Gülistan diyarına mektup

Zaman geçtikçe karanlığın içine çekiliyoruz. Yoldaşlar daha az görünür ve sessiz olmaya başladı. Dalgaların heybeti de artmaya başladı. Rüzgar daha hızlı artık, yağmur daha da şiddetli. Tutunduğumuz tahta parçasın da eski sağlamlığı yok. Sakin olmak lazım. Telaş denen bela yok oluşu getiriyor beraberinde. Kurtuluş var tabi sakin olmayı becerebilene..

Bir sakinlik vesilesidir, seher vaktinde deniz kenarında olabilmek…

Karanlığın en şiddetli anında doğu ufkunda beliren güneşin ışığı ruhumuza doğar sanki… Nasıl bir karanlıktı o, ya Râb? Göğsümüz daralmış, sığınacak diyarları ateş almıştı. Yüzümüzü nereye çevirsek karanlığın şiddeti artar olmuş, yıldızlar korkularından gözlerini ebediyete kadar kapatmışlardı. Rüyalar, ezemli bir ayrılıktan bahseder olmuştu. Olsun, o vakitlerde gözlerimizi kapatıp rüya görmek isterdik çünkü rüyalarda ışık vardı, biz de ışığa hasrettik. Ses çıkarmazdık, rüyaların getirdiği mateme razı olurduk.

Allah, ölüm zamânında, ölenin rûhunu alır, ölmeyecek kişinin de uyuduğu zaman; ölümü mukadder olanın rûhunu, gerçekten de geri vermez, öbürünün rûhunuysa yollar muayyen ve mukadder bir zamana dek; şüphe yok ki bunda, düşünen topluluğa bir delil var. 39/ZUMER-42

Sonra, doğu ufkundan yükselen fecrin ışıltısını yüreğimizde görür bulduk. Evet o gün gelmişti artık, karanlığın azar azar dağılışını izlemek için deniz kenarına koştuk. Çölde koşmanın kolay olduğunu sanmayın. Toprak suya hasret, kendisinden geçmiş âdeta, ah bir yağmur olsa da kendisine getirse şuraları, sertlik verse. Böylece ağaçlar ekilir burada, çiçek de ekilir. Derdimiz dünyayı güzelleştirmek değil mi? Toprak sağlam olduktan sonra her türlü güzelleştirilir buralar. Ancak bizim denize varmamız lazım. Demeyin, deniz kenarında çölün ne işi diye. Buralar böyleymiş Allah’ın işi işte, varlık ile yokluk beraber olabilirmiş. Evren gibi tezatlar üzerine şaşılası bir denge.

Denize doğru koşuyorduk en son, dağılan kum tepelerinin üstünde. Ani bir ışıkla irkildik, gök gürültüsüydü bu. Sevindik yürekten ‘bu topraklara aradığımız rahmet geldi’ diye. Toprak o kadar kuruydu ki hiç düşünmedik gelen bulutların felaket de getirebileceğini. Kendimizi bir şimşeğin ışığıyla kandırarak yüreğimizden korkunun kaçmasına izin vermiştik. Kahrolsun kurumuş toprak!

Öyle bir Tanrıdır ki sizi korkutan ve umduran şimşeği o çaktırır ve yağmurla dolu ağır bulutları o meydana getirir. 13/RA’D-12

Denize doğru koşmaya devam ediyorduk lakin denizin nerede olduğunu rüyalarımızda öğretmediler. Bir ilham ile yön bulduk kendimize. Sorgulamadık ilhamın doğruluğunu, zaten kim sorgulayabilir ki o dehşet veren gecenin karanlığında, o kuyunun dibinde, o kurumuş ağacın altında. Gelene razı olup koşar olduk; yüreğimizden yaklaştığımızın serâp olmamasını dileye dileye. Karanlıkta serâp görülür mü? Şimşeğin ışığını yeter bulmuştuk.

Şimşek neredeyse gözlerini alacak onların. Çakıp etraf aydınlandı mı yürürler, karanlıkta kaldılar mı dururlar. Allah dilerse duymalarını da alır, gözlerini de kör eder. Şüphe yok ki Allah’ın her şeye gücü yeter. 2/BAKARA-20
Kâfir olanlarsa, onların yaptıkları, çöldeki serâba benzer, susamış kimse, su sanır onu, fakat oraya gidince suya ait hiçbir şey bulamaz da kendi yanında bulur Allah’ı ve o, kafirin hesabını tamamıyla görüp karşılığını öder ve Allah, pek tez hesap görür. 24/NÛR-39

Karanlıktan, kara ile denizin; gece ile gündüzün birleştiği yere doğru koşuyorduk. Arafta kurtuluşu arıyorduk. Susuzluk, yorgunluk ve niceleri zincir olmuştu. Saatlerce yol çekip kendimize sığınak aradığımız günler gibi. Yağmurlu bir perşembe akşamında mabedin yolunu ararken kitaplarımız ıslanmasın diye çabaladığımızı anımsa. Yağmurdan koruyacak hiçbir şeyimiz yoktu ama mutluyduk değil mi? Çünkü mabedin yolundaydık, az bir yol kalmıştı vuslata. Belki o gün sen de oradaydın ama ışık doğmadan güneşin nerede olduğunu bilemezsin ki . Ah o yokuştan inen sel, hatırlamıyorum seni artık, çünkü hanın kapısından geçmiştim. Ruhum karanlığı delmişti. Çıkışta, güzel bir yaşlı amcayla tanıştım. Yokuşun aşağısında bir elinde şemsiyesiyle iniyordu sakin sakin. Belli mabedin sarhoşluğundaydı hala. Yoldaş arayana yoldaş verilmişti, usul usul yürümek tek işimizdi. Bizim topraklardandı yaşlı amcamız, uğurlarken elini öptüm, duası yankılanıyor o anın çerçevelerinde. Bir süre sonra, mekândan uğurladığım amcanın mekânsızlığa uğurlandığını öğrendim. İnsan hissediyor son uğurlanışı, boyu kısa, hafif kambur, yuvarlak yüzlü, yaşlı adam yağmurun altında gidiyordu…

De ki: Sızlanıp yalvararak gizlice, bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden oluruz diye duâ ettiğiniz zaman sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? 6/EN’ÂM-63

Seher vaktinde uzun hikayeler anlatılırken denize varmıştık. ‘Serâptır!’ diye düşünüp reddetmiştik o yönü. Denizin sesini duyunca şüpheleri bir kenara bıraktık. Varlık yokluk davasıydı bu, serâp olsaydı da yanımızda yine O’nu bulacaktık değil mi? Seher vaktinin son anlarında, karanın bittiği denizin başladığı yerde en güzel dua ediliyordu. ‘Allahım! Onu kendinle et, kendin de onunla ol. Onun kokusuyla kör gözlere aydınlık, sağır kulaklara nida, kurumuş kalplere diriliş nasip et…’

Ve seher çağları, yarlıganma dilerlerdi. 51/ZÂRİYÂT-18

Dua kabul olmuş, fecrin nuruyla denizin ferahlığı bir olmuş, ahenk doğmuştu. Deniz, doğu ufkundan süzülen nur çeşmesiyle ruh bulmuştu. Kuşların ötüşündeki o anın uğruna cennetten seçilmiş en güzel şarkılarla gönül akılla buluşmuş, dertler deva bulmuş, ney neynavasına kavuşmuştu…

Ya bu yaşadıklarım rüyaysa? Karanın denizle, gecenin gündüzle, buluştuğu bu an rüya mı? Bu sorunun cevabı sende iki gözüm, ben nasıl olduğumu anlattım sana, gördüğün gibiyim. Şimdi sıra sende iki gözüm,soruyorum sana ‘Nasılsın?’. Yoldaşlığın ne olduğunu kavrayarak yola çıkıp bana nasıl olduğunu anlatmaya var mısın? Birbirimizi dinlemek, ruhumuzun birbiri içinde dem bulmasıdır yoldaşlık. Yaklaşmak, konuşmak, derdimizi anlatmaktır yoldaşlık. Ben senden sevgilim, eşim olmanı istemedim; ben senden insanlığın annesi olmanı istedim. Şimdi soruyorum sana insanlığın annesi olmaya var mısın?