Köy Enstitüleri

Küreselleşme üzerine karaladığım birkaç yazıdan sonra Köy Enstitülerine değinelim. Şimdi yıllar öncesini düşünelim, 1940 Türkiyesini. Hasan Ali Yücel ismi belki şuan gençler için bir şey ifade etmeyebilir. Eğitim hayatımda 15. yılıma girmek üzereyim, maalesef ben de anımsayamıyordum o ismi –ta ki Köy Enstitülerini araştırana kadar. Hasan Ali Yücel, öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı ve sadece Türkiye’ye özgün bir milli hamle olan Köy Enstitülerinin kurucusudur. Ayrıca Can Yücel’in de babasıdır.

“Ben köylüyüm, okumak istiyorum.” diyen herkese kucak açan İsmail Hakkı Tonguç önderliğindeki Köy Enstitüleri, ekmeğini taştan çıkarırcasına okuma hakkını koparmış genç bir nesil yetiştirmekteydi.

Başta bahsettiğim 1940 Türkiyesi, yarı feodal bir tarım ülkesiydi. Nüfusun yüzde 81’i köylerde yaşıyor, ulusal gelirin büyük bölümü topraktan sağlanıyordu. Üretim araçları ilkeldi. Bilgisizlik, bakımsızlık yüzünden ekilen topraklar gittikçe yozlaşıyor, ölüyordu. İnsanımız çağdışı koşullar içinde kendine toplumuna, dünyaya yabancılaşmıştı; kurtuluşu ölüm ötesinde arıyordu; gittikçe üzerine abanan yoksulluğu, sıkıntıları “yazgı” sayıyordu.

Böyle bir toplum, Kurtuluş Savaşı kazanmış bile olsa, yeniden dünya ağalarının tuzağına düşmemek için sosyal ve ekonomik yapısını değiştirerek çağdaşlaşmak zorundaydı. Kurtuluşun önderi Mustafa Kemal’e göre şimdiye değin izlenen eğitim çalışmaları, ulusun tarihsel geriliğinde önemli bir etken olmuştu. Yeni kuşaklara verilecek eğitim laik, çağdaş ve ulusal olmalıydı. Bilgi, bir süs, bir buyurma aracı olmaktan çıkmalı, insanı ve çevreyi değiştirmeye yaramalıydı.

Tekkeler, medreseler, zaviyeler, türbeler bunun için kapatıldı, Tevhid-i Tedrisat Kanunu bunun için çıkarıldı. “Beyinlerimizi yüzyıllardır demir bir mengene içinde sıkıştıran anlaşılmaz işaretler” Arap alfabesi, bunun için değiştirildi. Halk egemenliğine dayalı yeni devletin eğitim düzenini yaratma çalışmalarına bunun için girişildi. Laik, çağdaş, ulusal eğitimden geçmeyen kafalar yeraltı, yerüstü zenginliklerimizi değerlendiremez, toplum yararına işleyen akılcı bir düzen kuramaz, tutumsal bağımlılıktan kurtulamazdı.

Doğal, tutumsal özelliklerine göre ülke 3–5 illik “kesim”lere ayrıldı. Enstitüler bu kesimlerin inceleme, araştırma yöneltme merkezleri olarak, uygun düşen köylerin yanı başlarında kurulmaya başlandı. Her ağaç altı, her duvar gibi, her karış toprak, öğrenme, uygulama alanı oluyordu. Yüzbinlerce tuğla pişiren, yüzlerce barınak kuran, kilometrelerce ötelerden kanallarla su getiren, bozkırları göverten, ışığa kavuşturan insanlar, yeni bir kurtuluş savaşının erleri gibi savaşıyordu.

Her Enstitü, ürettikleriyle bin kişilik bir toplumun beslenme, giyinme, barınma vb. gereksinimlerini kendi karşılayabilecek bir işletme, kendi kendini yöneten çağdaş bir yaşama birimi olarak gelişiyordu. Böylece devlete yük olmayıp aksine devlete de destek oluyordu.

İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü (1940)

Böyle bir hareket, emperyalist güçlerin dikkatini de çekmişti. Sürekli Amerikan müfettişler, Enstitülere denetime geliyordu. Nasıl mı denetime geliyordu? Şöyle açıklayayım;

-Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’ta kuruldu.

-Adnan Menderes 22 Mayıs 1950’de başbakan oldu.

-1950’lerde “Amerikan hayranlığı” başladı. Amerikan eşyası kullanmak, evini Amerikalılara kiralamak, Amerikalılara “ahbaplık” etmek, kızını bir Amerikalıyla evlendirmek vb. nicelerinin ülküsü oldu. Doğrusu büyük “dostumuz” da bu “ülkü”nün çekiciliğini, ateşini artırmak için elinden geleni yapmıyor denemezdi. Türlü yardım fonları, oldukça etkili, planlı biçimde kullanılmaktaydı.

-Köy Enstitüleri 11 Eylül 1950’de kapatıldı.

Köy Enstitülerine en büyük darbeyi “barış gönüllüsü” Amerikalıların Enstitülere USA saplı kazma kürek denemeleriyle oldu. Sabahattin Ali’nin ve Aşık Veysel’in öğrencisi olan Köy Enstitüsü mezunu Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi adlı kitabında o olayı şöyle anlatıyor:

“… Saplarına kırmızı boyayla USA yazılmış bir kazma kürek, bir de tırmık duruyordu yerde. Şaşırdım. Kalabalık, nesine bakıyordu bunların acaba? Düpedüz bildiğimiz kazmayla kürekti. Bir, sapları değişikti. Bizim demirci Ahmet Usta bile yapabilirdi böylesini… N’oluyor, ne var burada? Dedim Mustafa’ya. Açıkladı: Barış gönüllüsü deneme yapacak, onu bekliyoruz. Yaman bi’ gavur ha! Durup durup, bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. Boyuna Amerika’yı övüyor sonra...”

Köy Enstitüleri, cahil kalmış köylüyü aydınlatan, derslerinde Shakespeare’den Namık Kemal’e, Frederic Chopin’den Aşık Veysel’e (Aşık Veysel müzik öğretmenliği de yaptı) herkes öğretilir, Atatürk devrimleri ışığında dersler verilirdi.

Eğer Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, bugün Türkiye’nin sancısını çektiği birçok sorun sağlıklı bir çözüme kavuşmuş olacaktı; demokrasi temele oturacak, 27 Mayıs devriminin yapılmasına gerek kalmayacaktı. Eğitim, sağlık, toprak sorunu diye bir şey kalmayacak, kendi öz kaynaklarımızı devindirerek sanayileşme yoluna girecektik.

Eğer Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, bilimin yol göstericiliği ile uygulanan planlı ekonomi ile; uyanan, bilinçlenen halkın oluşturduğu iktidarlarla altyapı dönüşümleri çözüme kavuşacak, gelir dağılımı dengelenecek; toplumu Cumhuriyet öncesi duruma sürükleyen, moral çöküntüleri yaratan insancıl değerleri, tam bağımsızlığı, devrimleri yozlaştıran 12 Mart, 12 Eylül ve en son yaşadığımız 15 Temmuz yıkımları yaşanmayacaktı.