Ressam
Tohumlar ağzına ağzına yuvarlanıyordu kadının. Mutlulukla gülümseyen dudaklarını seyrettim, bir tarla gibi sürdüğü ruju, ağzının içine sıralanmış dişleri ve hafifçe kırptığı sol gözüyle kağıt üzerinde de olsa esrarın bütün gizemini ve hakikatini yüzünde taşıyordu. Hafifçe salladım tezgahı. Parmağımı yalayarak son kalan tohumları topladım. Mutfaktan robotun sesi geliyordu, bir sigarayı kırdım, sarmaya başladım. Ne zaman sigara sarsam aklıma salon halısı geliyordu. Bütün ailenin kahvaltı dışında beraberce yaptığı tek şey yaz başında halıları toplamaktı sanırım, daha sonra cenaze namazlarına da katılacaktık. Bir kaç iple sımsıkı bağlayıp salon kapısının arkasına yerleştiriyorduk. Altımızda duran zemin bir anda kaybolunca, bir sene boyunca oturduğum evin kendime fazlasıyla yabancı durduğunu hissediyordum. Bütün eşyalar havada kalıyordu. Herkesi birbirine bağlayan sapsarı bir Isparta halısı değildi de banyonun giderini tıkayan plastik bir tıpaydı. Bir senenin bütün pisliği çekilen sulardan arta kalanlar gibi parkenin üzerinde birikiyordu. Saçlarımız, tırnaklarımız, pul pul dökülen tenimiz, kötü bir gün için saklanan kağıt para, düzelsin diye konulan naylon poşetler ya da komşunun düşürdüğü bir küpe… Mutfaktan robot sesi gelmeye devam ediyordu. Nihan diye bağırdım. İlgilenmedi. İlgilenmemenin bir diğer adı duymamak bu semtte. Kentin merkezinden uzaklaşmaya başladıkça, yeni moda olan kelimeler anlayamadığımız bir dil gibi gibi kulağınızı tırmalamaya başlarken biz kendi mahallemizde kurduğumuz düşleri yaşayanları görünce düşlerimizin bile modasının geçmiş olduğunu anlatacağımız arkadaşlarımıza hayal kırıklığı yaşatmamak adında yeni bir hayalimiz olana kadar beklemeyi tercih ediyorduk. Belki de kardeşlik dediğimiz şeyi aynı uykuya dalıp da aynı rüyayı görmemizdi. Bir kez daha Nihan diye bağırdım. Mutfak robotunun sesi kesilmişti. Ayak seslerini duydum. Salona geliyordu. Sardığım sigaranın elimde titrediğini hissettim. Nihan’la olan hikayemiz bütün sınıfın önünde tahtaya kustuğum gün başladı. Tebeşir tozunu yutmuştum, sarsıla sarsıla öksürmeye başladım ardından da kustum. Tuvalete gidip elimi yüzümü yıkadım. Kafamı sıramın üzerine koydum, kazağımın lif lif yünleri arasından bana kazak renginde baktığını görüyordum. İnce uzun bir yüzü vardı ve birbirinizi seyrettikçe yüzlerimiz yakınlaşmak için sanki biraz daha uzuyordu, sıraların üzerinden, kalem kutularının arasından gülümsemeye başladık, yavaş yavaş üzerime geliyordu ve biz başka bir gezegenden gelip de bir yabancıyı keşfetmeye çalışan uzaylılar gibi birbirimizin tanımaya çalışıyorduk. Çok güzel resim yapıyordu, ailesini çağırmışlardı bir gün, sınıfın ortasında öğretmen bir kolunu Nihan’ın omzuna koymuştu diğer eliyle babasının bileğini tutuyordu. Resimlerini, doğanın güzelliğini, Nihan’ın güzelliğini, renkleri kat kat açışını, zarif parmaklarıyla kalemleri sahiplenişini, kalemlerini arkadaşlarıyla paylaşamayacak kadar çok sevdiğini anlatıyordu ve ben o konuşmanın sonunun bir şekilde Isparta halısı gibi sımsıkı bağlanacağını hissediyordum. Aradan bir hafta geçti veya geçmedi. Nihan resim yapmaya devam ediyordu, pastel boyalarını sulu boyalarla karıştırıyor, kuru boyalarla çizdiği şeylerin arasına gazlı kalemler sıkıştırıyor, dergileri kırparak kolajlar hazırlıyordu sanki son günlerini yaşayan bir hasta gibi vaktini en sevdiği işle uğraşmaya adamıştı. Tavşanlı makasla kestiği kağıt kırpıkları dirseklerimize, ellerimize yapışıyor ve sınıfa dağılan gazlı kalem kokusuyla birleşerek ömür boyu hayatıma yön verecek olan kafa karışıklığına farkında olmadan zemin hazırlıyordu. O haftanın sonunda okuldan ayrıldı. Resim okuluna gittiğinden bahsettiler ve iki hafta önce mahalle pazarında karşılaşıncaya kadar yıllarca birbirimizle görüşemedik. Maydonozların, dereotlarının ve bağ bağ bağlanan ıspanakların arasından Nihan’ı gördüğümde çocukken yaptığı resimlere benzemeye başladığını farkettim. Tıpkı on beş dakika önce mutfaktan bana bağırdığı gibi “Yakup” diye seslendi. Sanki doğa yeniden uyanmaya başlamıştı, patatesler topraklandı, soğanlar süğmeye başladı, bütün pazar esnafı sandıkları yakmıştı da sanki bizi kutluyorlardı. Boyalı tırnaklarına, lekeli ellerine baktım, torbalar dolusu doldurduğu morarmış patlıcanları, yeşil sebzeleri, kalın kabuklu kerevizleri seyrettim. “Resim yapıyorum” dedi geçiştirerek. Sebzelerini sordum. Haftaya kendisine gelmemi istedi. Adresini alarak ayrıldım. Bütün bir hafta boyunca Ankara’nın eski mahallerinde aylak aylak dolaşarak en mavi dumanları kokladım, en yuvarlak tohumları seçerek en benekli tohumları ayıkladım ve tarlada ürününü özenle yetiştiren bir bir çiftçi gibi kendi ellerimle yemyeşil sömekler hazırlayarak düğün şekerleri gibi pırıl pırıl paketledim. Mutfak robotunun sesi asansörden duyuluyordu. Bir kaç kez zile bastıktan sonra araladı kapıyı. Uzun koridorun duvarlarına aile büyüklerinin fotoğrafları gibi asılmış yemyeşil suratları gördüm, turuncuya boyanmış küçük küçük adamları, tavandan sarkıp da eve gelenleri karşılayan menekşe moru elleri, kapı tokmaklarını tutan kalıp kalıp parmakları seyrettim. Mutfağa girdik, damarlı mermer tezgahın bir ucunda tavana kadar yükselen kitapların arasına sıkıştırılmış rengarenk kalemler, diğer ucunda toplu mezarlar gibi üst üste yığılan sebzeler, derzlerin arasında ezilmiş kereviz sapları, ayaklarımız kaydıran patates kabukları… Nihan bir yandan sebzeleri sıkıyordu bir yandan da benimle konuşuyordu. Okuduğu kitapları gösterdi, hiç tanımadığım, bilmediğim dillerdeki yazarların, romanların, şairlerin portrelerini gösterdi. Suratlarını görmediği ve hiçbir zaman yanyana oturmadığı insanları anlattı. Resim yapmayı bıraktığını artık sadece bir kahin gibi okuduğu yazıların, yazarların sadece okuduklarından ve aklında kalanlardan çizdiği portrelerini anlattı. Şu duvardakiler dedi, sararmış parmakları gösterdi bilmem kaç senesinde Latin Amerika’da yaşamış bir şiircinin parmakları dedi. Kısa ve kalın tırnaklı olabilirmiş. Bir devrim sırasından kesilmişler. Tavanı gösterdi, kafamı kaldırana kadar görmediğim bir adamın gizliden gizliye beni izlemesinden ürperdiğimi hissettim. Rus bir yazar dedi. Kitabın hikayesini anlattı, soğuk iklimlerin verdiği uyuşukluk halinin esrarın bin bir çeşit yeşilinin bir tonuna benzediğinden, uyuşma halinin doğaya düşen çiğ taneleri gibi bizleri üşüttüğünden ve bu yüzden çiğ beyaz tavana yüzünü bile görmediği bu adamın resmini yaptığından bahsetti. Dolap kapaklarını araladı, tencerelerin arasına saklanan insanları, tavaların içine çizdiği hayvanları gösterdi. Elimi cebime attım, yeni dikilmiş bir gelinlik gibi zarifçe sardığım sigarayı çıkardım ve güzel bir duman alıp Nihan’a uzattım, salona geçtik, sebze renklerinde boyanmış duvarları, sınırları kaldıran süpürgelikleri ve Nihan’ın hiç bozulmayan düş dünyasının içinde mahallede bıraktığım arkadaşlarımı ve gri trafonun arkasında aklımıza bile gelmeyen bir hayatı yaşadığımı düşlemeye başladım..