‘Benim evim yıkıldı’

Bir yıldan fazla oldu, mide kanseri demişlerdi.

Ameliyatı yapacak olan doktora ‘bana gerçeği söyle bilirsin beni sabırlıyımdır’ demiştim.

Doktor arkadaşımdı, eskiden beri tanışıklığımız vardı. Aslında bakışları kötü haberi veriyordu, ama nedense insan böyle durumlarda gerçeği duymak istiyor.

Yutkunarak demişti ki ‘elimizden geleni yapacağımıza hiç şüphen olmasın ama şu kadarını bil büyük ihtimalle en fazla üç yıl yaşar’

Bunu duyduğumda içine düştüğüm boşluk hissinin tarifi yok.

Meselenin ehemmiyetini anlamıştım.

Bir süre sonra kendimi toparladığımı düşünerek odasına çıktım.

Yatağında uzanmış keyfi yerindeydi.

Sabah ameliyata alınacaktı ama moralini yüksek tutuyordu.

Abilerim, ablalarım, kardeşlerim herkes yanı başındaydı.

Duyan iki gün içinde gelmişti.

Göz göze geldik biraz da kızar gibi ‘ya oğlum neredesin yine gel otur’ dedi yatağın ayak ucunu göstererek.

Zoraki bir tebessümle ‘buradayım baba’ diye ilişerek oturdum.

Sanırım bir saat sonrasıydı.

Haberdar çalışanları, Ahmet Memiş öncülüğünde odaya dolaştılar. Geçmiş olsuna gelmişlerdi.

Uzun uzun muhabbet oldu.

Babamın keyfi yerine geldi.

Koyu bir Ak Partiliydi. Hükümeti sever takdir ederdi. Bundan dolayı pek anlaşamazdık.

Haberdar’ın çizgisini hep eleştirirdi. Bir de ‘kazancı olmayan iş bütün paramızı oraya aktarıyorsun, boş yere’ der kızardı aklına estikçe.

O gün şimdi hapiste olan Ahmet’i ve diğer editör arkadaşlarımı ona göstererek ‘işte baba, Haberdar’da senin paranı yiyenler bunlar’ demiştim.

Bu cümlem aksine çok hoşuna gitmişti. Çalışanların yüzüne bakıp kahkaha atarak, ‘ya ne yapayım işte sana söz geçiremiyorum ki’ demişti.

Hep beraber gülmüştük.

Sabah artık ameliyat saati geldiğinde bana ‘sen kal sana bir şey diyeceğim’ dedi.

Ikimiz yalnız kalınca ‘oğlum’ dedi ‘her şeyin farkındayım, senin hakkında yazıp çizilenleri biliyorum, tutuklanacağını söylüyorlar, bak ben bu hastalığı yenerim, hiç de dert etmiyorum ama sen hapse girersen ben asıl o gün ölürüm’

Ne diyeceğimi bilemedim. ‘Endişe edecek bir şey yok’ gibi üç beş kelam söylesem de pek ilgilenmedi.

Kısa süre sonra ameliyata aldılar.

Tam da o saatlerde yine bir karalama kampanyasına maruz kaldım kendimden geçtim de babam için yazılan bir cümle dehşet vericiydi.

Demişti ki birileri ’Said Sefa’nın babası da Sefa gibi karanlık bir adam’

Babam yeryüzünün en aydınlık en şeffaf insanlarından biriydi. Onunla ilgili bu ifade beni onun ameliyatta olup ölümle cebelleşmesi halinden daha çok üzmüştü.

Aylar önce tutuklanabileceğim konuşuluyordu zaten ama hiç önemsememiştim.

Ama içimden artık şöyle dua ediyordum ‘Allah’ım ne olur babam kendine gelip toparlanmadan tutuklanmayayım’.

Sonrası önemli değildi benim için.

Aylarca mücadele etti hastalığıyla neyseki tutuklanmadım.

15 Temmuz belası olduktan birkaç gün sonra çocukları alıp babamın evine gittik. Niyetim tutuklanmadan önceki birkaç günümü onunla geçirmekti.

Mutfakta yemek yiyordu, daha doğrusu yiyemiyordu. Midesi alınmış kemoterapi ve radyoterapi görmüş 90 kilodan 48 kiloya düşmüştü.

Çok endişeliydi.

‘Bunlar artık seni rahat bırakmaz’ dedi.

Bunlar dediği Ak Parti hükümeti yani kendi dostları arkadaşları.

‘Acaba, Ankara’ya gitsem gerekli yerlerle görüşsem nasıl olur’ dediğinde acı acı güldüm.

Bir semtten bir semte hastaneye bile gitmekte zorluk çeken babam ‘evladıma dokunmayın’ diye Istanbul’dan Ankara’ya gitme planı yapıyordu.

Gidemezsin diyemedim.

Sadece ‘boş ver baba zaten faydası olmaz ne olacaksa olsun, sen üzülme ben müsterihim’ diyebildim.

Birkaç saat sonra dışarı çıktı. Saatlerce gelmedi daha sonra anladım ki benim durumu teşkilattaki arkadaşlarına bulunduğu yerdeki kişilerle görüşmeye gitmiş. Görüştüğü herkes bir sonuç alınamayacağını söylemiş.

Yanıma gelip oturdu.

‘Ne düşünüyorsun’ dedi.

Çoçuklar sana emanet ben, ifadeye gideceğim gerekirse tutuklanırım, hiç dert değil dedim.

Çok sinirlendi, ‘hayır teslim olmayacaksın seni bir şekilde saklayacağım, vermeyeceğim seni’ dedi.

Saatlerce yalvardı, dil döktü, ‘sen demek ki benim ölmemi istiyorsun’ dedi.

Peki, dedim ‘çocuklar sana emanet ben başımın çaresine bakarım burada da bulurlar beni, sen hastasın seni de almaya kalkarlar kaldıramazsın’

Bir gün sonra, belki de bir daha göremeyeceğimi düşünerek ama kendime bile söylemeye cesaret edemeyerek, ayrıldım yanından.

Aylarca göremedim. Hakkımda iddialar, ev aramaları, tutuklama kararları peşi peşine verildi.

Birinci şüphelisi olduğum davadan gözaltına alınan biri içeride intihar süsü verilerek öldürülünce yine babamın arkadaşları onu arayıp ‘Said sakın ifade vermeye gitmesin, içeri girerse sağ çıkamaz’ demişler.

Bana karşı, bu öfke, bu kin, bu gözü dönmüşlük nedendir hiç anlayamadım. Galiba hiçbir zamanda anlayamayacağım.

Babam çok kötü bir şey yaşadığında içinde bulunduğu durumu anlatmak için hep ‘evim yıkıldı’ derdi.

Ben kaçak göçek bu haldeyken konu açılınca içinde bulunduğum durumdan ötürü abime ’bana hiç karışmayın, siz bilmiyorsunuz Said’den ötürü içim yanıyor, evim yıkılmış, sizin haberiniz yok’ deyivermiş.

Bir yandan hastalık, bir yandan bu kadar dert, ve bu derdin üzüntünün en büyük nededi olan ve onu arayıp ‘boşver üzülme’ bile diyemeyecek durumda olan ben..

En büyük korkumdu ya ben hapisteyken ölse ve cenazesine gidemezsem!

Ta ki lanet olasıca 15 Temmuz felaketi öncesiydi bu korku. O günden sonra korkular endişeler bile anlamsızlaştı.

Durumu çok kötü diye haber geldi, bir şekilde mesajla haber verdiler bana. Aylar sonra ilk kez bir yolunu bulup aradım.

Telefonu abim açtı. Hal hatır bile soramadan ‘babamı verir misin telefona’ dedim.

‘Baba konuşacak durumda değil’ dedi. Telefonu kapatıp görüntülü arama yaptım.

‘Bana babamı gösterin’ dedim.

Babamı gördüm.

Bir süre seyrettim yüzünü, sadece ‘baba, baba, baba’ diyebildim.

Sesimi duydu mu?

Bilmiyorum.

Anladı mı?

Bilmiyorum.

Ben olduğumu farketti mi?

Bilmiyorum.

Ağlayıp onu üzeceğim korkusuyla dayanamayıp telefonu kapattım.

Nereden bilecektim onu son görüşüm olacağını?

Görüşmeden, daha doğrusu onu gördükten bir saat sonra vefat ettiği haberi geldi.

Büyük hatta sonsuz bir boşluğa düştüm sanki.

Insanın göz yaşını içine akıtması ne lanetli bir durummuş.

Böyle durumlarda ağlamamak için kendimi zorlar güçlü görünme çabasında olurum.

Bu kez ağlamak istiyorum ama olmuyordu.

Yaşadığım tek şey çok büyük bir boşluk hissiydi.

Sanki düşüyordum, sanki düşeceğim bir zemin de olmayacak ve sanki bundan sonra hep düşeceğim..

İnsan kırk yaşında bile yetim oluyormuş meğer..

Biliyorum ki ailemden herkes şimdi bir başıma olduğumdan hepsi bir aradayken orada olamadığımdan bir de bana ağlıyor.

Kaderin biçtiğine rıza göstermekten başka elden bir şey gelmiyor.

Vicdanlı davranmanın büyük bedeller yaşadığı bir zaman diliminden geçiyoruz.

Benim babam aynı yolda yürümesek de benim duruşumu severdi. Bundan eminim..

Onun sevdiğini yapmaya duruşumu bozmamaya özen göstereceğim..

Elden başka da bir şey gelmiyor.

Ey tarih not al!

Bir babanın evladına vasiyeti ‘olur da başıma bir şey gelirse sakın ola ki cenazeme gelme, seni tutuklamasınlar’ oldu..

Şimdi anlıyorum babam, zor duruma düştüğünde evim yıkıldı derken ne demek istiyormuş..

‘Benim evim yıkıldı’