Bir İzmirlinin Gözünden Amerika ve Almanlar

Dürüst olmam gerekirse düzenli film izleyen bir adam değilim. Hatırlıyorum, İTÜ’deyken Gnctrkcll’in kampanyası var diye haftanın belirli günü Gölet Yurtları’ndan arkadaşlarla (onlara selam olsun) ders çıkışı karşıdaki İstinye Park’a giderdik. Almanya’ya geçtikten sonra bir Alman arkadaş iyi havaya girip James Bond filmi için organizasyon yaptı. Takım elbiselerle evinde buluşulup Martini götürüldü. Sinema salonuna girerken de böyle takım elbiseli 20–25 kişilik grup olarak tabii insanlar biraz şaşırdı. Başka da sinema maceram yok. Sanırım biraz oradaki arkadaş ortamımın kıtlığından kaynaklanan bir durum.

Uzun lafın kısası, fazla film izlememe bağlı olarak izlediğim herhangi bir filmin üzerimdeki etkisi yüzdesel olarak yüksek oluyor. Yes Man’i izledim izleyeli böyle arada sırf her şeye Yes diyesim geliyor. ABD’de bir staj ilanı görünce direkt başvurdum. Hem üretim mühendisliği ile ilgiliydi. Telefon mülakatı oldu. Tamam biz seni beğendik gelecek misin dediler. Ben de ertesi gün Yes dedim. Mükemmel stajı aramadan, kusursuz bir Alman gibi 6 ay önceden başvuru sürecinin başlangıç, devam ve bitiş bölümlerini yedek seçenekleriyle kağıda ya da Excel’e dökmeden hem de. Yeni bir maceraya ihtiyacım vardı ve bu zamana kadar gelişen esneklik özelliğim bana Yes dedirtecek düzeyde güven vermişti. Bu rüyalar ülkesi hakkında çok şey öğrenirim diyordum. Zaten Jim Carrey de Yes diye diye çok eğlenmişti ve eğlendirmişti.

ABD hakkında bilgi sahibi olmanın ötesinde, esas Alman kültürünün limitlerini görme fırsatı yakaladım. Belki de şu ana kadarki en büyük kazanımım bu. Almanlara hala çok büyük saygım var fakat birlikte yaşamak, işe gitmek ve beraber gezmek bazen gerçekten çok acı verici. Staj maceralarımdan kısa kısa hikayeler ve gözlemler paylaşmaya çalışacağım.

Mülakat süresince ve sonrasında diğer stajyerlerle nerede, nasıl yaşayacağımı pek merak etmemiştim. Mein Fehler. Sonuç: 5 Alman, 1 İzmirli, 3 araba, 6 ay. Al sana oyun teorisi dolu durumlar. Araba lüks gibi dursa da şirkete giderken toplu taşımanın sıfır olduğu Güney Karolina’da, 3 araba farklı karakterlere göre çok az bile. Bir kere istediğim zaman araba denk gelmiyor diye bütün hırsımla yürümeye kalktım, kriz çıktı. Stajının 8. ayını geçiren Alman arkadaş yürümeye kalkan birini hiç görmediğini ya da duymadığını söyledi. Hiç rasyonel değilmiş. Şimdi adama duygularımın mantığımın önüne geçtiğini onun anlayacağı şekilde rasyonel nasıl anlatayım?

Orta Avrupa kültüründe bazı şeylerin çok basit olduğunu düşünedurayım, Almanlar da Amerikalıların arkadaşlığı için çok yüzeysel (hep kullandıkları kelime : oberflächlich, sanki milletçe karar vermişler) diyor. Bugün var yarın yok diyorlar. Hele onları delirten, sabah saat 10'da buluşulacağı zaman hiç dakik gelmemeleri. Pek tahmin etmezdim ama Amerika ile Almanya arasında kültür anlamında inanılmaz fark var. Şimdilik, şöyle bir çıkarımda bulunabilirim. Türk kültürü ile Amerika kültürü arasındaki fark; Türk ile Alman arasındakinden daha az. Tabii sadece insanların birbiriyle etkileşimlerini baz alarak yaptığım bir çıkarım. Yoksa burada dönerciler falan yok. Bir ara o kendimce gördüğüm benzerlikleri/farkları ayrıca yazarım.

Buradaki ikinci hafta sonum öncesi Cuma da resmi tatildi ve Atlanta, GA’ya gidilme kararı alınmış. Zaten işte ikinci okuduğum mail, millet gidiyoruz bugün son kararınızı verin. Pazartesi günü. Geç bile kalmışlar Cuma tatili için. Neyse. Ben de katıldım. Bavyeralı arkadaşla arabada gidiyoruz, Atlanta’ya girerken dev kuleleri görünce arkadaşımız zevke geldi. Bavyera’nın otomotiv sektörü ve barlarıyla ünlü (bize göre) küçük ama tatlı Regensburg bölgesinden gelince böyle oluyor demek. Hiç böyle kuleler görmediğini söyledi. Hemen fotoğraflara sarıldı. Arkadaşlarına göndermesi gerekiyordu tabii. Orada biraz İTÜ günlerim aklıma geldi. İş Bankası kulesinin yılbaşı rengi değişirdi. Atlanta’daki kuleler daha fazla ve daha uzun olabilir ama adam görmemiş zaten.

Stajyerlerin arasına en son katılan bendim ve diğerleri bazı geleneklere devam etme kararı almış. Sabahları 7:30'da işte olacak şekilde evden çıkıyoruz ve yemek saati de belli. 12:00. Başka ne olabilirdi ki zaten? Geç kalmak yok. Sabahları arabaya ihtiyaç olduğu için çok bir esneklik mümkün değil ama ben tabii istediği zaman yemeye gitmeyi savunanlardanım. Ben de dedim mesai 8 saat. Böl 2'ye 4. 7.30 + 4 = 11.30. Gayet rasyonel değil mi? Grubun dışına çıktığım için bu olayı sevmediklerini biliyorum. Öte yandan, Doğu Almanya’dan olan sarışın eleman her gün 12:00'de yemeğe gitmeyi başarıyor. Gerçekten saygı duyuyorum. Kol saatine falan gerek yok. Arkadaşa bak saati anla. Kusursuz.

Üçüncü haftaydı, hepimizi brifing için topladılar. Klasik hoş geldin toplantısı ve soru-cevap bölümü. Birkaç Alman ve Amerikalı mühendis/takım lideri karşımızda oturuyor. Alman takım lideri, kimler daha önce yurt dışında staj yaptı diye sordu. Belli ki yapmamış olanlara yurtdışında staj yapmanın inceliklerinden bahsedecek. Ben ve biri daha elini kaldırdı. Bana şöyle bir baktılar, neresi dediler. Eee Almanya dedim. Reaksiyon; ooo sen Alman sayılırsın zaten oldu. Alman kontenjanından girmek böyle olsa gerek. Almanya’da yaptığım staj yurt dışı stajı olmuyor artık. Bu olay, İTÜ’den ERASMUS’la Karlsruhe’ye gidince aldığım Almanca derslerin Türkçe, İngilizce derslerin İngilizce sayılması gibi biraz garip kanımca. O zamanlar, mezun olabilmek için %30 İngilizce kredi vermenin hesapları yapılırdı. Almanca dersleri zar zor geçer, onlar bir de o yüzdeye negatif etki yapardı. Merak edenlere, Almancam B1 seviyesindeydi.

Alman Malman desinler, Karlsuhe’ye dönebilmek için hala vizeye başvurmam gerekiyor. Tabii ben ABD’ye gideyim sonra da dönerim nasıl olsa oturma iznim var diyordum. Ek bilgi, Almanya’nın dışında 6 aydan fazla zaman geçirince oturma izni direkt düşüyor. Bunu da öğrenmiş olduk.

Şimdilik bu kadar. Başka gözlemlerle döneceğim.

Atamert

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.