30 Ağustos Zafer Bayramının Hatırlattıkları

Bir grup arkadaşla yürüttüğümüz Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye kitabı okumasını geçtiğimiz hafta sonlandırmıştık. Yarınki Türkiye kitabından bana kalan en önemli şeylerden biri “Şehitlik” kavramının üzerine tekrar düşünebilmekti. Topçu, birçok konuda ufuk açıcı olabiliyor. Şehitlik kavramını ele alışı da gerçekten değerli. Faydalı olması niyetiyle bir Zafer Bayramı gecesinde tüm şehitlerimizi rahmetle anarak ilgili makaleden bazı bölümleri istifadenize sunuyorum.

“Maddenin zaferi zulümdür, dedim. Ruhun zaferi fedakarlık, af, sabır, sevgi ve sonsuz tahammüldür. Bu zaferin son mertebesi, bütün bu kuvvetleri kendinde toplayan, şehitlik mertebesidir. Ruh, kendine has olan bütün kuvvetleri kullanarak gayesine doğru ilerledikten sonra, yükselebildiği zirvede maddeye bağlı şartlarının hepsini birden reddederek ruhu külliden ibaret kaynağına teslim ediyor: İşte bu şehitliktir.
Böylelikle o, insan iradesinin Allaha götüren hamlesiyle ulaşabileceği en yukarı zirveye işaret demektir: Şehit, yaşayanların iradesinin kaynağıdır.

Şehitler, toprağa kapanmış hürriyet âbideleridir. Onların, insan iradesiyle ulaştıkları zirve, hazdan, menfaattan ibaret olan maddeye yeis vererek, bazan da utanç vererek onu süründürüyor. Hakkı elinden tutup yükselten, yerde yatan şehitlerdir. Her devirde insanlığımıza hayat getiren mukaddes şehitlerdir: Sokrat’ın şehadeti, insanlığın akıl ve vicdan dünyasına yeni bir dünya getirdi. Sanki bir şehidin kanı, bütün ruhları gafletten uyandırıcı gıda oldu. Kudüs’te çarmıhta şehit olan Hazret-i İsâ, gerçek ruhu ve gerçek hürriyeti bütün insanlığımıza duyurmuştur. Şehitten çıkan gizli ses, İlâhî sestir: O bütün küremizi uyandırıyor, harekete geçiriyor. İsânın şehadetiyle kendi istikametinde harekete başlayan Batı felsefesi, iki yeni temele dayanıyordu: Aşk ve yaratıcılık. Yunan felsefesinin yabancı olduğu bu iki esas, İsâdaki şehadetin doğrudan doğruya, gerçek sahibini gösteren bir irade oluşundan ileri geliyordu.

Sonra biz Hallaç’ı tanıdık; İmâm-ı Âzam’ı gördük; Nizamülmülk’e hayran olduk. Bu şehitlerin hepsi, insanlığın ebedî olmak iradesinin son basamağına ulaşmışlardı ve hepsi, içinde yaşadıkları cemaate bu en yüksek zirveyi gösterdiler.

Şehitler, bizim gerçek sahiplerimiz, bizim velilerimiz, bizim mürşitlerimizdir; dirileri yaşatan onlardır.

Her yerde büyük milletler, hürriyet uğrunda, hakikat uğrunda şehit veren milletlerdir ve milletlerin ruh dünyasındaki kımıldanışlarının müjdecisi, münâdisi, menbaı olan felsefe hareketleri, büyük harplerin sonunda, büyük şehitlerin izlerinde doğmuştur. Romantizm,Fransada ihtilâl kasırgaları arasında belirdi ve Napolyon harplerinin şehitlerinin kanından fışkırdı.1870 harbinde en fazla şehit veren Fransızlar, bu harp biter bitmez sezgi ve hareket felsefelerini ortaya koydular. Birinci Cihan Harbindeki şehitlerinin arkasından Almanya’da ve Germen âleminde Max Scheler, Heidegger ve Kierkeggard’ların ruhun arayıcı varlığına, “o bütün kâinattır diye bağlanan muazzam bir felsefe doğdu.

Şehitler bizim ruhumuzun kurtarıcılarıdır.”

“Bizim şehitlerimiz kimdir? Biz kimiz? Şehit, bir fert değildir; bir fertte barınan bir millet ruhu, bir millet iradesidir ki, bir vücudun gömüldüğü yerden bize ebedi hayat gönderir, bize ebediyeti kazandırır.”

Şehitler ruhlarımıza ezanlar okurlar, Allahın kendi ruhlarına ulaştırdığı sırrı bize bildirirler. Biz onların niçin öldüklerini ve nasıl öldüklerini görerek, anlayarak elde ettiğimiz bilgi ile felsefemizi, ahlâkımızı, ruhî çatımızı yapmaya mecburuz. Milletimizin hayat kaynaklanın onlardan öğrenmeliyiz. Bakınız, şu kadar tarihi olan yüksek kültür müessesemizin bize sunduğu felsefelere; onda bizim hayatı karşılayışımızın ifadesi, irademizin dünya diliyle âyeti olması lâzım gelen felsefe her zaman garptan alındı. Birisi, ferdî ruhla Allah’ı ortadan kaldırmak için cemiyet mefhumunu bir heyula gibi kullanan Durkheim’deki zihniyeti bize tercüme etti. Öbürü, durmadan Bergson’u tavsiye etti. Başkaları, tecrübenin üstüne tırmanmaktan yorgunluk duyan Ogüst Kont’u tekrarladılar. İmansızlık ilerleyince Freud sinirlere daha hoş göründü. Biz nerede idik? Şehitlerin felsefesi nerede? Bu milletin kendi felsefesi yok muydu? Felsefe gibi o kadar sübjektif ve o kadar şahsî hayat mahsulünün başkalarından iğreti alınması gösteriyordu ki, bizim içimizde bizden başkası var. Onun her fırsatta harekete geçen zulmünü, bize yabancı olan iradesini görüyor, duyuyorduk ve şu sesle inliyorduk:

“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere.
Tükürün, onlara alkış dağıtan kahbelere!”

Kalbleri iman ve ateşle dolan gençler!

Bir devir geldi ki, bu devir sizin devrimizdir, onda milletin ruhuna musallat olan varlık artık bir kabuk, bir yara gibi ondan ayrıldı, cisim kazandı. İçte ve dışta, her tarafta şehit olanların yarattığı millet mukaddesatı, maddeden başka hiçbir şey tanımayan bir kâbusu karşısında gördü. Ayasofyadan Kore’ye kadar, Gücerattan Fas’a kadar ezan sesleriyle inleyen arzımızın üstünde hain ve meş’um bir uluma dalgalanmaya başladı. Bu canavârın dişi bize çevrilmişti.

Çünkü Bedr’in aslanlarından sonra dünyamızın en büyük ruh mefkûresi yalnız kendisine emanet edilen Anadolu çocukları, üç kıtada Allah adına ölmüşlerdi.

“Lânet olsun, diyorduk, ama kimlere? Bunu, bir oğlunu Çanakkale’de, öbürünü Sakarya’da şehit veren, torununu candarmalar öldüren, kabının son lokmasını sıyırmadan sofrasından kalkmayan, tek kalan döşeğini evdeki yoksullara bırakıp ahırının kapısında yatan, çıra yakan ve arpa ekmeğini zor tedarik eden ihtiyar köylü ne bilsin? Ne bilsin ki o bütün bir felsefedir? Onun ruhu bu yolda harekete gelse, diyecektir ki:

Bana bakıp hâlâ da aklını başına almayan ve maaşının daima dimdik istikamette yükselmesini emel edinmiş, cerahat çeşmesini andıran bütçeye dikilmiş bakışlara lânet olsun!

Bir kıtada kan ırmak gibi akarken, ayni kıtanın öbür ucunda gece ve gündüz, sade kendi ticarî kazançlarını arttırmak emeliyle, vergi kaçırmak, menfaat kaçırmak emelleriyle şehirleri dolduranlara lânet olsun!”

Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergay Yayınları.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.