Bildiğim Kadarıyla Japonlar

İlk defa animeyi (bilinçli olarak — çocuklukta izlediğimiz çizgi filmleri saymıyorum) bir yakınımın tavsiyesiyle lisede izledim. İzlediğim seri Japonya’da ve dünyada en çok izlenen Shonen* animelerinden biriydi. Çizerin kafasındaki sınırsız dünya ve bunu çizgiye döküşü kısa sürede beni etkiledi ve başka animeler de izlemeye başladım. Bir Otaku* sayılmam, zaten izlediğim tek uzun soluklu seri beni gerektiği kadar yordu, aynı animenin mangasına (çizgi romanı) devam ettim ve izlediğim diğer animelerin kısa süreli olmasına dikkat ettim. Anime-manga mevzusuna daha çok girmeden burada bir kitap dipnotu vermek istiyorum.

Öztekin'in kitabı manganın çıkışı, gelişimi ve şu anki hali hakkında yeterince bilgi veriyor. II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın durumu, Batı’dan alınan bir hikaye anlatımının yıllar içerisinde nasıl “Japon”laştığı ve Batı’yla yeni bir iletişim öğesine dönüştüğü önemli noktalar. Hangisini daha önce okuduğumu hatırlamıyorum ama burada yine bir kitap dipnotu vermem gerekiyor.

Yazarın bu kitaptan bir önceki (ve bir sonraki kitabı) seri halinde, ben bu kitabıyla denk gelmiştim ve merak edip okumuştum. Japonya’da gözlemlerini anlatan yazarın akıcı bir dili var. Diğer kitaplarını okumadım ama Japonlar hakkında genel bilgileri bu kitaptan öğrendim. Genel bildiğimiz şeyler dışında (çalışkanlıkları, teknolojileri, metropolleri, kültürlerine bağlılıkları, vs.) en çok dikkatimi çeken ise yazarın ne yaparsanız yapın onlar için her zaman bir “outsider” kalacağınızı belirtmesi oldu. Bu belki genelgeçer bir şey olmayabilir, yazarın kişisel tecrübelerinden kaynaklanıyordur ama bana da “neden doğru olmasın” dedirten birkaç şey var: Lost in Translation’da Bill Murray’nin karakterinin bir TV programına çıktığı bir sahne var. Programın dekoru, kurgusu, her şeyi bu bahsettiğim durumu anlatıyor. Başka yerde örneğini göremeyeceğimiz bir “garip”likleri var. Bu duruma ek olarak bir olaylar silsilesinden bahsedeceğim. Geçen yılın Mart ayında Fujifilm Polaroid’in eski filmlerinden biri olan pack filmin üretimini durdurduğunu ilan etti. Bu filmin dünya üzerinde tek üreticisi olması sebebiyle film fotoğrafçılığıyla uğraşanlar bu duruma tepki gösterdi. Polaroid’in son fabrikasını satın alarak bu formata yeni bir gelecek kazandıran Florian Kaps, Fujifilm’e yeni iş modelleri sunmak üzere firma yetkilileriyle irtibata geçti. Yetkililer, Kaps’ın sunduğu iş modellerini “saygılı bir biçimde” reddettiler. Batılı rasyonel iş modelinin reddedilmesine Florian Kaps anlam veremedi. Bu onlara has iş yapma tarzlarından kaynaklanan bir durum olabilir ama tanımlayamadığım “Japonlar… ve diğerleri” haline bir örnek.

Burada yeni bir parantez açacağım.

Bir zamanlar Kemal bana Haruki Murakami’nin İmkansızın Şarkısı adlı kitabını okumam için vermişti. Yıllar sonra yine Kemal’in hediye etmesi vasıtasıyla Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında’yı okudum. İki kitap da modern Japon insanı hakkında bana önemli perspektifler sundu. İki kitap da birbirine birçok yönden benziyor. Erkek ana karakter birinde savrulduğu gençlik aşklarından ve hayatından bahsederken diğerinde gençlikten orta yaşa uzanan bir aşkın hayaleti var. Yazının önceki kısımlarında Japonları fazla “uzaylılaştırdığım” için böyle bir parantez açmaya gerek duydum.

Japonlukla son temasım, son zamanlarda dinlediğim müziklerle oldu. Şahsen bir enstrüman çaldığım yok. “Spotify’cı”, tüketici müzik dinleyicilerindenim, Youtube tavsiyelerinden dinlerim. Son keşfim ise yine internette doğmuş bir müzik janrı olan “Future Funk” oldu. Bu janrı üreten insanlar “Japanese city-pop” olarak geçen şarkıların sample’larını kullanıyorlar. Yeni bir şey üretip üretmedikleri, yaptıklarının telif hakkına girip girmediği tartışılır. Bir süre bu janrdan müzikler dinledikten sonra asıl kaynağı olan Japon city-pop’unu dinlemeye başladım. Önceden Shinichirō Watanabe’nin animelerinde dinlediğim müziklerden keşfettiğim janrlar olmuştu. (https://medium.com/@kemalbc/sky-is-falling-ve-nujabes-eac303d7d57c#.ychjgj9xy) Janrı tanımlayacak bir müzikal birikimim yok, üretimi ve yayılması 80'lerde stereo müzik çalarların arabalara gelmesiyle bir radyo müziği olarak tanımlanıyor birçok yerde. Buna en iyi referanslardan birisi bir future funk yapımcısı olan Macross 82–99 ‘un 82.99 FM’i. Şarkıya farklı beat’lerin kanal değiştirme sesleriyle verilmesi sayesinde gerçek bir radyo kanalıymış havası verilmiş. Bunu da bir süre sonra sıkılıp dinlemeyi bırakacağım büyük olasılıkla ama city-pop’un ve future funk’ın benim kafamdaki Japon algısına yeni bir perspektif kattığı düşüncesindeyim.

Yazıyı Liam Wong’un Tokyo’da çektiği fotoğraflara yer vererek sonlandırmak istiyorum. http://liamwon9.tumblr.com/ Niyetim bir gün şartlar müsait olunca bu ülkeye (kısa ya da uzun süreli) bir ziyarette bulunmak. Kafamdaki sorulara cevap bulabilecek miyim bilmiyorum. Belki de onlar hakkındaki düşüncelerimin birçoğu alt-üst olacak. Emin olduğum şeylerden biri, dünyada ne kadar farklı hayatların yaşandığını tekrar fark edecek olmam. Belki de uzun süredir kıyısından köşesinden öğrendiğim bir kültürü yeniden keşfederim, kim bilir?

*Shonen: Ana karakteri amacı uğruna her şeyi göze alan ergen erkek birey olan manga türü. Bu türde en bilinen seriler; Dragon Ball, One Piece, Naruto, Bleach…

*Otaku: Hayatını animelere adamış kişi anlamını çağrıştırır, Çağımızda bu kelime evrim geçirip herhangi bir şeye hayatını adamış, aşırı derecede hayranlık duyan, kişilere ya da antisosyal ve kendine özgü sebeplerden ötürü evden çıkmaya korkan bu yüzden değişik bağımlılıkları olan (kolleksiyonculuk,arşivcilik) kişiler için kullanılmaktadır. — Vikipedi’den çaldım acımadan.

Japanese city-pop dedik link vermedik, başından sonuna kadar dinlediğim albümlerden birisi, diğerleri Daft Punk-Discovery ve Justice-Cross.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.