Balkon

Vakitlerden akşamüstü. Vapurda olsaydım güneşin Topkapı Sarayı’nın arkasına düşüşünü izlerdim. Ama evdeyim. Gökyüzü üstümde uçuk mavi, ileride pastel geçişlerle uçuk pembe oluyor. Martıların çatıların üstünde uçuşlarını seyrediyorum. Çatı arasında cengaver bir kırlangıç var, martıların sesini bastırmaya çalışıyor. İki ötüşte mahallenin göçmen kuşlar korosundan destek geliyor. Bir yerde okumuştum, insan uzun süre kuş sesi duymazsa çıldırırmış. Bilim adamlarını bu kanıya varmaya götüren süreci merak ediyorum. Yıllarca hiç kuş sesi duymayacağın bir yer… Neresi olabilir ki?

Vakit, lambayı yaksam mı, yakmasam mı vakti. Çoğu zaman gün ışığına biraz daha fırsat tanırım. Günde sadece 2 defa evi bu renkte görme şansım var. Birini genellikle kaçırıyorum. Tadını çıkarmak için birkaç dakikam var… Birazdan kalkıp ışığı yakmak zorundayım. Işığı yakınca da perdeyi kapatmam gerek. Karşı çatıdan düşer gibi atlayan, elektrik süpürgesine yapışmış gibi tekrar çatıya dönen kuşları biraz daha görmek istiyorum. O çatı aralarının yuva olduğunu geçen gün fark ettim. Kuş mıknatısa yapışmış gibi, sanki yukarıya doğru düşüyor. Kendinden birer kafa yüksek iki binanın arasında kalmış apartmanın terasında sofrayı kuran teyzeyle, sokaktan ses geldikçe aşağı sarkıp kendini olaya kaptıran amca tam karşımda.

Akşam ezanı okunuyor, iftar vakti. Terastaki teyze çorba koyuyor kaselere. Geçen sene yaz biterken tek başına badana yapmıştı terasa. Her gün çiçeklerin yerini değiştiriyor. Güneşten yanmasınlar diye saksıları öğlene doğru içeri alıp, akşam üstü tekrar çıkarıyor. Fırsatını bulunca sabahlara kadar rakı muhabbetli mangal sefası yapan oğlu da gelir birazdan.

Teras güzel bir şey. Bizim evde balkon bile yok. Balkonun en temel bir ihtiyaç olduğunu bu evde anladım. Camdan biraz kafamı uzattığımda bile içime 23 Nisan coşkusu doluyor, bir de balkonum olsaydı kim bilir neler olurdu.

Işığı açtım ama perdeleri henüz kapatmadım. Bugün, eve kurtarılmış bölge ayarı çektiğim günlerden biri değil. İçeri biraz sokak dolsun, ben biraz sokağa bakayım.

Bizim sokak ve mahallenin diğer sokakları bu yıl baya popüler oldular. Arka arkaya kafeler açılıyor. Mahalle monopolyde Nişantaşı’yla kapışır yani. En son bizim apartmanın altına bir kafe açıldı. Sokak artık turistik bi yer.

Dışarıdan müzik sesi geliyor. Sokağın başında kavga eden bir çift var. Çiftlerin kavga etmek için hala bizim sokağımızı seçmelerine çok seviniyorum. Bir anda parlayan kavgalardan da etmiyorlar, belli ki mevzu önceden başlamış. Adamakıllı tartışmak için bu sokağın uygun olduğunu düşünmüşler. Yoldan geçenler ağırbaşlı üsluptan, durumun ciddiyetini kavrıyorlar. Kafaları önde, hayalet gibi süzülüyorlar. Belli ki konu hassas, rahatsız etmemek lazım.

Yan apartmandan her akşam bu saatlerde ağlayan çocuğun sesi geliyor. Çocuğun bağırışını ilk duyduğumda, sokağa terk edilmiş bir çocuk bulucam, sonra onu büyütmek zorunda kalıcam senaryosuyla pencereye koşmuştum. Neyse ki gördüğüm manzara kapı önüne bırakılmış bebek değil, çalışan annenin dramıydı. Kadın her gün bu saatte işten dönüyor, çocuğunu annannesi ya da babaannesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir kadından alıyor. Çocuk her akşam ağlıyor, ortalığı yıkıyor. Annesine gitmek istemiyor. Kadın her akşam aynı sahneyi yaşıyor. Komşular artık ne oluyor diye çıkıp bakmıyorlar. Sokakta her şey eskiden olduğu gibi.

Hava iyice karardı. Sıcak da baya. Terastaki teyze tabakları topluyor, birazdan çay içecekler. Ben de bir kahve içeyim artık. Keşke balkon olsaydı, otururdum.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated IrmakB’s story.