları dışarıda duruyordu, yani evde olmaları lazımdı. Eve girdim “Kimse var mı?” dedim, cevap gelmedi, üst kata çıktım, baktım üçü karanlıkta oturmuş, Beni görünce “Seninle konuşmamız lâzım” dediler. “Hah, tamam, çattık.” dedim içimden.

Başladılar konuşmaya: “Kimlerle görüşüyordun bize isimlerini söyle, kim bunlar, niye böyle bir şey yaptın, bize ihanet ettin.” devam ettiler de ettiler. O kadar kötü bir noktaya geldi ki “Artık bizden biri değilsin, bize ihanet ediyorsun” demeye başladılar. Hatta annem bana “Keşke eve gelip de bana Müslüman olduğunu söyleyeceğine, eşcinsel olduğunu söyleseydin.” dedi.

Durum o kadar ilerledi ki en son annem beni evden kovdu, çok sinirlenmişti sonuçta. Ben de “İyi o zaman dediklerini yapayım.” diye odama gittim ve eşyalarımı toplamaya başladım, odamın da kapısını kilitledim.

Ben eşyalarımı toplarken annem de ağlayarak, bağırarak kapıyı yumrukluyordu. Orada bir an durdum, unutmayın ki daha 24 saattir bile Müslüman değildim, bir an durdum ve düşündüm ki: “Bir saniye ya, şu an resmen annem avazı çıktığı kadar bağırıyor, tüm ailem ağlıyor, yanlış bir şey yapmış olabilirim sanırım. Geri dönmek için çok geç değil, İslam hakkında konuştuğum arkadaşlara da Müslüman olmakla hata yaptığımı, bu yaptığımı tamamen unutmalarını söyleyebilirim.” O yüzden çantalarımı toplarken verdiğim karardan kesin olarak emin olmam gerektiğini fark ettim ve o noktada kafamda İslam’a yolculuğumu başa sardım.

Şimdi, çocukluğuma geri dönmek gerekirse, ailem Metodist Hristiyanlardandılar ve bizim için din Pazar günleri 2 saati kilisede geçirmekten ibaretti. Oraya gitmemin tek sebebi de ailemin Church of England School’a girmemi istemesiydi. O okula girebilmek için de 300 saatinizi Pazar günleri kilisenin kursunda geçirmeniz gerekiyordu.

O yüzden öyle yaptım. Okula kabul edildikten sonra da bir daha hiç kiliseye gitmedim, ailemizde dinin önemini bu aşağı yukarı gösteriyordur. Kağıt üzerinde Hıristiyan gibi bir şeydik, dinin hayatımızı nasıl yaşadığımız ya da dünya görüşümüz ya da dünyadaki yerimizle, hatta neyin doğru neyin yanlış olduğuyla bile hiçbir ilgisi yoktu-yani esasen kafamıza eseni yapıyorduk.

Tanrı’nın, Hz. İsa’nın veya İncil’in ne söylediğinin Pazar kursları haricinde hiçbir önemi olmadığını düşünüyorduk, dine karşı tavrımız buydu.

Dediğim gibi, bahsettiğim okula girdim ve artık ergenlik yıllarımdaydım, etrafıma şöyle bir baktıkça kafam karışıyordu. Her sabah ilahiler söylememiz gerekiyordu, birkaç haftada bir ayine gitmemiz gerekiyordu, ben de sorgulamaya başladım: “İnsanlar neden bunları yapıyorlar? Bunu yapmaları gerektiğini onlara düşündüren şey ne? Bunu neden yaptıklarını biliyorlar mı?” Böylece insanlara da sorular sormaya başladım: “Tanrı’nın varlığından emin misin? Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu kanıtlayabilir misin? Peki ya İncil, onun doğruluğundan emin misin?” Ve ne zaman bunları sorsam aldığım cevap ya cezaya kalmak oluyordu, ya da bana “Bunlar sorgulanmaz, sadece buna inanman lazım. Tanrı buna sorgulamadan inanmanı söylüyor.” diyorlardı.

Böyle söylemeleri bana “Dur bir saniye, madem kanıtınız yok, madem bunun doğru olup olmadığını bilmiyorsunuz, öyleyse neden buna mensupsunuz? Neden, benim deyişimle, vaktinizi bunlarla harcıyorsunuz?” dedirtiyordu. Bu yüzden 11 yaşımdayken ateist oldum. Bu insanların ne yaptıkları hakkında hiçbir fikri olmadığını düşünüyor ve onlar hala cahilken ben bunu fark ettiğim için kendimi çok zeki hissediyordum. Böylece ortaokul ve lise hayatımın tamamını ve üniversite hayatımın bir kısmını insanlara onların yanlış bildiklerini söyleyerek geçirdim.

Tanrı yoktu, bir güç yoktu, doğru veya yanlış diye bir şey yoktu ve istediğinizi yapardınız. Çünkü eğer Tanrı yoksa cennet veya cehennem de yoktu, bu yüzden doğru ve yanlışı belirleyecek kriterler de yoktu. Hayatımı böyle yaşıyordum. Ve eğer bu yaşlarınızı doğru ya da yanlış namına hiçbir şeyi kabul etmeden geçirmişseniz canınız ne isterse onu yaparsınız. Ne isterse! Sizi sorgulayacak kimse yoktur ki. Herhangi biri, annem ya da babam olsun, bana bir şey söyleyecek olsa “Sen kimsin ki? Doğru veya yanlış diye bir şey yok, sen nasıl bana neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyebilirsin?” diyordum.

İşte böyle düşünerek büyüdüm. Sizce de ailemin ateistken böyle düşünmüş olmama rağmen hiçbir bu konuda problem çıkartmamış olmaları; ama Müslüman olduğumu duyduklarında bunu sorun yapmaları çok ilginç değil mi?

Neyse, üniversiteden mezun olduğumda artık ciddi ciddi bir şeylerin farkına varmaya başladım. Bu yaşıma kadar hep “İstediğimi yapabilirim, doğru ya da yanlış diye bir şey yoktur” diyerek gelmiştim ve birdenbire, eğitim hayatım bitmiş ve dünyaya atılma vaktim gelmişti. O zaman biraz durdum ve düşündüm, “Hayat bundan ibaret mi? Yani, sadece dünyada olduğum süreyi elimden geldiğince uzun tutup kendimi hoş tutmak için mi buradayım?”

Ama bunu yaptığınızda bile kendinizi memnun hissetmiyorsunuz, çünkü… Varsayalım ki elinizde bir harita olmadan yolculuk ediyorsunuz. Yaptığınız tek şey oradan oraya gidip yeni şeyler görüp denemekten ibaret, ama hiçbir zaman gerçekten varmaya çalıştığınız bir hedefiniz yok. Başardığınız, elinize geçen bir şey yok. Ben de böyle hissediyordum. Yani evet; elimde kendimi oyalamak için içki, uyuşturucular, kızlar, partiler falan filan-hatta üniversite, akademik yaşam bile bunlara dâhil, ne istersem vardı. Elime ne geçerse tüketip hayatıma devam ediyordum. Ama bir süre sonra yapacak daha fazla şey bulamıyorsunuz ve sorgulamaya başlıyorsunuz.

Ben de üniversiteyi bitirdiğimde sorgulamaya başladım; “Hayat bu mu yani? Mezun olup sabah 9 akşam 5 bir işe girip 50 yıl çalıştıktan sonra da ölecek miyim? Belki bir iki çocuk filan sahibi olacağım ve o kadar mı? İple çekmem gereken şeyler bu kadarcık mı yani? Çünkü dürüst olmak gerekirse; eğer hepsi buysa, hayat pek ilgimi çekmiyor.” O zaman yaşamanın o kadar da ilgimi çekmediğini düşünmüştüm.

“Eğer hayatın bana tüm kattığı buysa, üniversiteden mezun olup yaşlanan herkesin bütün yaptığı buysa, benim buna ne katkım olacak ki? Hiçbir katkım olmayacak, öyleyse ne anlamı var?” diye düşünüyordum.

Bunlar 2008 yılının yazında oluyordu, üniversiteden mezun olmuştum ve inandığım şeyin kesin olarak doğru olduğundan emin olmam gerektiğini fark etmiştim.

Evet, Müslümanlar…

Böylece diğer inançları araştırmaya başladım. Hıristiyanlığı tekrar gözden geçirdim, Budizm ve benzerlerini araştırdım ama İslam’ı araştırmak hiç aklımdan bile geçmemişti. Bir kez bile. Müslümanları gördüğümde sadece “Eee, evet. Müslümanlar,” deyip geçiyordum. Bir gün Müslüman olacağımın düşüncesi bile kulağa gülünç geliyordu, öyle bir şey asla olamazdı.

Neyse, nasıl olduğuna gelecek olursak; bazı kardeşlerimiz bu söylediğimden dolayı beni biraz kıskanabilir. Üniversite harcım çok pahalı olmadığından hafta sonu çalıştığım yerden aldığım maaşla harcı kendim ödeyebildim, böylece Müslüman olduğumda kimseye borcum yoktu. Allah (subhanallahuteala) beni Müslüman olmadan önce bile koruyordu.

İşe girdiğim yerde çalışan birçok Müslüman vardı. 1000 kadar kişi çalışıyordu ve en az yüzde 75’i Müslümandı, nereden baksanız 750 Müslüman yapar. Orada çalışırken epey arkadaş edindim, arada çeşitli tartışmalara girer, birbirimizle konuşurduk ve dediğim gibi kendimi çok zeki zannederdim. Çalışan kardeşlerimizin bazıları acayip misk kokardı, o zamanlar pek anlamadığımdan “Ne parfümü sıkmış ki bu?” diye düşünürdüm.

İşe cüppeli sakallı şekilde gelenler de vardı ama çalıştığım o kadar zaman boyunca İslam hakkında benimle kaç kişi konuştu biliyor musunuz?

Bir. Evet, en az 750 Müslümanın çalıştığı yerde sadece ‘1’ kişi benimle İslam hakkında konuştu.

O da şöyle oldu: Bir gün yine bu konularda düşüncelere dalmışken o arkadaş yanıma geldi ve “Neyin var, canın sıkkın gözüküyor?” dedi. Ben de gayet normal bir şekilde “Bir süredir düşünüyorum da, acaba hayatın benim düşündüğümden daha başka bir anlamı mı var?” dedim. Bunu söylediğim gibi resmen gözleri parladı ve “Yani Tanrı var mı yok mu diye mi düşünüyorsun?” dedi. Aslında bunu kastetmiyordum, ben de dedim ki: “Eh, yani tam olarak onu kastetmedim ama onu da tartışmaya açığım.” O da “Tamam, gel oturup konuşalım,” dedi.

Gittik, mola odalarından birinde oturduk ve orada bana hiç unutmayacağım bir şey söyledi: “Bak şimdi, eğer bunu tartışmaya başlayacaksak öncesinde anlaşmamız gereken bir şey var. Eğer sana Tanrı’nın varlığını kanıtlarsam, bu ne anlama gelir?” Ne de olsa asla bana Tanrının varlığını kanıtlayamayacak, diye düşündüğümden “Eğer kanıtlayabilirsen bu bir yaratıcım olduğu, doğru ve yanlış diye bir şeyin olduğu, cennet ve cehennemin olduğu, yaptığım şeylerden sorumlu olduğum ve hayatımın bir amacı olduğu anlamına gelir,” dedim. “Tamam. Eğer sen bana Tanrı’nın olmadığını kanıtlarsan, ben de Müslüman olmaktan vazgeçeceğim,” dedi. Ben de “E tamam, süper!” diye düşündüm. Bana “Niye burada konuşuyoruz ki? Bir yerde buluşup konuşalım bence,” dedi ve öyle de yaptık.

Birbirimizin numarasını aldık ve o Cuma ufak bir lokantada buluştuk, 2 arkadaşını daha getirmişti. Genel olarak nereden geldiğimden ve niçin burada olduğumdan konuştuk. Bana sorduğu sorulardan biri de şuydu: “Nereden geldiğini düşünüyorsun?” “Bu da soru mu?” diye düşündüm ve “Anne ve babamdan geldim,” dedim. “Tamam, onlar nereden geldi?” dedi. “Büyükbabam ve dedemden,” dedim. “Onlar nereden geldi?” “Tamam, maymunlardan geldik,” dedim. O zamanlar maymunlar ve evrime inanıyordum. “Evrim teorisiyle haklarından gelirim,” diye düşündüm; ama hiç oralı olmadılar. “Hadi tartışma gereği diyelim ki evrim diye bir şey var, ona ne sebep oldu?” dediler. “Büyük patlama.” “Tamam. Ona sebep olan neydi?” dediler. Doğrusu, bütün her şeyin nereden geldiği, evreni ve yaratılışı neyin başlattığına kesin bir cevap yok. Yıllar boyunca Büyük Patlama’nın her şeyin başlangıcı olduğu söylendi, ama bugün bilim adamları bile kendileri şöyle söylüyorlar: “Bir patlama, ondan önceki bir şeye tepki niteliğindedir. Bir reaksiyondur. Yani bundan önce başka bir şey gelmiş olması lazımdır.” Bu yüzden başlangıç bu değildi, ondan önce başka bir şey olmuş olması gerekiyordu. Böylece dönüp bu konuyu araştırdım.

Bu konu birçok bilimsel şekilde açıklanmaya çalışılmış ve üzerinde ortak bir karara varılmış popüler görüş şu: “Madde, anti-maddeyle çarpıştı, ve böylece bir patlama ortaya çıkmış oldu, bu da Büyük Patlama. Ve madde 1, anti-madde 0 olduğu için evren bir hiçten oluştu, çünkü 1 kere 0, hiçbir şeydir.” Bu açıklamayı gördüğümde “Vay, kimin aklına gelmişse epey zekice bir açıklama bu,” dedim. Ama beni yakalayan esas nokta bu değildi.

‘Hadi dışarı çıkıp hadi bir maç yapalım” desek, oturup “Top ağlara gittiğinde 1 gol olur, 2 kere giderse 2 gol olur, eğer topu almaya çalışırken birinin bacağını kırarsan faul olur, kırmızı kart yersin, ofsayta gelince…” falan diye tüm kuralları tek tek açıklar mıyız? Hayır. Niçin? Çünkü kuralları zaten biliyoruz. Futbolun kurallarını zaten biliyoruz. Şimdi, eğer madde anti-maddeyle çarpışınca ortaya çıkan patlamadan dolayı evren oluştuysa, bu, evrenin kurallarının daha evren oluşmadan önce var olduğu anlamına gelir. Bu da hâliyle imkansız-kuralları kim yazmıştı?

Başka bir şey tarafından yazılmış olmaları gerekli. Bunu göz önünde bulundurduğunda insan anlıyor ki başlangıç bu olamaz, bundan önce olmuş bir şey olması gerek. Ve “Bu onu, şu bunu, diğeri şunu, öteki diğerini oluşturdu” diyerek istediğiniz kadar geriye gidebilirsiniz; ta ki şunu anlayana dek: Ne olursa olsun, bütün bunları başlatan şey, tanım itibarıyla, başka bir şey tarafından oluşturulmuş olamaz. Çünkü başka bir şey tarafından yaratılmışsa zaten başlangıç olamaz. Bundan yola çıkarsak böyle bir şeyin olmasının sadece 2 yolu var;

Birincisi, kendi kendini yaratmıştır-ki bu çok saçma, eğer yoksanız kendi kendinizi yaratmaya karar veremezsiniz, uyurken “Tamam, şimdi uyanacağım” deyip uyanamadığınız gibi. Mümkün değil yani, kontrol edemezsiniz bunu. Kendinizi yaratamadığınıza göre geriye sadece tek bir açıklama kalıyor: Bu şey hep oradaydı. Başka bir yaratıcısı yoktu, kendi kendini yaratmamıştı; tek açıklama başından beri orada olmasıydı. Başlangıcı ve sonu yok. Bunu anladığınızda şunu düşünüyorsunuz: “Tamam, hep oradaydı, öyleyse buradan şunları da çıkartabiliriz: Hep oradaydıysa asla yaşlanmıyordur, acıkmıyordur, hiçbir zayıf noktası yoktur”.

Bu noktada hala buna Tanrı demediğimi hatırlatırım, sadece bir gücün olduğunu kabul ediyordum. “Hiçbir zayıflığı yok, yaşlanmıyor, eğer evren kurallar üzerine kurulmuşsa, bu şey ondan önce gelmiştir, yani başka hiçbir kurala uymamıştır. Diğer her şeyi yaratmaya kendisi karar vermiştir, yani kendi iradesi ve zekası var. Sadece bu da değil, eğer bu şey hep orada idiyse, sonsuz olması gerekir, hiçbir sınırı yoktur. Öyleyse ondan yalnızca bir tane olabilir; çünkü eğer birden fazla sonsuz şeyin olduğunu iddia ediyorsanız, bu iki şey ancak birbirleri kadar büyük olabilir-yani onların büyüklüklerini limitlemiş olursunuz, bu yüzden sadece ve sadece bir tane olmalıdır.

Tamam, öyleyse tekrar sıralayalım. Tek, hatasız, sonsuz, kendi iradesi var, her şeyi yaratan O” — Evet, şimdi kulağa Tanrı gibi geliyor, ama o sırada hala bunu kabul etmemişim. Neyse, aklımda bütün bunlarla, tartıştığımız kardeşlerimin yanına geri döndüm ve “Bakın, şu an böyle bir sonuca vardım,” dedim ve onlar da “Tamam, öyleyse biraz Kur’an’dan bahsedelim,” dediler.

Kur’an dedikleri gibi aklımdan “Haaaa, bi’ saniye, bu adam beni Müslüman yapmak istiyor ya,” düşüncesi geçti. Öncesinde bunu hiç düşünmemiştim, sadece evrenin başlangıcı hakkında tartıştığımızı filan düşünüyordum; ama o anda bu adamın beni Müslüman yapmak istediğini fark ettim. Bu yüzden bir adım geri attım ve “Tamam, sizinle tartışmak güzeldi ama bu kadarı yeterli,” dedim; ama sonra tekrar düşündüm ve kendime “Bak, bu yolculuğa hakikati bulmak için çıkmıştın, şimdi bir şey buldun ve sadece kulağa hoş gelmediği için onu ret mi edeceksin yani? Bunu araştırmam ve diyeceklerini dinlemem lazım.” dedim.

Bunun üzerine Kur’an’dan konuşmaya başladık. O zamanlar İslam’a ait bir metin olduğu gibi temel şeyleri biliyordum. Kur’an’ı inceledikçe onun bir kitap değil, bir dizeler serisi olduğunu gördüm. Okuma bile bilmeyen bir adamın (s.a.v.) ağzından çıkmış Arapça mısralardı bunlar. Adamın okuma-yazması yoktu. Buna rağmen bu kitapta geçen her şeyin dili o kadar güçlü, dokunaklı ve bir o kadar da kesin ve dolaysızdı ki.

Bir başka soru şu, Kur’an özünde nedir? Sadece bir hikayeler bütünü değildir, aynı zamanda bir kanun kitabıdır. Hiç anayasayı elinize alıp da okumayı denediniz mi? Ana dilimizde olmasına rağmen Kur’an gibi değildir, “11.2 sayılı kanunun 4. maddesinin 1. fıkrasının c bendi kapsamında…” diye gider. Çok resmi bir dil kullanır; fakat Kur’an, kanun kitabı, öyle değildir. Dili çok güçlüdür ve bu kitap Arapça’nın altın günlerini yaşadığı zamanda inmiştir.

Bildiğimiz üzere Mekke ve Medine şairleri o zamanlar Arapça’nın en güzel halini konuşabiliyor, muhteşem hikayeler anlatabiliyorlardı ve en iyi şairlere sahip olmalarıyla böbürlenmek, Kureyş kavminin üstünlüklerini kanıtlama çabalarında başvurdukları bir yoldu. Gerçekten de bu şairleri Hz. Muhammed (s.a.v.)’e yollayıp ona meydan okudular; ve Kur’an’da da onlara meydan okundu. Surenin tamamını değil de ana fikrini söyleyeceğim, Bakara suresinde geçer, “Eğer inkar ediyorsanız, bu kitabın Allah (subhanallahuteala)’tan gelmediğini düşünüyorsanız yapmanız gereken tek şey bu kitaptaki gibi tek bir sure getirmek. Bu kitaptaki gibi tek bir sure getirin” Çünkü eğer herhangi biri yapabilirse, bu, kitabın bir insan tarafından yazıldığı anlamına gelir; kimse yapamazsa da Allah (subhanallahuteala)’tan geldiğine delildir. Bunu duyduğumda ilgimi çekmişti ve kimsenin yapıp yapamadığını merak etmiştim ve araştırdım, tabii ki kimse yapamamıştı. Yapmayı deneyen bir sürü insan vardı ama kimse yapamamıştı.

Tabi bu o zamanlar için geçerliydi, peki yakın zamanda yapmayı deneyen olmuş muydu? Oryantalizm ile ilgili olan kardeşlerimiz bilir, Britanya İmparatorluğu ve diğer sömürgeci güçler Müslüman ülkelerine girdiklerinde yaptıkları ilk şey onların Kur’an ile ilişiklerini kesmeye çalışmak olmuştur. Bunu yapma çabaları da tabii ki bu meydan okumaya karşılık vermeye çalışmaktan geçmiştir. Kur’an’ı çürütmek ve yalanlamak için enstitüler kurulmuştur; fakat hiçbiri bunu becerememiştir. Yüz binlerce sterlin ödenen profesörler, Kur’an’da geçen ayetlere benzer bir şey yazamadığı için Müslüman olmuştur!

Öğrendiklerim çok ilginçti. Bir yanda sonsuz ve kusursuz, kendi iradesi olan bir şey vardı; diğer yanda da meali bile okuduğunuz hiçbir şeye benzemeyen, çok güçlü, karşılaşabileceğiniz tüm problemleri hâlihazırda çözen ve daha önce kimsenin Tanrı’dan geldiğini yalanlayamadığı bir kitap vardı. Elimde göz ardı edemeyeceğim 2 büyük şey vardı. Ama şahadet getirmedim. Çünkü hâlâ bütün bunlar çok yeni geliyordu ve alışamamıştım, bu yüzden konuştuğum bu arkadaşlarımdan biraz uzaklaştım.

Bir ay kadar sonra bir olay oldu. İşyerinde yemek vaktiydi ve yemeğimi yerken yanıma Müslüman biri, onun karşısına da gayrimüslim biri oturdu ve gayrimüslim olan adam Allah’ın izniyle, bir sebepten dolayı konuşmaya başladı, bilemiyorum. Müslüman adama “Aman, siz Müslümanlar acayip kalın kafalısınız ya, niye Tanrıya inanıyorsunuz ki, Tanrı diye bir şey yok, hiçbir şey yok, saçmalıyorsunuz,” minvalinde şeyler söyledi. “Hah, susayım da Müslüman olan konuşsun, bir güzel “Bak, her şeyden önce gelmiş olan kusursuz ve sonsuz bir varlık var, ayrıca Kur’an da insanlara dilbilimsel olarak meydan okumuş ve bugüne kadar bunun hakkından kimse gelememiş,” diye anlatsın, kesin mahvedecek adamı,” diye düşündüm.

Müslüman olan: “Abi tamam da hiç ağaçlara bakıyor musun? Yani, bir bak şunlara, Allah’ın varlığının kanıtı resmen,” dedi. Tüm kanıtı buydu, sonra da adama dedi ki: “Bak, elinde Allah yazıyor,” dedi. Gayrimüslim adam hayatında Allah lafzını duymamış, hayatında Arapça’yı görmemiş bile, ve adam “Bak elinde Allah yazıyor.” dedi, ben bile o zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum! “Off, hayır,” dedim kendi kendime, gayrimüslim adam da hâliyle gülmeye başlamıştı, bizimkine “Bu yüzden mi Müslümansın yani?” dedi. “Ya resmen mahvetti bizimkini, acilen bir şeyler yapmam lazım,” diye düşündüm ve konuşmaya başladım.

Bütün bu öğrendiklerimi, sonsuz bir yaratıcı olması gerektiğini ve Kur’an’ı daha önce kimsenin alt edemediğini ona anlattım, yani bir gayrimüslim olarak başka bir gayrimüslime İslam’ın hak din olduğunu kanıtlamış oldum.

Müslüman arkadaş da öylece bakakaldı hâliyle, neyse sonuç olarak tüm bildiklerimi ona özetledim, gayrimüslim arkadaş biraz durdu düşündü ve sonra dedi ki “Ya evet anlattıkların oldukça ilginç ama pek umurumda değil hani. Ben yine kafama göre yaşamaya devam ederim,” dedi ve kalktı gitti.

Müslüman adam zaten susmuş kalmıştı, ben de bir an kendimle baş başa kalmış oldum ve şöyle düşündüm, “Vay be, bu herif resmen salağın önde gideni! Ona hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bunun hakikat olduğunu kanıtladım ve kabul etmedi!” Sonra bir de baktım ki, aslında ben de bu adamdan farksızım. Bunun hakikat olduğunu biliyordum-neden hala kabul etmemiştim? Böylece gidip o konuştuğum arkadaşı buldum ve “Sanırım hazırım,” dedim, sonraki Cuma günü de şahadet getirdiğim gündü.

Elhamdülillah, yaklaşık 4 yıl önceydi. Bütün söylediklerimi toplamak gerekirse, o sırada ailemle yaşadığım sorunlar ve beni evden atmak istemeleri üzerine bütün bunları tekrar aklımdan geçirdim ve “Hayır, bu doğru olmalı, bu gerçek olmalı,” dedim. Hiçbir kuşkum yoktu. Yani, madem bu doğru, madem doğru olduğunu biliyorum, öyleyse yüzleşeceğim bütün sıkıntılar; bütün hepsi, önemsizleşiyor. Çünkü İslam’ın hakikat olduğunu bilmiş olduğumdan, Allah (subhanallahuteala) bir nevi arkamı kolluyor.

Böylece o gece evden ayrıldım ve daha sonra tekrar ailemin yanına dönüp onlarla yaşamaya başladım. Ve yavaşça fakat emin adımlarla ailemle ilişkim tekrar düzelmeye başladı, öyle bir noktaya geldi ki kardeşlerim, daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştı; çünkü ailem artık çok daha güvenilir ve itimat edilebilecek biri olduğumu görüyordu. Yakın zamanda kolumu kırdım. Askıyı bu konuşmayı yapabilmek için çıkarttım, yoksa askı yanımda. Kolumu 6 hafta kadar önce kırdım ve ailemle ilişkimiz o kadar iyi bir durumda ki annem haftalardır her Cuma beni mescide kadar bırakıp beni oradan alıyor.

Henüz Müslüman değiller ama inşallah o da olur, bunun için dua edebilirseniz çok mutlu olurum, yani bana vaktiyle o sözleri söylemiş olan annemle şimdi aramız böyle. Baksanıza, İslam’ın hak din olduğundan kesinlikle emin olmam, her şeyi nasıl da değiştirmiş.

Küfürden çıkıp İslam’a tâbi olmak, Müslüman olmak kelimelerle anlatılabilecek gibi bir şey değil. Zaten şahadet getireceğiniz zaman fiziksel olarak tertemiz oluyorsunuz ama gerçekten o kelimeleri söylediğinizde, dünyanın yükünün omzunuzdan bir daha asla geri dönmemek üzere kalktığını hissetmenin yanında o his hiçbir şey. Şahadet getirdiğimde –ki daha önce hiç bunun gibi bir şey hissetmemiştim- daha önce hiç gayrimüslim olarak yaşamamış gibi hissediyordum ve buna inanamıyordum. Hâlâ öyle hissederim, yani, gerçekten gayrimüslim olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlamıyorum, sanki hayatım boyunca Müslümanmışım.

-

Tim’in (Abdurrahim Yahya) İslam’a yolculuğunu Youtube’da izleyebilir, metnin ham halini Mektebisuffa.com’da bulabilirsiniz. Burada yazı dili için küçük güncellemeler yapılmıştır.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.