Satın Almada Mütekabiliyet

Her yıl Muharrem ayında severek ve iştahla yediğimiz Aşure, beni hep çocukluğuma götürür. Sevgili annem, günler öncesinden aşurenin içine neler koyacağını tasarlar, malzeme sayısını tutturur, malzemeleri alır ve bir gün öncesinde ıslatırdı. Aşurenin pişilereceği gün ise evimiz sanki bir bayram günü olurdu. Komşularımız yardıma gelir hem sohbet ederler hem de ufaktan ufaktan nasıl yapılacağına karışırlardı. Ama annem bildiğini okur ve mahallenin en güzel aşuresini yapardı. Ben de aşurenin pişmesini bekler, ablamın son süslemelerinden sonra tüm tembihlere rağmen soğumasını beklemeden masanın üzerinde dizilmiş kaselerden birini aşırarak ılık ılık ilk aşureyi yiyen olurdum. Daha sonra da komşularımıza dağıtmaya yardım ederdim. İtiraf etmeliyim ki bu dağıtma işinden aşurelerimiz bitecek diye hoşlanmazdım. Tabi o zamanlar aşurenin neden senede bir kere yapıldığını bilmez, sorduğumda da tatmin edici cevaplar almazdım.

Aşüre Günü ya da Aşura Günü, hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günüdür. İslam inancında bu günde birçok önemli olay meydana geldiğine inanılır ve bu güne kıymet atfedilir. Aşure, (Aşura) Arapça’da 10 manasına gelen “aşara” kelimesinden türemiştir. Sözcüğün Sami diller arasında ortak bir sözcük olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, sözcük ve gün Musevilik inancında da “Büyük Kefaret Günü” için kullanılmıştır. Hz. Hüseyin bin Ali ve beraberindeki 72 kişi Hicri 61'de Muharrem’in onuncu gününde (10 Ekim, 680) Kerbela’da Yezid’in ordusunca katledilmiştir. Bunun dışında Aşure Günü’nde gerçekleştiğine inanılan dini açıdan önemli bazı rivayetler bulunmaktadır.

Bunlar;

· Adem Peygamber’in işlediği günahtan sonra tövbesinin kabul edilmesi,

· İdris’in diri olarak göğe yükseltilmesi,

· Nuh’un gemisinin tufandan kurtulması,

· İbrahim’in ateşte yanmaması,

· Yakup’un oğlu Yusuf’a kavuşması,

· Eyyüb’un hastalıklarının iyileşmesi,

· Musa’nın Kızıldeniz’den geçip İsrailoğulları’nı Firavun’dan kurtarması,

· Yunus’un balığın karnından çıkması,

· İsa’nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesidir.

Bu olaylar kutsal kitaplarının hemen hepsinde geçmektedir.

Peygamberimiz Muhammed’in torunu İmam Hüseyin, Kerbela’da Muharrem ayının onuncu gününde şehit edilmiştir. Bu nedenle Aşure ya da Aşura, Muharrem ayında işlenen Hüseyin cinayetinden sonra tutulan geleneksel yasın diğer adı olarak yerleşmiştir. Diğer yandan Anadolu’da çeşitli hububatlardan pişirilen Aşure ise, Nuh tufanı ile ilgili bir rivayet dolayısıyla yapılır. Rivayete göre gemidekilerin yiyecekleri tufan boyunca bitmiş, erzak çuvallarının dibinde kalan az miktardaki yiyecekler tek bir kazan içerisinde birleştirilerek yemek yapılıp yenmiştir.

Bu geleneksel tatlımız lezzetinden başka bizlere, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma gibi bazı özellikleri de arkaik olarak kazandırmıştır. Bunların yanında bu çoğrafyada yaşayan topluma bıraktığı bir kültürel miras daha vardır. O da “Mütekabiliyet” ilkesidir. Kültürümüz gereği dağıtılan her aşure kasesi veya tabağı, boş olarak gelmez ya bir aşure ya da o evin hanımının yapmış olduğu bir çeşit çörekle geri döner. Kısaca bir karşılık verme kültürümüzün başlangıçıdır aşure.

Bu mirasımız nedeniyle günümüzde kimden geldiğini bilemediğimiz kişilerin bayram veya yeni yıl mesajlarına cevap yazar, bize karşılıksız olarak bir şey verenlere mukabele etmek isteriz. Alışveriş merkezlerinde stant görevlisinin bize sunduğu ikram karşılığında, listemizde olmadığı halde o ürünü almak ihtiyacı hissederiz. Özel günlerimizde bizlere hediye veren arkadaşlarımıza biz de onlara hediye alırız. Restaurant dolu olduğu halde bizlere yer ayarlayan veya bize siparişimiz dışında ikramda bulunan garsona yüklü bahşiş veririz.

Bu nedenledir ki, “borçluluk duygusu”nun alım kararımızda, karşıdaki kişiyi ve ürünü sevimli bulmaktan daha etkili olduğunu ispat etmektedir.

Mütekabiliyet ilkesi, sadece hoşumuza giden bir şeyi kabul ettiğimiz zaman değil, istemediğimiz ve beklemediğimiz bir hediye alsak da borçluluk duygusu ve güçlü bir karşılık ihtiyacı doğurur. Verileni almak mecburiyeti, kime borçlu olduğumuzu seçme şansını azaltır ve gücü karşı tarafa verir.

Günümüzde pazarlama ve satış şirketleri, verilen hediyeleri kabul edilebilir ve zarif bir şekilde sunmak konusunda uzmanlaşmıştır. Büyük hediyeler “rüşvet” olarak algılanacağı ve kişinin kendi gözünde saygınlığını korumasını zorlaştırdığı bilindiğinden bu hediyeler, önemli spor karşılaşması veya konser etkinliklerinde özel locada misafir edilmek, ürün tanıtımı adı altında yurt dışı ve yurt içi gezilere davet edilmek, yılbaşı gibi özel günlerde minik hediyeler gibi reddedilmesi güç ve maddi değerden bağımsız olmaktadır. Ancak bunu sunanlar “herkesi etkileyen mecburiyet duygusunun yani mütekabiliyet ilkesinin gücünü” çok iyi bilirler.

“Mütekabiliyet ilkesi” kaynağını Toplumun arkaik geçmişinden ve kültüründen alır. Toplumsal uyumun bir parçası olarak içimize işlemiştir ve çok güçlüdür. Bu nedenle şirketlerde satınalma görevlilerine işe başlarken, “mütekabiliyet ilkesi” ni, önemini, etkisini ve sonuçlarının anlatılması, sonra da zaman içinde belirli aralıklarla hatırlatılması yerinde olacaktır.

Kişisel olarak satın alma profesyonellerine önerim ise, size karşılıksız olarak verilen herhangi bir şeyi alırken iki kere düşünmeniz ve aldığınızın karşılığını vermek zorunda kaldığınızda pişman olma ihtimalinizin çok yüksek olduğunu unutmamanızdır.

Engin Keskinel

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.