Bir Ramazan, Ataletleşen Bayramlar, Kapitalizm’in Geldiği Son Nokta

İsmet Özel’in “Üç Mesele”sinin eski baskılarını okumuş olanlar muhtemelen kitabın başındaki “mesele” mefhumu ile ilgili olan iki alıntıyı hatırlayacaklardır. Bu iki alıntıdan biri olan ünlü İngiliz iktisat tarihçisi Richard Henry Tawney’in “Bir çağın muhakkak saydığı şeyler bir sonraki çağda mesele olur” sözü geçenlerde aklıma gelmişti. Herhalde Tawney’in sözünün ne kadar isabetli olduğunu görmek çok zor olmasa gerek. Fakat sözün eksik bir noktası var; öyle bir nokta ki “Peki, ya sonra?” sorusunun cevabını verir nitelikte bir eksiklik… Ben naçizane, bu sözü “(…) ve tartışılamayanlar bir daha tartışılmamak üzere tekrardan mutlaklaşırlar” şeklinde tamamlardım. Aslında bu söz, bu şekliyle, genelde seksen yıllık modern Türkiye’deki düşüncenin, özelde de 80’lerden beri görünür olan İslami camianın düşünce anlamındaki durumunu ve gelişim hikayesini özetleyebilir. Bu durumun en somut örneğini yaklaşık 1,5 yıl önce yazdığım “İslamcıların geç keşfedip erken kaybettiği isimler” başlıklı yazıda göstermeye çalışmıştım. 1980’lerin ortalarından başlayarak 90’larda hızlı bir şekilde devam eden konjonktür bir evvelki çağda mutlak olarak kabul edilen şeylerin (bilimsel düşüncenin ideolojik hegemonyası, demokrasi, Kapitalizm vb.) tartışılmasını kaçınılmaz kıldı. Müslüman tahayyülünün moderniteyle artık ertelenemeyecek bu karşılaşma ya da daha analojik tabirle bu müsabakadan kaçma şansı artık yoktu. Herhangi bir tartışma ortamı yaratılmaksızın var olan duruma eklemlenme imkanı dahi ancak bu mutlak doğruların tartışılarak bir mesele haline getirilmesini zorunlu kılıyordu. İşte bu değişim, dönüşüm ve sancı döneminde meseleleştirilmek zorunda kalınan mutlak doğrular, bugün vardığımız bu noktada artık ileride tartışılamayacak bir seviyede tekrardan ve neredeyse bir itikadi sağlamlıkla mutlak hakikatler olarak, modern, seküler, muhafazakar ama bir şekilde Müslüman kalmaya çalışan tahayyüllerimizde yerlerini aldılar.

90’larda yapılan Kapitalizm tartışmalarının bugün ne İslamcılık ne de ana akım ekonomi politik bağlamında tartışılamıyor olması bana kalırsa bir tesadüf değildir. Bir önceki dönemde tartışılmaktan bir şekilde kaçınılabilen Kapitalizm meselesi artık globalleşen neo-liberal dünyada Müslüman tasavvurunda karşı çıkılması gerekmeyen bir hal almıştır. Bu durum ve dönüşüm bağlamında her şeyi metalaştıran ve bunu fıkhen meşru bir zemine oturtabilen modern zihin dünyamız, artık Coca Cola’nın Ramazan reklamlarından daha tehlikeli saldırılarla karşı karşıya. Bu sebeple Ramazan’ı bir tatil haline getiren tur şirketlerinin reklamlarının, Ramazan bayramının geleneksel haliyle yaşandığı bir aile imgesi üzerinden reklam yapan süt ürünleri markasının reklamlarıyla aynı anda yayınlanabilir olması zihnimizde bir tezat yaratmamaktadır. Öyle ki Ramazan’ın ve Ramazan bayramının nasıl yaşandığı artık dini bir tahayyül meselesi değil, sosyoekonomik duruma bağlı bir alışkanlık durumudur. Eğer tatil yapabilecek kadar zengin ve modernseniz böyle bir Ramazan tatili, daha muhafazakar ve orta sınıfsanız böyle bir Ramazan tatili… Bu durumun “Nerede o eski Ramazanlar” söylemi sebebiyle tartışılamayacak kadar sulanmış ve menfi bir manaya gelmiş olması işte bu büyük tezatın konuşulmasını engelliyor.

Aslında Ramazan’ın her bir unsuru bir şekilde piyasada metalaştırılabilir bir hale geldi: Bir güfte kitabı haline getirilen Kur’an, dünyadaki işleyişe kafa tuttuğu halde ataletleştirilen bayram, yoksulluk ve nefis terbiyesi ile bağlantılı olması gerekirken lüksleşen iftar sofraları, Ramazan’ı bir rant kapısı olarak gören Müslüman(!) esnaflar ve daha niceleri. Bunları tartışmaya dahi açamıyoruz çünkü artık bunların konuşulabileceği bayağılaştırılmamış bir zemin maalesef kalmamış durumda. İşte bu yüzden “tatil” haline gelen bayramları belki de yeniden tartışma ajandamıza almamız gerekiyor. Eskiden her daim aynı meseleleri tekrar tekrar gündeme getirmeye çalışanları cahil ve sığ olarak görürdüm ta ki sürekli farklı meselelerden bahsedenlerin meselesiz olduğunu fark edene kadar. Yeterince tartışılmadan geçilen her mesele bir şekilde kendine bir meşruiyet zemini bularak mutlaklaşıyor.

İşte, Kapitalizmin geldiği son noktada fahiş ücretlendirme politikasını meşru gören bir pazar, kelli felli akademisyen ilahiyatçıların sundukları ve bir komedi haline gelen sahur/iftar programları, her sene aynı şekilde/üslupta/konuda gelen oruç soruları ve ucuz ve uzun tatil haline gelen bayram, Ramazan’ın asli unsurları olarak zihinlerimizde yerlerini almaktadırlar.

Peki, ne yapmalı? Bütün sorunların ve şikayet etmelerin son raddede düğümlendiği çıkmaz sanırım bu soruda saklı. Belki de an itibariyle Kapitalizm’e karşı bir alternatif üretebilecek ve gelenekten tevarüs ettiğimiz pratiklerin asli manasını geri getirebilecek “yerli” ve otantik bir çözüm bulmamız mümkün değil. Ama bu imkan eksikliğinin erkek, kadın, yaşlı, genç, modern, gelenekçi her kim olursa yahut hangi tarafta olursa olsun bizleri bu imkanı aramaktan geri bırakmaması gerekiyor. Zira mağlubiyet ancak galibiyet inancının bittiği yerde başlayabilir. Meselelerin daha doğru bir ifadeyle meselelerimizin tartışılmaya tenezzül bile edilmediği noktada asli görevimiz başlamış oluyor. Soruları sormayı kesmek ve meseleleri bir bürokrat laubaliliği ile geçmek bizi bir yere götürmediği gibi artık bir “bizden” bahsetmek de imkansız hale gelecek. Peki bu ne kadar önemli sorusunu sormak hakkını elde bulundurmak mümkün olsaydı? O zaman “Kapitalizm’e kafa tutan simitçi” bu ülkenin Müslümanları için sadece mitik bir öykü mesabesinde kalacaktır.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.