Nasıl Hain Oldum?

Gençlik yıllarım, Müslümanların dünyada büyük zulümler yaşadığı dönemlere rastlar. 1990 Körfez Savaşı, 1992 Bosna Savaşı, 1994 I. Çeçen Savaşı, 1999 II. Çeçen Savaşı… Irak’ta, Bosna’da, Çeçenistan’da kan gövdeyi götürürken; Türkiye’de dindarlar “irtica” maskeli ağır zulümler altındaydı. Bu karanlık dehlizlerden nasıl çıkılacağı üzerine fikir sancısı çekerken öfke ile dolmuştuk. Öfkemiz sadece zulmedenleri değil zulme karşı isyan etmeyenleri de kuşatıyordu. Onlardan bir topluluk da, Cumhuriyet döneminde Müslümanlara yapılan zulümlere Şeyh Said gibi kıyam etmeyip, “pasif direniş” gösterdiği için öfke duyduğum Said Nursi’yi takip eden Gülen cemaatiydi. Biz, meydan meydan devlete karşı sesimizi yükseltirken ve devlet, polisleri ile bizlere biber gazının etkisini gösterip, jopun acısını tattırırken cemaat “pasif direniş” gösteriyordu. Öfke selimiz, bize zulmeden zalimleri aşıyor ve bize göre “tağut” olan devlete, bizim yöntemimiz ile karşı koymayan Müslümanları da önüne katıyordu. Bir süre sonra, devlete isyan etmeyen, isyan edenleri de sükuta davet eden cemaati, zulümlerin ana nedeni olarak görmeye başladık ve bütün öfkemiz cemaate yöneldi. Bugün dahi o dönemlerden, sanki bütün olanların sebebi “cemaat”miş gibi bahsedilir.

Doğu toplumlarında yaygın olan muhasebe, murakabe yapmama ve suçluyu hep kendi dışımızda arama hastalığı, aslında zulümlerin ana nedeninin kendimiz olduğu gerçeğini bizlerden gizliyordu. O dönem, “başörtüsü yasağı” merkezli zulümleri ele alırken, başkalarını suçlu gösterme hastalığından sıyrılıp, nefsi muhasebeye dikkat çeken, hatırladığım ilk kişi Akit yazarı Demet Tezcan’dı. “Tesettür” emrinin sadece “başörtüsü” olarak ele alınmasına ve setrin uğradığı deformasyona ve yaşananların bunun bir tokadı olabileceğine dikkat çekiyordu. O dönem, hasbelkader duyduğum birkaç cümle beni beynimden vurulmuşa çevirdi:

“İhmallerimizden dolayı düştüğümüz bu çukurdan ancak ihmallerimizi telafi ederek kurtulabiliriz. Sebeplere başvurduğumuz kadar her şeyin sahibi Allah’a başvurduk mu?”

Önyargılarımın Yıkılması

Haklıydı. Nefse itiraf etmesi zor gelse de, aslında biz sadece meydan meydan slogan atıyor, bağırıyor, çağırıyor ve bu enerji boşalması sonucu, zulme karşı bir şey yaptığımız hissi ile rahatlıyor ve akşam yatağa başımızı rahatça koyuyorduk. Evet, yaptığımız bir şeydi. Ancak, yapılması esas gerekenler yapılmayınca, bu “bir şey”in de bir etkisi olmuyordu. Nedenleri sorgulamıyor, nefis muhasebesi yapmıyor, kaderin neden bu zulme fetva verdiği üzerinde düşünmüyor ve sebeplere başvurduğumuz kadar Allah’a başvurmuyorduk. İslamcı gelenekte hareket vardı ama eksik bir şey vardı: Ruh. İşte bu cümleler bana eksik olanı fark ettirdi. Sonradan öğrendim ki, bende bir dönüşümü tetikleyen bu cümlelerin sahibi Fethullah Gülen’di. Pasifliği(!) nedeni ile nefret ettiğim Said Nursi’yi takip eden, “korkaklıkla, tağuta itaat etmekle, devletçilikle, Türkçülükle” suçladığım ve nefret ettiğim Fethullah Gülen… Daha sonraları Said Nursi’nin risalelerini ve Fethullah Gülen’in birçok kitabını okudum. inceledim. Bu tahkikin sonucu, yaklaşık on beş yıl önce anladım ki; insan bilmediğinin düşmanıdır. Said Nursi, hem içinde yaşadığı toplumun hem de alem-i İslam’ın sorunlarını teşhis etmiş ve tedavi çareleri sunmuş muhteşem bir sosyolog, “Bediüzzaman” sıfatını fazlası ile hak eden bir ilim deryası, davası için dünyasını unutmuş “başyüce” bir dava adamı ve yaşantısı ile İslamın ve ilmin izzetini muhafaza etmiş bir mücahiddi. Fethullah Gülen, Bediüzzaman’ın formüle ettiği reçeteyi pratiğe döken, sadece dini ilimlere dair muktesebatı olan klasik medrese hocalarının ötesinde, yaşadığı çağı okuyabilen bir entelektüeldi.

Önyargılarımı, düşümanlıklarımı yıkmak kolay olmadı. 14–15 yıllık bir mazisi olan düşmanlıktan vazgeçişimin sonrasında geldiğim noktada cemaati, siyasal hareketlerin merkezinde olan “hareket” ile tasavvufi hareketlerin merkezinde olan “ruh”u kendinde cem etmiş, nevi şahsına münhasır bir hareket olarak görüyorum. Ne hareketi önceleyip ruhu ihmal etme ne de ruha odaklanıp hareketsiz, atıl kalma yok. Ruh ve hareketi ahenk içerisinde götürmeye çalışan dinamik bir topluluk... Bu dinamizmi kaybetmesi, yani ruh ve hareket arasındaki dengenin, ahengin kaybolması, yani burs, kurban, gazete, okul, dersane, dernek gibi “hareket” faaliyetlerine odaklanıp “ruh”u ihmal etmesi, hareket için meşruiyet zemininden makyevelist anlayışa kayılması cemaatin sonu olur. Ya da; diğer bir veçheden tasavvufi hareketler gibi maneviyat adına hareketin ihmal edilip, belirli ritüellerin mukallidliğine saplanılıp kalınması yine cemaatin sonu olur. Bu ahengin, hiç bozulmadığını iddia etmek doğru olmaz. Ancak misyon ve vizyon, “Ruh ve hareket insanı bir nesil ortaya çıkarmak” olduğu için yalpalamalara rağmen bu suyun yolunu bulacağına inanıyorum.

15 Temmuz Gecesi

O gece 22:30 civarı bilgisayarımı kapatıp, cep telefonundan Twitter’a baktım. Ne olduğu belli olmayan bir askeri hareketlilik konuşuluyordu. Soma faciasını bile cemaate yıkan anlayışla dalga geçmek için “Cemaat yaptı.” tweeti atmıştım. Ancak sonra gördüm ki; havuz medyası tek bir ağızdan cemaatin darbe girişiminde bulunduğunu geçiyordu. Cemaatten bir dostumu arayıp, durumu sordum. Fitnenin durması için dua ettiklerini ve olayın cemaate yıkılacağını söyledi. Bir kabz hali yaşıyordum. Bu ruh daralması ile elime Kur’anı aldım ve tefe’ül yaptım. Kasas Suresi 14 — 21'inci ayetlerin olduğu sayfa açıldı. Hz. Musa’nın gençlik dönemi anlatılıyordu.

İlim ve hikmet verilen Hz. Musa, halkından habersiz şehre gelir. Biri kendi kavminden iki adamı kavga ederken bulur. Kendi kavminden olan adam yardım isteyince ona yardım eder ve diğer adamın ölümüne sebep olur. Hz. Musa bu durumdan dolayı tevbe eder. Bir adam gelip, şehrin ileri gelenlerinin kendisini öldürme planı yaptıklarını haber verir. Hz. Musa korkarak şehirden çıkar ve “Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar” diye dua eder.

Ürpermiştim. Zira yaşadıklarımıza çok benziyordu. İlim ve hikmet ile temeyyüz etmiş cemaat, halkından habersiz, biri kavminden(AKP) diğeri düşman(Ergenekon) iki adamın kavgasına dahil oluyor. Kavminden olan adama yardım ediyor. Şehrin ileri gelenleri(AKP ve müttefikleri), cemaati öldürme planları yapıyor. Son ayet ile anladım ki; “Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar.” duasından başka yapacak bir şey kalmadı.

O geceden bugüne, hakkıyla bu duayı eda ettiğimi iddia edemem. Ancak, gerek olayın ilk anında yaptığım bu tefe’ül gerek ise sonrasında Mekke müşriklerine rahmet okutturacak zulümler nedeni ile; bir zamanlar korkaklıkla, devletçilikle, Türkçülükle suçladığım ve düşman olduğum cemaatin yanında yer alıp, bir zamanlar devlete küfrederken bugün devlete tapanlar tarafından “hain” ilan edilmekten dolayı mutluyum. Ukbada beni kurtaracak bir amel olacaksa, ümit ederim ki o da; bebeklerin bile canına kasteden Firavunların, Firavunların iktidar hırsını besleyen Hâmânların, malın, mülkün, rahatın ve rehavetin kölesi olmuş Kârunların ve bütün bu ahlaksızlıklara, zulümlere, cinayetlere fetva yetiştiren Bel’amların altın dönemini yaşadığı şu zamanlarda, mustazafların yanında “hain” ilan edilmek olacaktır.

Zulüm her yerdedir. Direniş de…

Artır zulmünü Firavun! Artır ki; zevalin tez olsun

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Alper Akay’s story.