Hacı Hüsrev
Jipin sonuna kadar açılmış camlarından Alişan’nın sevgilerimle parçası yükseliyordu. Taksi şoförüne baktım mutlu bir ev hanımı gibi ıslıkla eşlik ediyordu ezgiye. Tüm sokak memnundu. Mahalle memnundu. Yukarıya sapmasını istedim. Sağ eliyle telefonla konuşurken sol eliyle vitesi küçülttü. Biraz beklemesini söyleyerek aşağı indim. Dayının kapısını tıklattım, çember sakalını sıvazlıya sıvazlıya kapıyı araladı “hoş geldin” dedi. İçeriye girdim, birkaç siyah torba bıraktı önüme. Arap kağıdını çıkararak sigara sarmaya başladım. Sigara hali gibidir hacı Hüsrev’in sokakları; bitişim nizam evler avucunun içinden su kaydırmama oyunu oynayan çocukların parmakları gibi sımsıkı kapalıdır belki de bu yüzden ketumluk bir sık saklama değil de düpedüz semt insanın doğayı, iklimi ve yapıyı taklit etme biçimidir. İstanbul’a geleli daha bir hafta olmamıştı. Uyandığımda boşalan otobüsün koltuğunda yalnızca ben vardım. Haram’de inerek köylüler gibi birkaç bardak otogar çayı içip bir telefon kulübesinden Remzi’yi aradım. Geleceğimi söylediğimden olsa gerek yakın bir mesafede beni beklediği söyledi. Bindim bir taksiye, sohbet etmeye başladık. Ankara’lı olduğumu söyleyince gülümsemeye başladı. Sigara içenlerin hikayeleri her zaman bir yerde kesişir. Nasıl ki sulu sevenlerin muhabbeti nemli duvarlar gibi yeşillenirse kuru içicilerin ortamı da tütsülenerek dağılır. Bir keşfetme halidir esrar, tanışıncaya kadar sorular daha derindir; küçük adımlar atılır. Aldım verdim oynanır. Kısa bir sohbetin ardından sigara içiliyor mu arabada diye sordum “yak” dedi. Naylon poşetin içinden bir miktar tütün çıkararak sarmaya başladım, taksici ben izliyordu. Çakmağını istedim. Ateşledim. “Kalem gibi sardın” dedi. Biz kendimize sarıyoruz dedim. “Kendine sarmazsan delirirsin bu yollarda” dedi. Uzaktan Remzi’yi gördüm, yol kenarında beni bekliyordu parasını ödedim. Elini uzatarak “Mehmet” dedi. Bir şey lazım olursa diye telefonunu uzattı. Çember sakallı dayıyla Piyalepaşa’yla ve Hacı Hüsrev’in çocuklarıyla bu şekilde tanıştım. O sırada hala dayının sigaralarından denemeye devam ediyordum. Saatime baktım birkaç dakika geçmişti. Korna sesleri artıyordu. Dışarıya çıktım, sloganlarla dolu duvarların arasından Mehmet’in yanına gittim. Beni bekleme devam et dedim. Cebinden yirmi lira para çıkararak bana uzattı “görüşürüz” dedi. Açık bıraktığım kapıda dayı beni bekliyordu birkaç nefes almama rağmen zihnim bulanmaya başlamıştı. Oturdum mavi duvardaki çivi lekelerini seyrettim, anahtarların kenarlarına duvarın boyasını taşırmışlardı; halının saçakları içeriye kıvrılmıştı ve muhtemelen hiç karşılaşmadığım dostunun önem verdiği tek eşyası buydu. genç kızlıktan kalma olabilirdi temizliğe gidiyordu belki de oradan öğrenmişti. Dayı bir bardak çay getirerek “kireç gibi oldun” dedi. Çok güzel kubar diyebildim. Sağı solu seyrettiğimi görünce anladı galiba “bu ev genç bir armatöründü” dedi. Kaç sene önce zengin bir gayrimüslimin çocuğuna torba tutmaya başladığımda Tarlabaşı sokaklarında kırık dökük bir evde yaşıyordum dedi. O zamanlar daha bulvar açılmamıştı; mahalle Beyoğlu’nun devamı gibi aşağıya doğru karararak uzanıyordu. Fransız konsolosluğunun karşısında bir evi vardı. Ayla sabah sekiz de temizliğe gidiyordu işi bitince çıkıyordu. Her gün eve geldiğinde temizlediği evin duvarlarını; büfelerini ve nemli bezlerle sildiği porselenlerden yansıyan yüzünün umutla parıldadığını anlatıyordu. Her katta duran tuvaletleri, küçük meleklerin tuttuğu tuvalet aynasını, birbirlerinin peşinden giden aile büyüklerinin tablolarını anlatıyordu. Günün belirli saatlerinde oynanan oyunları, süslü kadınların rengarenk şallarla taşları sıralayışını, ayaklı porselen bardaklarla nasıl çay içtiklerini anlatıyordu. Sigara ve çubuk dumanından sararan perdelerin kirinin makineden akarken nasıl da griye döndüklerini, yabancı marka temizleyicilerin bambaşka olduklarını anlatıyordu. Geceden kalma bir davetin ardından sabah eve girdiğinde ortaya yayılmış alkol şişelerini, gümüş takımların dağınıklıklarını ve yağlı tabakların içine atılan kumaş mendillerin lekelerini anlatıyordu. Sonra sesini biraz yükselterek Yakup diye bağırdı. Her kelimesinden her cümlesinden yaşamak istediği hayatı bana anlatan bir kadından çok gördüğü şaşkınlığı dostuna anlatmaya çalışan bir kadını seyrediyordum ve her seferinde elimdeki kenevirimle Ayla’nın anlattıklarını kafamda canlandırarak görmediğim bir alemin resmini yapmaya çalışıyordum dedi. Bir yandan da sistem işliyordu. Ayla sigarayı götürüyor, temizliğini yapıyor. Akşam da parayı zarfın içinde madamın elinden alıyordu dedi: O zaman masaya oturup rakıyı açıyorduk; birkaç dilim elma, portakal, eski kaşar. Bir yandan rakıyı çekiyorduk bir yandan dumandan üflüyorduk. Sanki sıvı olarak alıp buhar olarak veriyorduk. Gençtik makine gibiydik. Eski kaşar diyordum Ayla’ya kikir kikir gülüyordu. Tekrar tekrar anlattırıyordum evin içini. Sallanan perdeleri, aslanlı zilleri, evin kilerini, sivri burunlu ayakkabıları, çiçekli şapkaları çocukluk masalları gibi ezberlemiştim. Bir sabah yanık balık yağı ve izmarit kokusuyla uyandım. Bir sigara daha sardım, Zeki Müren geçiyordu sokaktan yada Zeki Müren’in bir şarkısı geçiyordu. Penceren bakmıyor, yollara çıkmıyorsun… Bodrum kattan kaplumbağa gibi uzattım kafamı. Güneşi seyrettim. Sanki bütün bir şehrin üstünde kocaman bir ışık vardı, ilk dağların yüzü ısınmıştı, toprağın yüzü ısınmıştı, ezan okunuyordu, hoca kulağıma değil de kalbime üflüyordu ılık ılık, taşların arasına baktım gazoz kapakları birikmişti kaldırımlara. Çocuklar gibi sevindim bir anda. Kocaman bir Zeki Müren düşledim, binaların çatısında, bacaların içinde bekleyen, musluklardan sızan, çatlaklardan akan bir sürü Zeki Müren çeşit çeşit Zeki Müren, yattığım yerden ayaklarımı gıdıklayan, sırtımı kaşıyan Zeki Mürenler. Üstümü giyerek Ayla’nın çalıştığı eve gittim, iş istiyorum dedim. Şoför olarak aldılar. Madamın oğlunu tanıyordum zaten, önce kıllandı varlığımdan, yavaş yavaş alıştı. Araba verdiler altıma, işim bitince akşamları sigaraya çıkıyordum sokaklara. Birkaç sene böyle geçti. Çark işliyordu hala, sur kapıları gibi, kamyonet motoru gibi, tıkır tıkır sesler duyuyordum geceleri. Sonra havalar bozuldu, bir telefon geldi geceleyin madam ölüverdi dediler, işler bozuldu aniden, beybaba yanına çağırdı, İzmir’e gideceklerini söyledi, gelemem ben düzenim var dedim. Ayla günlerce yalvardı, kurtuluruz dedi. Orda da deniz var dedi. Orda da satarız dedi. Ev de verecekler dedi. Neyime güvendiysem gitmiyorum ben dedim. Satmaya başladılar mallarını, Tarlabaşı’nda evler, Galata’da evler, benim araba, madamın arabası… Derken bu evi de ben aldım. Girdim içeri. Ayla geldi akşamına. Bak dedim evse ev, halıysa halı, güneşi de görüyor. Dinlemedi, kalktı gitti İzmir’e… Sessizce dinledim dayıyı, bir yandan sigara sarıyordu. Elimi cebime attım, elli lira bıraktım masanın üzerine, çok güzel kubarmış dedim. Tam çıkarken kapıdan bir daha görüşüp görüşmediklerini sordum. Birkaç mektup yolladı. Bir daha da aramadı dedi. Hacı Hüsrev’in sokaklarından önce Piyalepaşa’ya çıktım. Ardından Feriköy’e yürüdüm. Zencilerin, çingenelerin arasından bir bakkala girdim iki buçuk litrelik bir kola ve bir sürü kraker alarak eve doğru yürümeye başladım.