Biz üç kişiydik; Erkan, Zafer ve ben

Erkan Acar

ADEM YAVUZ ARSLAN

En çok tutuklu gazetecilerin birer sayı olarak hatırlanmalarına içerliyorum. Oysa onlar anne, baba, evlat, kardeş, meslektaş…

Bir rakama hapsedilmeye çalışılanların hemen hepsini tanırım, çoğu ile iyi kötü mesaim oldu. Ancak ikisi var ki, onlar neredeyse kendi hayat hikayemin bir parçası: Erkan Acar ve Zafer Özsoy.

Dile kolay; tanışıklığımız, dostluğumuz 26 yıllık.

Ahmet Kaya’nın dilimize pelesenk olan şarkısındaki gibi: Biz üç kişiydik; Zafer, Erkan ve ben…

Birbirinden ilgisiz çevrelerde büyümüş üç delikanlıydık ve yolumuz o zamanki adıyla Ege Üniversitesi Basın Yayın’da kesişmişti. Okul yıllarında başlayan yakın dostluğumuz aralıksız çeyrek asırdan fazladır sürüyor.

Ben, Torosların eteklerinden gelmiş ve ilk kez büyük şehre çıkmış bir yörük çocuğuydum. Erkan hep gurur duyduğu Erzurumluluğu yanında sıkı bir Mudanyalıydı.

Zafer Trakya kökenli İstanbulluydu. İçimizde en görmüş geçirmiş olanı da oydu.

Siyasi gerginliklerin, bugün ancak dizi filmlerde kalan ‘mücadeleci üniversite gençliği’nin zirvede olduğu yıllardı. Eh biz de ‘günün yarısını ülkeyi kurtarmakla geçiren Basın Yayın öğrencileri’ydik.

Kantin bile bölünmüştü.

Giriş kapısının sağ tarafında o günün adıyla ‘Müslüman Gençlik’ (Kaderin cilvesi, o gün devlete ‘tağut’ deyip kafir ilan eden sınıf arkadaşlarım sakallarını kestiler, müteahhit yada üst düzey bürokrat oldular, çok zenginleştiler ve bugün ‘devlete biat farzdır’ fetvaları veriyorlar), bir basamak sola doğru ülkücüler, ortada siyasetle işi olmayan ama kantinde takılmayı da havalı bulan kesim, solda ise ‘solcular’ vardı.

Solcular da birkaç parçaydı. Ortak olan tek şey kantini kaplayan ağır sigara dumanıydı. Biz pek kantinci değildik.

Ben fotoğrafa meraklıydım. Kıt kanaat geçinmeme rağmen dolmuşa para vermemek için uzun süre yürümek, yemekten kısmak gibi yöntemler geliştirip biriktirdiğim para ile Rus pazarından bir “Zenit 122” almıştım. Film değerli bir şeydi, tab ettirmek ise lüks. O yüzden deklanşöre basarken çok cimriydim.

Erkan ve Zafer daha çok gezmeyi seviyordu. İlerleyen dönemde Erkan bir de kamera almıştı ve ‘belgesel denemeleri’ yapıyordu. Fırsat buldukça beraber gezerdik. Dedim ya içimizde en görmüş geçirmiş olan Zafer’di diye. Adamın Formula arabalarına tutkusu vardı. Son teknolojik gelişmeleri hep Zafer’den duyardık.

Benim memleket bağım çok güçlü değildi ama Erkan sıkı bir Mudanya tutkunuydu. Her fırsatta ‘balkondan balık avladığı’ günleri anlatırdı. Bir gün merak edip gitmiştik balkondan balık avlamak nasıl oluyor diye.

Ağaç gördüğü zaman kesen, sahil gördüğü zaman betonla dolduran Türk siyasetçileri aynı zulmü Mudanya’da da yapmıştı. Erkan’ların sahildeki iki katlı evinin balkonundan artık balık tutulamaz olmuştu ama yine de balkonda oturup Marmara Denizi’nin yosun kokusunu duymak hoştu. O ziyaretin en güzel sonuçlarından biri Erkan’ın babası Ömer Amca’yı tanımak olmuştu. Görev yaptığı küçük cami de bana çok sempatik gelmişti.

Zaman çabuk geçti. Biz okulu bitirdik. Zafer çok sevdiği İstanbul’a çoktan dönmüştü. Ben ve Erkan İzmir’de kaldık. İkimiz de Zaman’ın İzmir Bürosu’nda muhabirliğe başladık.

Üniversite hayatımızdaki beraberlik iş hayatında da sürdü.

Aynı bekar evini paylaştık. Gün boyu beraber haber kovaladık, aynı haber toplantılarına katıldık. Yaşımız çok değil ama (o yıllarda Zaman siyah beyaz basılıyordu) beraber siyah beyaz fotoğraflarımız var haber merkezinde, haber takibinde.

Şimdi tuhaf geliyor ama ilk haberlerimizi daktilo ile yazmışız.

Erkan çok ciddi gözüken ama aslında muzip bir arkadaştı. Haber toplantıları hayli şamatalı olurdu bu yüzden. En çok da Erdal Şen’e (Erdal’ı bir başka sefer yazacağım) takılmayı severdi.

O dönemki haber müdürümüz hayli sertti. Sabah gündem toplantısına özel haber sunamazsanız yiyeceğiniz fırça bir gece önceden uykunuzu kaçırmaya yetiyordu. Erkan’ın geceyarısı “Yarına gündem yok, napacağız ?” deyişi dün gibi aklımda.

Önce ben, bir yıl onra da Erkan İstanbul’a taşındı. Üniversitedeki gibi yine üçlü olmuştuk. Zafer, Erkan ve ben. Farklı departmanlarda çalışsak da ortaklıklarımız çoktu.

Bekar evleri, askerlik günleri ve evliliklerimiz.

Zafer’in nikah şahidi olamamıştım ama Erkan’ın nikah şahidi bendim. Bir yıl sonra da o benim nikah şahidim olmuştu. Zaman geçti, saçlarımıza aklar düşmeye başladı. Zafer ve Erkan’ın çocukları doğarken sanki kendi çocuğum doğacakmış gibi heyecanla beklediğimi hatırlıyorum. Erkan’ın Emre’si ilk göz ağrımızdı. Erkan bize sürekli Emre’yi anlatıyordu. İşte, yemekte, yolda… Görmesek de Emre’nin her anını biliyorduk. Geçen yaz, Erkan eşinin memleketine giderken babamlara uğramıştı. Annem telefonda “sen gelmişsin gibi oldu” dediğinde kendimi tuhaf hissetmiştim.

Zafer muhabirliğe hiç ısınmamıştı. Başından bu yana da uzak durdu zaten. Televizyonculuğu ve canlı yayın heyacanını seviyordu. Uzun süre Cihan Haber Ajansı’nın canlı yayınlarını koordine etmişti.

Kaderin cilvesine bakın ki bugün tutuklu gazeteciler arasında ve Silivri’de çile çekiyor. Oysa ki bugünün büyük suçlarından ‘tweet atmak’ ‘kitap yazmak’ veya ‘haber yazmak’ gibi suçları (!) işlememişti.

Herhalde ‘yönetici olduğuna göre önemli biridir’ diye düşünüp hapse attılar. Eminim çok düşkün olduğu Ece’sini göremeden geçirdiği her gün cehennem azabı gibi geliyordur Zafer’e.

Erkan, Zafer’e göre daha büyük günahlar (!) işlemişti. Gazeteciliğe zaten tutkuluydu, sayısız haber araştırma yapmıştı, üstüne kitaplar da yazmıştı.

Tutuklanmasa olmazdı!

Savcının gelişi güzel yazdığı birkaç cümle ile tutuklandı Erkan da. 8 aydır Silivri zindanında.

Suçu birkaç haber!

Ülke tümden delirdiği, aklıselim sahibi kimse kalmadığından olsa gerek ‘yahu manyak mısınız, adam gazeteci, haber koordinatörü, işi haber-kitap yazmak, böyle saçma iddianame mi olur?’ demedi.

Diğer meslektaşlar gibi o da özgürlüğe kavuşacağı günü bekliyor.

Biz üç kişiydik; Erkan, Zafer ve ben.

Onlar Silivri zindanında özgürlüğe kavuşacağı günü bekliyor. Ben ise dünyanın öbür ucunda sürgündeyim.

Eminim, bir gün bu cinnet hali bitecek. Gazetecilikten başka hiçbir işi olmayan, hayatını bu mesleğe adamış insanlar özgürlüklerine kavuşacaklar. Biz yine çok sevdiğimiz işimizi yapmaya devam edeceğiz.

Bugün saçma sapan iddialarla bize zulmedenler yarın ne yapacaklar, bu utançla nasıl yaşayacaklar bilmiyorum. Ama bildiğim ve emin olduğum bir şey var; 25 yıldan fazladır tanıdığım, her anlarına şahit olduğum ve gazetecilikten başka bir tutkuları olmadığını bildiğim Erkan Acar ve Zafer Özsoy’a terörist suçlaması yapamazsınız.

O suçlama Erkan ve Zafer’e yapışmaz.


Originally published at www.kronos.news on January 13, 2017.