Teen Bird — Körpe Kız

Odaya girdi annesi; “Laev! Hala ne yapıyorsun?” Laev kendi göğüsleriyle oynuyordu. Geride bıraktıkları sene boyunca büyümüşlerdi. Artık yetişkin insanlar gibi memelere sahip olmak Laev’i mutlu ediyordu. Ve sabahları giysilere bürünmeden önce dakikalarca onlarla oynuyordu. Annesi odaya girdiğinde ani bir hareketle ellerini göğüslerinin üstüne kapattı. Az da olsa bir suçluluk duygusuyla; “Hiç.” dedi. Annesi ağzının bir kenarıyla gülümseyerek onu yemeğe çağırdı. Annesinin bu gülümsemesi dalga geçme mahiyetinde gibiydi. Annesi gidince üstüne beyaz bir bluz geçirip odasından çıktı. Merdivenleri zıplayarak iniyor ve göğüslerinin serbestçe yukarı aşağı hareket etmesini izliyordu. Merdivenlerden sonra köşeyi dönünce bir askerle göz göze geldi. Askerin nefesi kesilmişti. Yüzünün rengi değişen asker bir anda kafasını başka tarafa çevirdi ve yoluna devam etti. Askerlerin aniden karşısına çıkmak Laev’i eğlendiren şeylerden biriydi. Evin içinde rahat giysiler giydiğinden askerlerin gözünü alıyordu. Görece güzel bir kızdı Laev. Açık kahve renkli kıvırcık saçlı, beyaz tenliydi. Kum saatine benzemeye başlayan vücudu ona özel bir özgüven veriyordu. Büyük salona girince babasına doğru koştu ve ona bir öpücük verdi. Babasını çok seviyordu. Babası da tek kızı olan Laev’in üzerine titrerdi. Sandalyesine oturdu Laev. “Ne zaman eve döneceğiz baba?” Kral Hsagg ve ailesi iki haftadır Baboşla prensliğini ziyaret ediyordu. Burada Birleşik Cologna valileri toplantısı yapılacaktı. Romle Kralı olarak Hsagg, Kaşmir Kralı ile birleşme görüşmeleri yapacaktı. Eğer birleşme gerçekleşirse Cologna toprakları tek merkezden tek bir Kral tarafından yönetilecekti. Bu durumda Hsagg, prens statüsüne düşürülecekti. Kral olarak belki de son günlerini yaşayan Hsagg cevapladı; “Kral Vöin bugün varacak. Görüşmelerden sonra döneceğiz.” Bu cevap Laev’i tatmin etmedi. Laev, buradaki köşk hayatından sıkılmıştı. Geldiklerinden beri köşkte el işleriyle uğraşıyorlardı. Dışarı çıkmak istiyordu. Dışarıda havanın güzel olduğu belliydi. Babasına kendi kendine aldığı kararı açıkladı; “Ben bugün dışarıya çıkacağım.” Hsagg sakalını kaşıdı. Ağzındakileri yuttuktan sonra “Annenle birlikte çıkın. Baboşla prensesini ziyaret edin.” dedi. Laev kadınlar görüşmesine katılmak istemiyordu. “Ama ben sur dışına çıkmak istiyorum.” dedi. Kesin bir “Hayır” cevabı aldı. “Ama neden?” diye sordu. “Orman tehlikeli. Zaten tüm soylular bu şehre toplanmışken bir saldırı olması muhtemel. Sana dokunulmasını göze alamam.” Laev pes etmek üzereydi ama bugün çok enerjik hissediyordu. Şansını zorlamaya karar verdi. Babasına nazını geçirebileceğini biliyordu. “Peki yanımda askerlerle çıksam?” “Olmaz.” “Ama baba ormanı görmek istiyorum. Sadece 2 saat?” Laev sonunda Romle Kralını yola getirmişti. “Öyle olsun. Normal şeyler giyin. Başını da kapat. Buralılar başlarını örterler.” Laev çok sevinmişti. Hemen gidip babasının yanağına bir öpücük kondurdu. Yemeğini bitirip hızla kalktı. Babasının dediği gibi kapalı şeyler giydi. Uzun bir şal alıp başına ve boynuna doladı. Yeniden aşağı indi. Köşkten çıkmak üzere olan babasını yakaladı; “Nasıl olmuş?” Kral kızının yanağına dokundu. “Aferin kızıma.” Sonra yanındaki askerlerden ikisine bir şeyler tembihleyip dışarı çıktı. Faytona binerken yine kızına baktı ve “Dikkatli ol. Dikkat çekme.” dedi. Kralın faytonu tepeye doğru askerlerle birlikte yol aldı. Laev’in yanında iki asker kaldı. Laev yaşlı olanı tanıyordu. Düor. Ama daha genç ve tipsiz olanı hiç görmemişti. Bir süre korumalarına baktı. Sonra Düor’a dönüp ne taraftan gitmeleri gerektiğini sordu. Düor Tütün kapısından çıkabileceklerini ve oradaki köylerin etrafında dolaşabileceklerini söyledi. Laev sonunda farklı insanlar görebilecek olmaktan mutlu oldu ve bu öneriyi kabul etti. Üçü şehir sokaklarından ilerleyerek Tütün kapısına vardılar. Düor, Kapı gardiyanıyla bir şeyler konuştu ve kapı açıldı. Tütün kapısından geçip siyah yoldan yürümeye başladılar. Orman içindeki bu yol eskiden koruma altında olup zamanla gereksiz görünüp koruması kaldırıldığı için siyah yol olarak geçiyordu. En azından Laev bunu böyle biliyordu. Orman içinden yürümek Laev’i mutlu ediyordu. Güneş uzun ağaçların arasından yere gelemiyor bunun yerine yapraklardan süzülüp yeşil renk bir tavan yaratıyordu. Havada ılık bir esinti vardı. Yerlerdeki kuru yapraklara basa basa ilerleyen Laev bir yandan da etrafta ilginç bir şeyler arıyordu. Temiz havayı ciğerlerine çeken Laev korse yüzünden zorlanıyordu. Korseyi çıkarmayı düşündü. Ne de olsa sarayda değildi. Olabildiğince serbest giyiniyorsa korseyi çıkarabilirdi de. Annesi ya da bir başkası burada ona kızamazdı. Durdu. Şalını açtı, ceketini çıkardı ve Düor’a verdi. Düor “Ne yapıyorsunuz Prenses?” dedi. Laev lacivert bluzunu aşağı sıyırıp sırtındaki ipleri çözerek korsesini çıkardı. Askerler hemen kafalarını öbür tarafa çevirdi. Laev gülümsedi. Kılıçla adam öldüren bu sert adamların böyle zor duruma düşmesini komik buluyordu. Bluzu yukarı çekip göğüslerini örttü. “Düor, artık ceketimi verebilirsin.”

Kısa süre sonra açıklığa çıktılar burada Düor’un da dediği gibi bir köy vardı. Köyün içine doğru ilerlediler. Minik, şirin bir köydü burası. Laev köy evlerini inceledi. İnsanların bu kadar küçük yerlerde yaşıyor olmaları şaşırtıcı gelmişti. Kerpiçten yapılma evlerin duvarlarını elleriyle hissederek köyde dolaşıyordu. Sonra karşısına üstü çıplak kılıç talimi yapan gençler çıktı. Bir süre uzaktan baktıktan sonra yaklaşmaya karar verdi. Talim alanına yakın bir yerde saman balyasının üzerine oturdu. Askerler yanında ayakta durmayı tercih ettiler. Ellerinde kılıç ve kalkanla birbirlerine tüm güçleriyle girişen gençler Laev’i etkilemiş görünüyordu. Cengaverlerin terden vücutları parlıyordu. Talimciler arasında biri diğerlerine göre iri ve kaslıydı. Uzun saçlarını kafasının üstünde toplamıştı. Dönerek vurduğu bir tekmeyle rakibini yere yuvarlayınca Laev’den alkış aldı. Genç talimci onu alkışlayan kıza doğru başını eğip avuç içini uzatarak galibiyeti hediye etti. Sonra da rakibini kaldırıp ona ayakları arasındaki açıklığı iyi ayarlaması gerektiğini söyledi. Kendinden ufak olduğu belli olan çocuğa ders verirken bir yandan sürekli Laev’e bakıyor ve kesişmeye çalışıyordu. Laev ayağa kalkıp talimcilerin yanına gitti. Bembeyaz tenli bu kızı yanlarında fark edince gençler durdu. Laev çevresine bakıp “Aranızda en iyi dövüşçü kim?” diye sordu. Gençler, az önce rakibini deviren uzun saçlı talimciyi işaret etti. Arkadaşlarının bu hareketinden gururlanan uzun saçlı genç gülümsedi. Laev uzun saçlının adını sordu. Talimci “Adım Joku.” diye karşılık verdi. Genç prenses “Benim şampiyonumla dövüşmek ister misin Joku?” diye sordu. ”Elbette isterim.” dedi Joku. Heyecanlanmıştı. Laev Düor’a döndü. Düor oturaklı sesiyle “Ben çocuklarla dövüşmem.” dedi. Diğer askere düelloyu kabul etme emri verdi. Bu genç askerin adı Lampe’ydi. Lampe dövüşmek istemiyordu ama ses çıkarmadı. Sadece kafasını sallayarak onayladı. Arkadan talimcilerden biri tahta bir kılıç fırlattı. Kılıcı alan Lampe gard pozisyonuna geçti. Herkes geri çekilip bir çember oluşturdu. Köyden bu düelloyu izlemek için talim meydanına yanaşanlar oldu. Laev büyük bir neşe ile başlama komutunu verdi. Joku kılıcını elinde bir pervane gibi döndürmeye başladı. Bu hareketlerle Laev’i etkilemeye çalışıyordu. Lampe ise temkinlice izliyordu. Joku kılıcıyla bir sağ bir de soldan hamleler yaptı. Lampe bunları savuşturdu. Bu sefer Joku rakibinin sağ bacağına vuracak gibi yaptı. Lampe gardını açınca Joku bir bilek hareketiyle kılıcın yönünü değiştirip tüm gücüyle Lampe’nin kafasına vurdu. Lampe bu darbeyle yere düştü. Genç Joku hemen ayağıyla Lampe’nin kılıç tutan eline basıp Lampe’nin boğazına kılıcını dayadı. Tüm düello saniyeler sürmüştü. Lampe kendinden en az 5 yaş küçük bu çocuğa yenilmişti. Üstelik başı kanıyordu. Laev hem korumasının beceriksizliğinden dolayı hayal kırıklığına uğradı hem de Joku’nun galibiyetine sevindi. Laev gülümseyerek Joku’nun elini tutup havaya kaldırdı. “Tebrikler Joku, kazandın!”

“Teşekkür ederim. Çok çalışıyorum.”

Laev mağlup olan dövüşçüye döndü. “Kılıcını ver asker.” Lampe komutanına bir an baktıktan sonra denileni yaptı. Laev kılıcı Joku’ya verdi. “Al Joku, bu ödülün.” Joku bu güzel asker kılıcına sahip olduğu için çok mutlu oldu. Böyle bir beklentisi yoktu. “Çok teşekkür ederim.” dedi. Laev’e seslenmek için bir ünvan bulamamıştı. Hanım dese olmazdı çünkü aynı yaşlardaydılar. Ünvan kullanmamak ise içten içe Joku’yu rahatsız ediyordu. Çünkü bu genç kızın bir soylu olduğu belliydi. Laev kılıcı hak ettiğini söyleyince dayanamayıp sordu; “Siz kimsiniz? Renginizden buralı olmadığınız belli.” Laev Düor’a bir bakış atıp “Babam tüccardır.” dedi. “Baboşla’ya mal getirdik. Ben de gezmeye çıktım.” Joku ağzını bir şeyler söyleyecek gibi açıp kapadı. İsmini sormaya çalışıyordu ama bu aşırı bir hareket olur diye çekindi. Laev bunu sezmiş gibi “Adım Laev. Tanıştığıma memnun oldum Joku.” dedi. “Şimdi gitmeliyiz.” Joku onlar giderken bu ismi birkaç kez kafasında tekrarladı. Bu kızdan etkilendiği çok belliydi. Arkalarından bağırdı. “İyi yolculuklar Laev!”

Orman yoluna yine girdiklerinde Laev gülmeye başladı. Lampe’nin saniyeler içinde yenilmesi komikti. Rezil olmuş ve kafası sişmiş Lampe bir de üstüne Laev tarafından alaya alınmaya başladı. “Sen kılıç kullanmayı nerede öğrendin asker? Köylü çocuklar bile senden daha iyi dövüşüyor.” Laev bunları söylerken bir yandan da gülüyordu.

Yolu yarıladıklarında Laev’in tuvalete gitmesi gerekti. Nereye yapacağını Düor’a sordu. Ama Düor’un önerisini beğenmedi. “Hayır Düor yolun ortasına çişimi yapmayacağım. Ormanın içine gidiyorum.” Düor bunun tehlikeli olabileceğini düşündü. Laev’i takip ediyordu. “Ne yapıyorsun sen!? Yolda bekleyin!” dedi Laev. Sinirlenmişti. Askerlerin yanında yapmak istemiyordu. Ormanın içine doğru girip askerlerin görünmesi zorlaşınca bir ağacın altına eğildi ve taytını aşağı indirip bluzunun eteğini ellerine topladı. İşini bitirip taytını yukarı çekerken bir el Laev’in ağzını kapattı. Gözleri şaşkınlıkla açılan Laev çırpınmaya başladı. Bir yandan da bağırmaya çalışıyordu ama kısık sesli bir inlemeden başka bir ses çıkaramadı. Elini kapatan adam Laev’i ormanın içine doğru sürüklüyordu. Başka bir adam Laev’in önüne geçip bıçağını gösterdi. Bu karşı koymaması gerektiği anlamına gelen bir hareketti. Ama Laev’in umrunda olmadı. Ayaklarını yere basıp ağzını tutan adamın suranına doğru bir yumruk salladı. Yumruk etkii olmayınca tırnaklarıyla adamın yüzünü parçalamaya başladı. Bir eliyle de yüzünü kapatan eli tırnaklıyor kısa bir açık yakalayıp bağırmaya çalışıyordu. Adamın el değiştirmesiyle bir “YAA” sesi çıkarmayı başardı. Bu askerleri harekete geçirmeye yeterliydi. Düor ve Lampe tüm hızlarıyla Prensesin olduğu tarafa koşmaya başladılar. Düor kılıcını çekti. Prensesi bulduklarında iki adam prensesi tutuyordu. Adamlardan biri elindeki bıçağı prensesin karnına dayamıştı. Düor durdu. Başka biri olup olmadığından emin olmak için etrafa baktıktan sonra “Durun!” dedi. “Kızıma zarar vermeyin. Ne isterseniz veririm.” Ormandan başka bir haydut daha çıktı. Şimdi durum üçe ikiydi. Üstelik Lampenin kılıcı da yoktu. Düor “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. Bıçaklı haydut “Biz bu kızı istiyoruz efendi.” dedi.

“Hayır. Ama size Tkur verebilirim.”

“Bize kız lazım.” dedi leş kokulu haydut. Ona ne yapacaklarını düşünmek bile Laev’in midesini bulandırıyordu.

Düor çıkmazdaydı. Eğer prensesin karnına bıçak dayanmamış olsaydı hamle yapacaktı ama şu halde kımıldayamıyordu. Tehtit savurmaya başladı “Ölmek mi istiyorsunuz?” haydutlar bir şey söylemedi. Yavaş yavaş geri çekiliyorlardı. Düor bir şeyler yapmalıydı. Belki parayı görmek fikirlerini değiştirir diye düşündü. Yavaşça para kesesini çıkardı. “Bakın, çok param var bunlar sizin olabilir yeter ki kızımı verin.” “Hayır bu kız artık bizim, onu alamayacaksın.” dedi pis dişli haydut. Düor son çareye başvurdu. Kılıcını yeniden yükseltti ve haydutlara yaklaşmaya başladı. Tam o anda birer saniye arayla haydutların boğazlarına sağ taraftan gelen oklar saplandı. Düor hemen prensesi alıp gözlerini kapattı. Boğazındaki oklar yüzünden kendi kanlarında boğularak can çekişen haydutları görmesini istemiyordu. Yavaşça ölen haydutlar iğrenç sesler çıkarıyor ve çırpınıyorlardı. Lampe ve Düor bir yandan yola doğru geri geri yürüyor bir yandan da okların nereden geldiğini görmeye çalışıyorlardı. Etrafı kolaçan ederek yola çıktılar. Düor prensesi kucağından indirdi. Prenses hala çok hızlı nefes alıp veriyordu. Dizleri üstüne çöktü. Çok korkmuştu. Gerçek dünyanın hallerini bilmiyordu. Ağlamaya başladı. Düor prensese sarılıp kafasını eliyle göğsüne bastırdı. “Geçti artık prenses. Haydi artık geri dönelim.” Düor’un sesi güven veriyordu. Kısa sürede toparlandı Laev ve yürümeye başladılar. Arkalarından bir atlı gelince durup kenara çekildiler. Düor elini kılıcına attı. Atın üstündeki adam suratını bir atkıyla sarmıştı. Kolsuz kıyafet giymiş ve sırtına bir yay asmıştı. Atını yavaşlattı. “Selam prenses” dedi. Herkes çok şaşırdı. Bu adam da kimdi? Prensesi nereden tanıyordu? “Sen kimsin? yüzünü göster!” dedi Düor.

“Beni boşverin. Siz iyisin değil mi Prenses?”

Laev “Beni siz mi kurtardınız?” diye sordu.

“Ormanda üç haydut mu öldürdüm? Evet. Ama sizi kurtarmadım.”

Atlının neden böyle dediğini anlamamıştı Laev. “Yine de teşekkürler.” dedi.

“O üçü kaçaklardı.” dedi atlı. “Tigoran kötü insanlarla doludur Prenses. Bir sonraki sefer eve kadar tuttuğunuza emin olun.”

Düor sesini yükselterek tekrarladı. “Sana yüzünü göster dedik efendi!”

“Korkarım bunu yapmayacağım asker.” dedi ve atını dehledi. “İyi günler dilerim.”

Laev henüz hızlanmadan sordu; “Adınız nedir?”

Atlı adam bir an duraksadı. Sonra atını hızlandırıp “Gul” dedi. yolu takip ederek görünürden kaybolan adamın arkasından çatallanan bir sesle “Teşekkürler.” dedi Laev. “Teşekkürler Gul.”

Yolun sonunda tütün kapısından girerlerken Laev, Düor ve Lampe’ye döndü. “Bu olanlardan babamın haberi olmayacak.”

Düor “Babanıza neler yaptığımızı söylemek üzere emir aldım.” dedi.

“Umrumda değil!” dedi Laev. “Eğer babama söylerseniz bana dokunduğunuzu söylerim.”

Düor bunun çok ayıp bir şey olacağını belirtmek istercesine kafasını geriye çekip yüzünü ekşitti. “Size niye dokunayım ki Prenses? Siz benim kızım yaşındasınız.”

Laev dudaklarını eğip gözlerini pörtleterek “Nasıl bir sapıksan demek ki.” dedi. Karşılık almayınca sordu “Söz veriyor musunuz?” iki asker de bu olanları kimseye anlatmayacaklarına söz verdiler.

Laev köşke girip annesine sarıldı. Bu ani sarılmayı anlayamayan Kraliçe ne olduğunu sordu. “Hiç” dedi Laev. “Sadece özledim seni.”