öğrenci-memur servisi işleten bir adamla, neden olduğunu hatırlamıyorum, aynı ortama düştük. tabi klasik türk geyiği olarak giriştim: piyasa kötü diyorlar ama seni etkilemez, sonuçta insanlar işlerine, okullarına gidecek.
aldığım cevap bilgeceydi: keşke kriz olsa; gelir geçer; bu geçmiyor. bizi de etkiliyor, etkilemez olur mu? bizim de bir para sirkülasyonumuz var sonuçta.
aynen böyle söyledi, “kriz olsa gelir geçer, bu geçmiyor…”

öncelikle içinde bulunduğumuz şeyin ekonomik kriz olmadığını belirtmek gerekiyor. bunun adı ekonomik depresyon, ekonomik krizle arasında önemli farkları var.

ilk büyük global depresyon 1870’lerde, ikincisi 1930’larda start almış, ikisinin de global, derin ve ağır etkileri var, ikisi de paylaşım savaşlarına yol açtı. (bkz: 1. dünya savaşı) (bkz: 2. dünya savaşı)

krizler ise daha ziyade lokal ya da bölgesel gerçekleşiyor. etkileri kısa sürede ortaya çıkıyor, sermaye hızlıca tepki veriyor, içinden hızlıca ve çoğu zaman güçlenerek çıkıyor. (bkz: 2001 türkiye krizi) (bkz: asya kaplanları krizi)

içinde bulunduğumuz durumu kabaca “global düzeyde 1970’lerin sonunda başlayan, ama 2008’e kadar ötelenebilen üçüncü büyük ekonomik depresyonun türkiye özgünlüğündeki -ve sefilliğindeki mi desek?- halidir” diye tarif edebiliriz.

bu yazıda önce kriz ve depresyonun mekanizmalarından ve aralarındaki farktan bahsedeceğiz, daha sonra global depresyonun sebepleri-olası global sonuçlarını ve en son bu depresyonun türkiye’deki yansımasını tartışacağız.

1)kriz ve depresyon

krizler için kısaca “değer düzeltmesi” ya da “şok vererek kar oranlarını artırma mekanizması” diyebiliriz. neden böyle bir şeye gerek duyuyoruz? çünkü kapitalizmde kar oranları sürekli düşer. bu yüzden yeni yatırımlar yapmak cazibesini yitirir, yatırım yapmak cazibesini yitirince iki temel sonuç ortaya çıkar:

a)üretimin yaklaşık 30%’u yeni yatırımlar için yapılır, şöyle düşünebiliriz, “dünyada her yıl yapılan üretim yatırımları bir önceki yılın üretiminin 30%’unu tüketir.” yatırım yapmak cazibesini yitirince bu 30% tüketilememeye başlar.
b) yeni yatırım olmayınca işsizlik, ücretlerin baskınlanması ve dolayısıyla tüketememe geri kalan 70% üretimin tüketimini baskılar.

yani kapitalizm genleşemezse içeri doğru söner.

bu genleşme ihtiyacının, doğanın tahrip edilmesinin asıl sebebi olduğunu hepimiz biliyoruz, ama bu başka bir yazının konusu.

kapitalizm, değeri üretim aşamasında yaratan bir sistemdir, yani üretmeye mecburdur. değerin realizasyonu, yani malın yeniden paraya dönüşmesi sonra gelir. bunların arasında normal dönemde bir denge vardır ama bu denge tamamen geçicidir ve çok önemli gerilimleri içerisinde taşır. kapitalizm çoğu zaman bu dengeyi ihtiyaçtan daha fazlasının tüketilmesi doğrultusunda bozmaya çalışır. nasıl? reklamlarla. ama reklamların da oyun sahası sınırlıdır. bana bir gömlek satabilirsin, sonra başka bir gömleği kısa kollu diye satabilirsin, sonra başka bir gömleği yakası farklı diye satabilirsin, sonra başka bir gömleği (hiç ihtiyacım yokken) kırmızı diye satabilirsin, sonra başka bir göml… öeeehhh. tamam reklamlarla, saçma sapan eğitim sistemiyle, tatmin olamama hissiyle, fetişizmle insanoğlunun böyle parıltılardan etkilenip ihtiyacından fazlasını tükettirmeye zorlayabilirsin ama onun da bir sınırı var. en başta cebimdeki parayla ilgili bir sınırı var. kendi açımdan sınıra ulaştığımda yeni bir gömlek almam/alamam. ama sen gömlek üretmeye devam etmek zorundasındır. fabrikanın arsasının, inşaatının, makinenin parasını yatırmışsındır, bir sermayedar olarak krediye falan girmişsindir, borçların vardır, fabrika duramaz. üretim yapmak zorundasındır, sonra da ürettiklerini satabilmek zorundasındır. ürettiklerini satamıyorsan artık üretim yapamaz hale gelirsin.

sonuçta ne olur? fazla üretim krizi denilen, stok krizi denilen, malların elde patlaması denilen sürece girilir. buradan çıkılabilmesi için kar oranlarının artırılması gerekir. yani fiyatları artıramadığımıza göre yani maliyetlerin düşürülmesi gerekir. düşer de… bazı şirketler iflas eder, iflas eden şirketlerin üretim araçlarına iflas etmeyeler çok düşük fiyatlarla çökerler, işsiz kalmış işçiler, aç kalmamak için kriz öncesindeki ücretlerin daha azına ve daha fazla çalışmak zorunda kalırlar. yani üretim maliyetleri düşer. dolayısıyla kar oranı da yeniden artar. bazı kapitalistler mülklerini artırmış, zenginleşmiş, bazı kapitalistler mülksüzleşmiştir, tüm emekçiler fakirleşmiş, “acı reçeteyi içmek”, “kemer sıkmak” zorunda kalmıştır. kriz geçmiş, sistem yeniden tıkır tıkır işlemeye başlamıştır, hatta sermaye açısından bakarsak sistem, kriz öncesinden daha iyi işlemektedir.

peki kapitalizmde kar oranları neden düşer. herhalde kapitalizmin en mistik yönlerinden, kapitalizm mekanizmasının en kıllıgışlı konularından birisidir bu kar oranlarının düşme eğilimi. dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

şu soruyla başlayalım: bir malın fiyatı nasıl belirlenir? “arz talep eğrisine göre” çığlıklarınızı duyar gibiyim. yok onu sormuyorum, arz talep eğrisi üzerinde nasıl oynar, asıl ona bakmak lazım. cevap basit, bir malın fiyatı son kertede maliyeti üzerinden belirlenir, maliyet artı bir miktar kar ve pazarın geçici denge hali, işte bu üçü birleşince doğal fiyat denilen kavram çıkar karşımıza. bir malın fiyatının maliyetinden az olmasına normal koşullarda, mantık gereği rastlayamayız. hiç kimse zarar etmek için üretim yapmaz. peki maliyet tamam, kar nasıl belirlenir. bir pazarda aynı ürünü satan pazarcılar pazara geldiklerinde her birinin kafasında ayrı bir fiyat vardır, aynı şeyi satsalar dai her birinin malilyeti aynı olsa da her biri kendisi için farklı bir kar ve dolayısıyla farklı bir fiyat belirlemiştir belirlemiştir, ama pazar başladığında rekabet içine girip fiyatı karşılıklı olarak düşürürler, bu düşürmedeki mihenk taşı doğal fiyattır fiyat oraya doğru yakınsar ama elbette hiç bir zaman maliyete gelmez, normal koşullarda maliyet için için iş yapılmaz, pazardaki tüm pazarcıların fiyatı bir süre sonra birbirine yaklaşır. nereye gelir? maliyet değil, maliyete doğru hareket eder, gerilimi maliyet oluşturur ama fiyatın dengelendiği nokta, “doğal fiyat”tır.

“doğal fiyat” marksist ekonominin en önemli kavramlarındandır. aşağıda anlatmaya çalıştım.

bir malı üretmek için ne gerekir? maliyet nelerden oluşur? : değişmez sermaye ve değişir sermaye.

açalım: fabrika, iş makineleri, hammaddeler yani üretim için emek dışındaki girdiler ve elbette bunlar için ödenen sermaye. marksist terminolojide buna değişmez sermaye denir. işçilerin çalışma saatine göre mesela günlük 9 saatlik emek gücü için ödenen sermaye, ya da maaşlar; buna da değişken sermaye denir. değişmez sermayeye “değişmez sermaye” denir, çünkü bu sermaye kendisini üründe aynen gösterir. değişmez, ürüne değer katmaz. değişir sermaye ise değer katar, bunu anlamak için de emek gücü ve emek kavramları arasındaki farka inmemiz gerekir. emek soyut bir kavramdır, elle tutulamaz gözle görülemez, emek emekçinin ürüne değer katan şeydir, üründen bağımsız olarak görünmez, anlaşılmaz. oysa emek gücü çok somuttur, emek gücü işçinin patrona sattığı zamandır, hayatının bir parçasıdır. işçi günlük 9 saatini, maaş diye de bildiğimiz bir fiyat karşılığında patrona satar. bir işçinin patronla ücret anlaşması maliyet+kar üzerinden olmaz. bir işçi elbette emek gücünün ücretini artırmak ister ama patronla karşı karşıya geldiğinde pazarlık masasına koyacak fazla bir şeyi yoktur. lafı uzatmayalım, nasıl ki ürünün fiyatı bir “doğal fiyat”a yaklaşıyorsa, işçinin ücreti de bir “doğal ücret”e yaklaşır, bu ücret işçinin yeme, içme, barınma gibi yaşamsal ihtiyaçlarını en asgari biçimde sağlayabileceği, işçi sınıfı nüfusuna yeni fertler katabilecek şekilde birkaç çocuk yetiştirebileceği ücrettir. yani işçiyi öldürmeyen ve her gün 9 saat çalışarak emeğini ürüne aktarmasını sağlayabilecek, işçi nüfusunu koruyabilecek kadar ücret alır. (bizdeki asgari ücret ya da açlık sınırını göz önüne getirin, tam olarak karşılık gelmese de bir fikir verebilir)

işçi bu ücreti kabul etmezse “kendi bilir”, “aç kalır”, “dışarıda o işi kapmak isteyen milyonlarca işsiz var”dır, patron ona “babalık yapmaktadır”, “ekmek vermektedir” vs.

işçinin ücretinin (değişir sermayenin) belirlendiği yer üretim değildir, işçi örgütlü değilse ücretler patronun istediği şekilde, işçiyi öldürmeyecek ve yukarıda belirttiğimiz şekilde belirlenir. burada anlatılan bütün bir sistemin ortalama hareket analizi olduğunu ve elbette sistem içerisinde heterojenlikler olduğunu belirtelim. newton fiziğini anlamaya çalışırken, eğik atış ya da serbest düşüşü anlamaya çalışırken havanın sürtünmesini hesaba katmazsınız mesela. her model hareketin çıplak ve homojen analizi üzerine kurulur sonra spesifik durumlar için model o spesifik durum için “run” edilir. o yüzden “amcamın oğlu 5 bin lira alıyor” dediğinizde bu bir şey ifade etmez. işsizleri de işin içine katıp büyük resim incelenirse (bkz: büyük resim) bütün türkiye’nin mülksüzlerinin (üretim aracı olmayanlar, yaşamak için emek gücünü satmak zorunda olanlar) ortalama geliri aylık 1400–1500 lirayı geçmez. bu da anlattığımız üzere bir kişinin hayatta kalma sınırıdır.

şimdi biraz üretim sürecine yakından bakalım.

bir ürüne katılan değişmez sermaye değişmeden çıkar demiştik, ürüne değer katan bir ürün için harcanan emek zamandır. çevrenizde gördüğünüz her şeyin değerini belirleyen onların üretilmesi için harcanmış toplam zamandır. elinizdeki kalem için toplamda 3 adam saat harcanmıştır, önümüzdeki masa için 50 adam saat harcanmıştır, bilgisayar için 500 adam saat harcanmıştır. her bir üretim süreci ve aşamasının bir emek zaman karşılığı vardır ve üst üste eklenir, her bir üretim aşamasının ürünü bir sonraki üretim aşamasının hammaddesidir (değişmez sermaye) ve ölü emek olarak bir sonraki üretim aşamasına katılır. bu konuyu çok uzatmak istemiyorum detaylarını merak edenler kapitalden okuyabilirler.

şimdi bir malı ele alalım, kalem olsun. bu kalemin bana gelmeden önceki üretim aşaması yazı yazan karbon kısmın ahşabın içerisinde geçirilme aşaması olsun. işletmeci ahşabı başka bir yerden alıyor, içindeki karbon kısmı başka bir yerden alıyor ve karbonu kalemin içine geçiriyor. karbon için 3 adam saat harcanmış olsun, yani toprağın altındaki kömür, çıkarılıp, işlenip, patronun atölyesine gelene kadar toplam 3 saat emek harcanmıştır (bir işçi üç saat mi harcamıştır yoksa üç işçi birer saat mi harcamıştır bu hiç fark etmez ama biz modeli kolaylaştırmak için bir işçi ile tarif etmeye çalışacağız yoksa elbette hiç bir işi bir işçi tek başına yapmaz) ahşap için de 5 adam saat harcanmış olsun, yani ormandaki ağaç kesilip, biçilip, paketlenip, taşınırken 5 saat emek gücü harcanmış olsun. onlar artık ölü emektir, patron bunların ücretini onların üreticisinden alırken ödemişti. atölyede karbonların ahşap içine yerleştirilerek son ürün haline gelmesi için bir işçi 2 saat harcasın. kalemin toplam değeri ne oldu? (3+5)+2=10 adam saat. bu kalem için toplam 10 saatlik bir emek gücü tüketildi, bu kalem için doğada öylece duran materyallere 10 saatlik emek gücü katıldı. 10 saat bu kalemin doğal fiyatıdır. peki kar nerede? baktığınızda kar yok gibi değil mi? 3 saate karşılık gelen para karbon için, 5 saate karşılık gelen ahşap için ödenmişti. işçinin emeğinin karşılığı olan 2 saattlik parayı da işçiye verirsek kar falan kalmıyor patron için. saçma tabi, hiç kimse zararına sermaye yatırmayacağı gibi karsız bir iş için de para yatırmaz, kapitalist sistemde sermaye artmak zorundadır. konuya biraz daha yakından bakalım. patron kalemi sattığında 10 saate karşılık gelen bir para aldı. bunun 8 saate karşılık gelen miktarını zaten karbon ve ahşap için ödemişti, kaldı geriye 2 saatlik para. işçinin emeğinin karşılığı olan 2 saate karşılık gelen parayı almasını beklersiniz değil mi? ama patronla işçi arasındaki anlaşma böyle yapılmamıştı, patronla işçi arasındaki anlaşmaya göre işçi hayatta kalabilecek kadar para alacaktı. işçi patronla anlaşırken, ona hammedeye değer katan emeğinisatmadı, emek zamanını sattı, bu günde 9 saatten haftada 45 saatini patronun emrine vermek demektir.patronun işçiye verdiği ücret işçinin üretim için harcadığı 2 saate karşılık gelmiyor, diyelim ki 1 saate karşılık geliyor. yani patron önceden yaptıkları anlaşma uyarınca işçiye ürünün içindeki 1 saati veriyor, kalan bir saate karşılık gelen para da patronun cebine kalıyor. hiç bir sahtekarlık yok, aldatmaca yok, kandırmaca yok, her şey aralarında yaptıkları anlaşmalar uyarınca yürüyor ve patronun cebine 1 saate karşılık gelen para kar olarak kalıyor. işçinin emeği karbon ve ahşaba 2 saatlik değer katarken, işçinin emeği hammeddeye 2 saat olarak katılırken, işçinin emeğinin değeri 2 saatken, işçinin alınteri 2 saatlik akarken; işçi emek gücünün fiyatı olan 1 saati almış, işçinin kalemi üretirken harcadığı zamanın 1 saatini yalnızca hayatta kalabilmek için diğer bir saatini patronu için çalışmıştır. patron 3 saat karbon için, 5 saat ahşap için yani toplam 8 saat değişmez sermaye koymuş, bunun üzerine 1 saat de değişir sermaye, yani işçinin ücretini koymuş, toplamda 9 saatlik yatırım yapmış, ama işçi 2 saatlik emek zaman harcayarak değeri 10 saate çıkarmıştır, 1 saatlik değişir sermaye artık üründe 2 saat olarak kendini göstermektedir, değişir değer 1 saat artmıştır. 9 lira sermaye yatırıp, 1saat kar, yaklaşık %11; hiç fena değil. değişmez sermayeyi bir kenara bırakırsak -çünkü o ölüdür, değişmez, hareketsizdir- üründe aynen kendisini gösterir, değişir sermaye 1 saat iken şimdi üründe 2 saat olmuştur. değişir sermaye tarafından bakarsak %100 kar da çok iyidir. patronun cebine giren para değişken sermayenin bir oranıdır buna dikkat edelim. ahşaba ve karbona ödediği para aynen kendinin üründe ortaya çıkarıyor, bir değer katmıyor, değer katan işçinin emeğidir.

bu kadar uzun ve sıkıcı ve detaylı anlatımı neden yaptım? şu birkaç maddeyi art arda sıralamak için yazdım:

a) piyasada her ürünün fiyatı “doğal fiyatı”na yakınsar.
b) bir ürünün doğal fiyatındaki karın, o ürünün doğal fiyatına oranı, o ürün için harcanan emek zamanın (değişir sermaye), o ürünün toplam maliyetine (değişmez sermaye+değişir sermaye) oranına orantılıdır (zor cümle farkındayım) yani bir ürünün içindeki emek zaman oranı düştükçe o ürünün karlılık oranı da düşer, emek zaman oranı arttıkça o ürünün karlılık oranı artar.
c) kapitalist üretim tarzı içinde %100 robotik üretim neden imkansızdır, düşününüz.
d) global üretimin neden çin’e kaydığını bir daha düşününüz.

ne diyorduk? rekabet baskısı sonucu patronlar arasında fiyatları düşürme adına korkunç bir baskı vardır. bu doğal olarak teknolojinin geliştirilmesine, verimlilik artırılmasına yok açar. yani bir işçinin verili bir zamanda ürettiği değerin artırılmasına, yani üretilen üründeki emek miktarının düşürülmesine… hiçbir patron bundan kaçamaz.

yukarıda ne dedik, kar, üründeki emek miktarı ile orantılıdır, emek miktarı artarsa kar oranı da artar, emek miktarı azalırsa kar oranı da azalır. bunu etkileyen başka faktörler vardır ama uzun vadede bu gerçekleşir. gerçekleşiyor. bu kapitalizmin bir mekanizmasıdır. kapitalizmin bir diğer mekanizması da rekabet adına üründeki emek miktarı oranının düşürülmesi, bunun sonucu olarak da kar oranlarının düşmesi. bu iki mekanizmanın birbiri ile çarpışması sonucunda karl marks’ın bahsettiği “kar oranlarının düşme eğilimi” mekanizması ile karşılaşıyoruz. kar oranlarının düşmesi yatırılan, riske atılan her kuruş sermaye için beklenen karın azalması, yatırımın cazibesini kaybetmesi demektir. yukarıda bahsettiğimiz gibi kapitalizm sürekli büyümelidir yoksa kendi üzerine devrilir. bu halde dönem dönem karlılık oranlarını artırmak için yukarıda bahsettiğimiz “değer düzeltme” işlemine yani krizlere girilir, karlılık oranı tatmin edici bir seviyeye gelir ve sistem yoluna devam eder.

yani kendisi kaotik bir üretim tarzı olan kapitalizmin göbek adı krizdir. kriz kapitalizm için bir sapma değil normalin ta kendisi, ayakta kalması için gereken adrenalindir. peki dönelim depresyona. o nedir?

yukarıda bahsettiğimiz krizleri zekice çözümlerle atlatan kapitalizm, aslında her atlattığında bir takım toksik atıkları bünyesinde biriktirmektedir. şirket yutmaları ile mülkiyet yapısı karmakarışık bir hale geldiği için — şöyle ki bir sektörde birbiri ile kanlı bıçaklı olan iki şirket, başka bir sektörde ayakta kalabilmek için birbirine muhtaç haldedir- birbirini yutmaya çalıştıklarında kendini yiyen yılana döneceklerdir. ayrıca emekçilerin ücretleri o kadar düşmüş, malların teknolojik girdileri, yani verimlilik o kadar artmıştır ki, artık, maldaki emeğin daha fazla azaltılacak bir yeri kalmamıştır. yani sistem krize girememektedir, girse rahatlayacaktır, aşırı içip kusanların rahatladığı gibi, ama kusamamakta, yattığı yerde başı dönmekte, midesi bulanmakta, kıvranmakta, ama kusamamaktadır. anladın sen onu. kar oranlarını artıracak bir çözüm görünmemektedir.

termodinamik bilen arkadaşlar aşağıdaki tarifi daha iyi anlayacaklardır. hem kriz, hem de depresyon, kapitalizmin içsel-ayrılmaz bir dinamiğinden, “kar oranlarının düşmesi”nden kaynaklanır ama kriz reversible, depresyon irreversible bir prosestir.

ikinci kısımda, üçüncü depresyonun mekanizmalarına, 1970lerden 2008’e kadar nasıl ertelenebildiğine, ne gibi etkileri olabileceğine, türkiye’nin bu süreçte nasıl etkilendiğine bakacağız. buyurunuz efendim.

2.dünya’da ve türkiye’de üçüncü büyük depresyon

yukarıda da bahsettiğimiz gibi 1970’lerde petrol fiyatlarında artışla tetiklenen 3. büyük depresyon bir şekilde geçici bir süreliğine bastırıldı. bu bastırılma önemli.

dünyada kapitalizmin altın çağı olarak bilinen ikinci dünya savaşı sonu ve 1970ler arasındaki dönemde ekonomik model merkez ülkeler için keynesyen (refah devleti, sosyal devlet, bütçe açıklı model), çevre ülkeler içinse ithal ikame olarak beliriyor, bunun sürdürülebilirliği devletin sosyal (sadaka değil) politikaları, yüksek işçi ücretleri, sendikal, demokratik haklar ile sağlanıyordu. gerçekten güzel zamanlar. ikinci dünya savaşından muzaffer çıkmış sovyetler birliği ve doğu avrupa halklarının içinden çıktıkları yıkıntıyı düzeltme hızı ve sosyalist sistemde emekçilerin yükselen yaşam koşulları kapitalist ülkeleri strese sokuyor ama bu sayede girdikleri keynesyen model kendilerinin de bir süreliğine de olsa sermaye birikimini sağlıklı bir şekilde yürütmelerine bahane oluyordu. bizdeki 1960 darbesinin sonrasındaki demokratik dönemden bahsederler ya, esprisi budur, göreceli bir demokratik ortam ister istemez emekçi ücretlerini ve iç pazarı yükseltir. o biraz türkiye’nin iç politikası ilgili belki başka bir yerde başka bir zaman anlatırız.

her neyse, sürdürülebilir olmasa da böyledir. keza sürdürülemedi.

abd’nin, 1973’de, arap-israil savaşında israil’i desteklemesi sebebiyle, opec üyesi arap ülkelerinin petrol üretimini kısmaları sonucunda, petrol fiyatının hızlıca artmasıyla tetiklenen üçüncü buhrana geliyoruz. yanlış anlaşılmasın, buhran kapitalizmin doğal sonucudur, temel mekanizması, kar oranlarının azalmasıdır, petrol krizi buhranı tetiklemiştir. buhran veya kriz olgunlaşır ve bir tetikleyici bekler. 1. dünya savaşının başlangıcı avusturya tahtının veliahdı arşidük franz ferdinand ve eşinin saraybosna’da bir fanatik tarafından öldürülmesi değildir, aynı şekilde 2001 türkiye ekonomik krizinin de sebebi cumhurbaşkanının başbakana anayasa fırlatması değildir, anayasa fırlatılması bir kriz sebebi değildir nitekim. 2008 krizi de böyledir, geleceğiz.

petrol krizi ile başlayan süreçle birlikte güzel zamanların sonuna geliniyor. anlaşılıyor ki ikinci dünyanın sonunda başlayan tatlı dönem geride kalmış, artık karlar, yeni yatırımlar için cazip gelmiyormuş, sistem bir krizi tetikleyecek bir mekanizmayı bekliyormuş. artık sendikalı işçi ve göreceli yüksek işçi ücretleri, sosyal devlet, refah toplumu kapitalizm için sürdürülebilir olmaktan çıkıyor ve sermaye için çıkış aranıyor. karları yeniden artırmak için bulunan şey, depresyonu bir süreliğine geleceğe doğru öteleyecek olan şey, neoliberalizmdir. nedir neoliberalizm?

a)çalışma hayatının (elbette patronlar lehine) düzensizleştirilmesi, kuralsızlaştırılması
b)emekçilerin sosyal haklarına ve ücretlerine planlı saldırı
c)yukarıdakileri başarabilmek için işçi örgütlerinin korkunç bir ideolojik saldırı eşliğinde işlevsizleştirilmesi, zayıflatılması. bu başlı başına bir yazı konusudur. hayatın içinden “insan”ı çekip almak, “insan”ı yok etmek için sanat ve kültür alanında yapılan saldırılar korkunçtur.
d)kamusal alanın özelleştirilerek sermayenin kar kaynağına çevrilmesi
e)sermayenin her türlü ayak bağından özgürleştirilmesi sınırsız hareket özgürlüğü kazanması.

aslında başına neo getirilmesinin çok bir anlamı yok. bildiğimiz liberalizm işte, “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” pratiği. ama araya keynesyen dönem girince adı neoliberalizm oluyor. yoksa gerçekleştirmek istediği şey 1850lerin ingilteresinin koşulları. neoliberalizm, liberalizmin yeni koşullara ayak uydurmasıdır. neoliberalizm, bütün bir hayatın şirketlerin kar hedefi etrafında yeniden örgütlenmesidir. neoliberalizm sağlık, eğitim, yaşamak gibi insan olmaktan kaynaklanan haklarımızın, parklarımızın, nehirlerimizin, denizlerin, havanın her şeyin kar sağlama hedefinin etrafında yeniden örgütlenmesidir. bilen bilir ingiltere’de daha önce başlamasına rağmen, özellikle 1500’lü yıllarda çitleme hareketi denilen bir hareket dönem yaşanmış, bu dönemde insanların ortaklaşa kullandıkları toprakları çitlerle birbirinden ayırmışlar ve bu toprakları bazı soyluların mülkiyetine vermişlerdir, sonra bu soylular da o toprakları, eskiden o toprakları kullanan köylülere kiralamışlardır. aynen öyle, neoliberalizm daha önce kimsenin akıl etmeyeceği şeyleri paraya çevirmiştir. evet su da parayla. hava…coming.

bu kadar değil. bunu başarabilmek için işçi sınıfının yoğun bir atomizasyon sürecinden geçirilmesi gerekti. bunun için de yoğun bir ideolojik saldırı ve dejenerasyon politikası izlenmiştir. bütün dünyada pornonun altın zamanlarının 70’lerin sonu ve 80ler olması şaşırtıcı değil. bu kısım sanat, kültür, estetik, etik alanına yapılan saldırılar belki de en tahrip edici olanlardır. bir işçiye özelleştirilecek bir fabrika için “özelleşsin tabii yata yata benim iki katım para kazanıyorlar” cümlesini kurdurabilmen için, o işçiyi güçlü bir beyin yıkamasına maruz bırakman gerekir. bu konuda yalçın küçük’ün küfür romanları kitabini önerebilirim.

bu noktada şili’de ve türkiye de yaşanan darbeleri anmamız gerekiyor. bu iki ülke de yükselen neoliberal dalganın laboratuvarı işlevini gördü. yukarıda da anlattığımız üzere ikinci dünya savaşı sonu ve 1970’ler arasındaki dönem refah toplumuydu. merkez ülkeler keynesyen politikalar güderken, çevre ülkeler de ithal ikameci bir model üstleniyorlardı. şili ve türkiye’de denemesi yapılan operasyonun asıl amacı çevre ülkelerinin ithal ikameci düzenlerinin kırılması, uluslararası iş bölümünde artık düşük ücretli ihracatçı görevi verilmesiydi. iki ülkede de güçlü işçi — sol hareketler olduğu için bunun barış içinde yapılması mümkün değildi. şili özelini çok iyi bilmesem de türkiye’de darbenin çok önce planlandığı aşikardır. darbe öncesinde “kardeşin kardeşini vurması” senaryosu, cıa’in türkiye’deki şubesi ülkü ocakları tarafında iyi sergilenmiş, sokaklar kan gölüne dönmüş, insanlar bir kurtarıcı beklemeye yöneltilmişlerdi. sonra plan uygulamaya kondu. olanları çok iyi biliyoruz. solculara, emekçilere, sendikacılara, aydınlara yapılan işkence, zulüm, hapis, katliam…

solcular emekçi mücadelesinin siyasal taşıyıcıları, sendikacılar ekonomik mücadelesinin taşıyıcıları, aydınlar ise ideolojik taşıyıcıları idiler. hepsine aynı büyük şiddetle saldırıldı. emekçilerin siyasal, ekonomik, ideolojik her mevziisine tarihte benzerine az rastlanan bir nefret ve vahşetle saldırıldı. darbeden sonra dönemin tüsiad başkanı halit narin, işçiler için, “şimdiye kadar biz ağladık, şimdi ağlama sırası onlarda” diyecekti. haklıydı. 1983 yılına gelindiğinde reel ücretler 1979 yılının yarısına geliyordu. artık türkiye ve türkiye gibi bir çok çevre ülkesi, düşük ücretlerle, dünya pazarlarına yüksek karlar sağlamaya, kar oranlarını yükseltmeye, 1970lerde buhrana girmiş global ekonomiye bir süreliğine nefes aldırmaya hazırdı. bir süreliğine…

tam da sırada zaten ideolojik olarak kendine güvenini çoktan kaybetmiş sovyetler birliğinin dağıldığını görüyoruz. o kadar kendine güvenini yitirmiştir ki yıkılmadan önceki yıllarda televizyonlarda reklam oynuyordu. bunun ne demek olduğunu anlamak için sosyalizmin değişim ve kullanım değer tariflerine bakılması gerekiyor. sosyalizmde reklam olmaz, bu kadar söyleyelim. yıkılan sovyetler birliği ve doğu avrupa’daki halk cumhuriyetleri, muazzam bir ucuz işgücü ve pazar olarak karşımıza çıkıyor, neoliberal politikaların kar oranlarını yükseltmesi sonucu ile birleşince dünya’da “artık bu işin sonuna geldik, tarihin bittiği yerdeyiz” hissiyatı başlamıştı. scorpions “wind of change” şarkısını söylerken, metallica’nın moskova’da konser vermesinin ne kadar çılgın bir şey olduğunu konuşuluyor (rock müzik içerdiği yalandan isyankarlıkla, özgürlükçülükle o eski dönemlerin hoş bir anısıdır, kalmadı artık, tabi devir de değişti), türkiye’de pavyonlarda, romanya’dan gelen tıp doktoru kadınlar çalışmaya başlıyor, türkiye’de mercimeğin en az et kadar besleyici olduğu yalanı savruluyordu. hürriyet rüzgarları ve şarkıları her yerde salınıyordu. sınıf kavramının, sınıf mücadelesinin sonuna geldiğimiz, artık barış içinde yaşayacağımız söyleniyordu…

tabi, balkanlar’da halkların birbirini boğazlamasına 3–5 yıl, ırak’ta bir milyon insanın ölmesi ile sonuçlanacak vahşete daha 15 yıl vardı. bunlar o günden bakılınca görünmüyordu elbette. o günlerde tarihin sonundan bahseden francis fukuyama bugün işçi sınıfının siyasetinin öneminden bahsediyor, globalizmin bittiğinden bahsediyor. ve hiç komik değil. geçelim.

neoliberalizmle birlikte her şeyin, ağaç gölgesinin bile, kara çevrilmeye başlanması, doğu bloğunun yıkılması ile açılan yeni pazarlar ve ucuz emek… başka? adına küreselleşme dedikleri sermayenin serbestçe sınırlar arasında gezinebilmesi. başka? finansallaşma denilen ve 90’ların sonundan, 2008’e kadar olan o büyük şişmeyi yaratan şey. birleştiklerinde gerçekten de sermaye için muhteşem bir genişleme sahası yaratıyorlar. ekonomiler o kadar şiddetle büyüyor ki bir çok marksist ekonomist bildiklerinden şüphe etmeye başlıyor. burjuva ekonomistler “krizler dönemi artık geride kaldı” diyorlar. dünya’da bunun geçici olduğunu, böyle sürmeyeceğini, bunun bir sonu olduğunu söyleyene meczup gözüyle bakıyorlar. solculara, “sınıf” diyenlere, “sınıf mücadelesi” diyenlere mahallenin delisi gözüyle bakıyorlar. bu zamanları yaşadık, biliyoruz.

bu sırada türkiye’de neler olmaktadır. 1980 darbesini anlattık. faşizm, emekçilerin çıkarlarını savunabilecek tüm kurumları, fikirleri neredeyse imha etti, yani neoliberalizmin kurulması için gerekli zemin temizliğini yaptı. aslında hızlı da bir giriş yapıldı. 12 eylül darbesinin ekonomik-siyasi ayağını oluşturan 24 ocak kararlarının yaratıcısı turgut özal liderliğindeki anap, hızlıca dönüşümlere başladı. anap döneminden aklımızda kalan ise hırsızlık, rüşvetçilik, ahlaksızlığın yüceltilmesi, gemisini kurtaran kaptan felsefesinin pompalanması… 3 yılda yarı yarıya düşen ücretler, yağmacılıkta yaratılan prensler ve yeni dünya düzeninde, neoliberalizmde, türkiye’ye verilen rol uyarınca tekstil, inşaat, turizmin (tit) pompalanması. bu tekstil ve alman sermayesi arasındaki fantastik, akıllara zarar ilişki de bir başka ilginçtir ama burada bahsetmeyeceğiz.

sonra? sonra özelleştirmeler. zorla, kanırta kanırta zarar ettirilip ardından “bakın işte zarar ediyor, devlet fabrika mı işletirmiş?” gibi alçakça argümanlarla satılan kamu malları. ama şunu söylemek lazım, özelleştirme konusundaki asıl performans, özal’dan çok akp dönemine aittir. anap oldukça yol alsa da, global sisteme, neoliberalizme entegrasyon için alınacak daha çok yol vardı. anap’tan sonra gelen koalisyon hükümetleri ellerinden geleni yapsa da, koalisyon hükümeti olmaları, bazı işlerin, bağzı yağmaların yapılmasını yavaşlattı. yoksa niyetleri açıktır. çiller’in “türkiye son komünist ülkedir” şeklindeki cehalet ve aptallık kokan açıklaması cahil ya da aptal olduğu için yapılmamıştır, cahil ve aptaldır, o ayrı, ama o açıklama cahillik ve aptallık yüzünden yapılmadı. her neyse, yapısı gereği yavaş işleyen koalisyon hükümetleri, patronların iştahını doyuracak düzeyde kararlar alamıyor, işçilerin haklarına saldırmak, kamu mallarını “özelleştirme” adıyla yağmalamak, her şeyin ama her şeyin kara tahvil edilmesi ile ilgili yasaları, yürütmeleri, hukukları yapmakta sistemin sahipleri olan patronlar tarafından beklenilen performansı sergileyemiyorlardı. işte böyle böyle meşhur 2001 krizine geldik.
sonrasını biliyoruz. önce müstemleke komiseri kemal derviş geldi. ama yetmedi. gerekenlerin yapılması için o ünlü istikrar ve tam teslimiyet gerekiyordu. aranan rejimin muhtaç olduğu kudret 28 şubat tekmesini yiyen eski partisini satarak akp’yi kuran recep tayyip erdoğan’da bulunmuştu. sistemden beslenen herkes destekledi rte’yi ama en çok doğan, koç gibi patronlar destekledi. neden desteklediklerini ve kendi açılarından ne kadar haklı olduklarını sonradan anlayacağız. ilginç ve ciddiyetle incelenmesi gereken bir şekilde, genç parti denilen karanlık bir organizasyonun müdahalesi sonucu mhp ve dyp’nin baraj altı kalması sayesinde, oyların 34%’ini, ama meclisteki koltukların 67%’ini alarak iktidara gelen akp herkesi şaşırttı. yani bence patronlar dışında herkesi. sahi cem uzan neler yapıyor şu an? keyfi oldukça yerinde galiba. abd hükümetini karşısına aldığı motorola davasına ne oldu? ilginç değil mi?

2001 krizindeki ağır çöküşün ardından kemal derviş’in başlattığı özelleştirme ve kemer sıkma politikası tam da akp’nin tek başına iktidara oturduğu 2002 senesinde sonuçlarını vermeye başlıyordu. sanayide kapasite kullanım oranları yeniden ve hızla yükselmeye başlıyor, işsizlik rakamları aşağı doğru dönüyordu.

kriz görevini yapmış, büyükler küçükleri yutmuş, sermayenin değeri düşmüş ve dolayısıyla kar oranları düzeltmeye başlamıştı. krizin faturası emekçilere kesilmiş, reel ücretler düşmüş, kamusal olanlar azaltılmış, kemer sıkılmıştı.

türkiye sermayesinin en parlak zamanları başlamıştı. sermayenin özal’dan beri beklediği istikrar gelmiş, üstelik 12 eylül öncesinden gelen, darbenin tam olarak temizleyemediği ve özal’ın ayağına dolanan tek tük kalmış ahlak sahibi bürokratlar, namuslu müfettişler, yargıçlar, şube müdürleri vs. artık neredeyse yok olmuştu. akp’nin yapmak istediklerinin önünde durabilecek bir mekanizma neredeyse kalmamıştı. ve işte o dedelerimizin vergisi ile alınan kamusal malların, sonradan öldüğünde arkasından hiç çekinmeden bela okuyacağımız ahlaksızlar tarafından “babalar gibi”, üç kuruşa yağmalandığı zamanlara geliyoruz. üç kuruş paraya, işletmelerin birkaç yıllık karına patronlara satıldığı zamanlardan bahsediyoruz, sıkışık olanlara taksit yapılıyor, finans bulma sıkıntısı yaşayanlara devlet bankaları imdada yetişiyor, batan geminin mallarını yağmalamak isteyen kapitalistlere her türlü kolaylık sağlanıyordu. şurada örnekleri görebilirsiniz.

http://medyabar.com/…/cok-ucuza-gitmisiz-cokkk.aspx

sendikalar “milli güvenlik” bahanesiyle neredeyse grev yapamaz hale getiriliyor, özelleştirmeler “babalar gibi” yapılıyor, devlet kendi okuluna kömür vermezken özel eğitim ve özel sağlık devlet tarafından sübvanse ediliyor, özelleştirme ile yağmalanamayan işler gats ile özel sektöre açılıyor, tüm iş hukukunu ayaklar altına alacak olan, işçileri köleleştirecek olan taşeron kanunu yasalaşıyor, ab’nin önümüze sürdüğü her şey imzalanıyordu. tarımın nasıl bitirildiğini yazsak ağlarsınız. 1980’lerde “kendine yeten az sayıda ülkelerden biri” dediğimiz türkiye, bugün saman ithal ediyor. kendi yerli tohumunu kullanması ab uyum yasalarıyla yasaklanmış, kısır israil tohumuna muhtaç kalmış bir ülkeden bahsediyoruz. evet, bu ulusal güvenlik meselesidir. “one minute” tiyatrosundan sonra israil ile ticaret ilişkilerimizin nasıl arttığını anlatsak ona da ağlarsınız. suriye’de katledilen yüzbinlere, evini kaybeden milyonlara kadar giden uzun bir hikayesi var. neyse. tarımı bitirdiler evet. et ithalatında avrupa’da birinci, dünyada ikinciyiz. aziz nesin’in ünlü türklerin 60%’ı aptaldır lafı neden söylenmiştir biliyor musunuz? çocuklar et yiyemediği için söylenmiştir. kırmızı et yiyemeyen çocukların zeka gelişimi problemli olur. ülkemizde etin zaten pahalı olmasına, domuzun tüketilmediğini de eklersek, evet, yeterince kırmızı et yiyemeyen emekçi çocukları genetik zeka kapasitelerine ulaşamamaktadır ama bu ülkede “mercimek kırmızı etin yerini tutar” diye afyon verdiler garibanlara yıllarca.

bakın başka acıklı bir hikaye, soma. soma’da katledilen madencilerin büyük kısmı katliamdan iki sene önce egeli küçük çiftçilerdi. akp’nin çıkardığı toprak koruma ve arazi kullanımı kanunu’na göre, devlet, çiftçilik yaptıkları toprakları artık o şekilde kullanamayacaklarını, tabusunu almaları gerektiğini söyledi. tabu için ise devlete arazi miktarına göre para ödemeleri gerekiyordu. küçük çiftçinin öyle 10–20 bin liraları yoktur. ödeyemediler. arazi haklarını başkalarına sattılar. tahmin edersiniz ki bu arazileri tarım kapitalistleri topladı. neden? çünkü ab öyle dedi, çünkü neoliberalizm yasaları öyle diyor. “tarımsal nüfusu azaltın” dedi. “köylüyü mülksüzleştirin, sübvansiyonları kaldırın, arazi sahibi sayısını azaltın” dedi. “şehir dışında, sömürü mekanizmalarının dışında, dinamik ekonomi dışında bir kişi bile kalmasın” dedi. soma’lı köylüler tapuyu alamadılar. köyünden yeni kopmuş işçi kadar iyisi yoktur. şaşkın tavuk gibidir. sınıfsal bilincin en ufak kırıntısından uzaktır, ne yaptığının farkında bile değildir. işte bu garibanları madenlere, en ufak iş güvenliğinin olmadığı dehlizlere gönderdiler, zonguldaklı maden işçisini gönderemezsim mesela. bakın, madeni işletenler maliyetleri 130–140 dolardan 23.8 dolara indirmekle övünüyorlardı. liberalizmin- neoliberalizmin mantraları hiç değişmiyor. maliyetleri yüksek, verimsiz diye kapattılar o kamu işletmelerini, o madenleri. “verim” diye diye gömdüler işçileri kömürlerin arasına.

neoliberalizmin en dahice buluşlarından biri de finansallaşma ve borçlandırma olmuştur. bu iki kavramın birbirinden ayrılması çok mümkün değil. yazının başında kar oranlarının düşmesinden bahsetmiştik. kapitalizmin işte bu kar oranlarının düşmesine verdiği kaçınılmaz tepkilerden biri de sanal değerler yaratmak oldu. mekanizma şu:

a) borçlandırma şartlarını kolaylaştır.
b) piyasaya ucuz para sür.
c) böylece malların fiyatları artsın.
d) malların fiyatlarını arttığını gören insanlar, yarın geç olmadan, malın fiyatı daha fazla artmadan, mecburen hemen tüketime yönelsin.
e) malın fiyatı artsın.

yunanistan’da yapılan da buydu. alman bankaları, ucuz krediyi yunan’ın gözünün önüne sürdü, sonra bir de mercedes’i gözünün önüne koydu, yunan ucuz kredinin, para bolluğunun içinde yüzerken, mercedes’in fiyatları yükselmeye başladı, yunan da “fiyatı daha fazla artmadan alayım nasılsa yükseliyor. olmazsa yarın daha fazla fiyata satarım” dedi ve mercedes’i aldı. içmeye ayranı yoktu ama sürekli olarak değer kazanan mercedesi vardı. sıkışırsa satardı, yunan emekçinin ne suçu var. bu konuda yunan emekçinin bir suçu yok, sistem onun o arabayı alması için her şeyi yapıyordu.

bir anımı anlatmak istiyorum. istanbul’da taksiye bindiğimizde, taksiciye, taksi plakasının fiyatını sormuştuk. yanlış hatırlamıyorsam 1,5 milyon lira gibi bir fiyat söylemişti. günlük karını sorduk ve her türk gibi hesaba giriştik. işte “günde şu kadar kar, ayda şu kadar eder, şu masrafları düş” falan. yatırımın kendini amorti etme süresini hesaplamaya çalışıyoruz açıkçası. çıkan sonuç çok acayipti, 40 yıl gibi bir süre çıkıyordu karşımıza. yani elinde 1.5 milyon tl paran olsa, bunu basıp taksi plakası alsan ve o taksiyi işletmeye başlasan, o taksi sana o 1,5 milyon tl’yi 30–40 yılda geri kazandırıyor. bu düyanın her yerinde aptalca bir yatırımdır. en büyük, milyar dolarlık yatırımlar bile en fazla 20 yıl içerisinde maliyetini çıkarmak üzere hesaplanırç. daha fazlası için bankalar kredi bile vermez çoğu zaman. süresine peki insanlar gerizekalı mı gidip böyle saçma bir yatırım yapıyor? elbette değil. taksi plakası bir mülk gibi, sürekli değer kazanıyor, yani değer kazanmıyor da “piyasadaki ucuz ve bol para yüzünden değeri şişiyor” diyelim. şişti. çok para vardı. taksi plaka fiyatı sürekli artıyordu. insanlar da yukarıda anlattığımız gibi o taksi plakalarını saçma sapan fiyatlara aldılar, kafalarından şu geçiyordu: “bu taksi plakasının fiyatı sürekli artıyor, ben daha fazla artmadan alayım, nasılsa artmaya devam edecek, iyi bir fiyat tutturursam yarın bir gün satarım kar ederim” balon bir tek emlakta değil yani.

neyse biz konumuza dönelim. borçlandırmanın, borçlansırarak tükettirmenin, borçlandırarak tüketimin değer yarattığı değer artışının mekanizmasını anlatmaya çalıştım. şimdi, sistem, bu borçlandırma ve finansallaşmadan, bu yaratılan balondan, bu olmayan değerin varmış gibi hayal edilmesinden bolca faydalandı bir dönem. 2000–2008 arası dönemdeki korkunç ekonomik büyüme, milenyumla beraber artık insanoğlunun artık ekonomik meselelerini, krizleri çözdüğünü gösteriyordu. ekonomilerin, dünyanın her yerindeki ekonomik büyümelerin gözünü kamaştırmadığı insan yoktur herhalde. bahsettik ya, bazı marksistler bile karların düşme eğilimini, kapitalizm-kriz ayrılmaz ilişkisini tekrar gözden geçiriyordu. bir çok marksist, marks’ın türevlerine geri çekildi. arada dünya ticaret kulelerine saldırı falan oluyordu, ama bu insanların geleceğe güvenle bakmasına engel olmuyordu. peki ne oluyordu. yani 70lerdeki krizi atlatabilmek için üretim teknolojisinde yapısal bir çözüm, değişiklik gerçekleşmemişti, bu bolluk nereden geliyordu?

bahsettiğimiz gibi borçlandırmayla emekçileri sistemin içine çektiler, talepleri artırdılar, sürekli yükselen fiyatlar oluştu, sürekli yükselen fiyatlar da daha önce anlattığımız gibi talebi daha da artırdı, bu bir. sonra, ikinci olarak borç senetlerini bir ekonomik araç olarak kullanmaya başladılar. bu konu çok acayip bakın. siz gittiniz, bankadan kredi çektiniz, ev aldınız, banka size evinizin değerinin asıl değerinin çok üzerinde bir kredi verdi, buna karşılık sizden bir takım sözler aldı, ipotek. sonra bu ipotekleri ne yaptı? kasasına mı koydu? hayır. bu ipotekleri böldü, başka ipoteklerle harmanladı ve kendine göre bir risk güvenliği yaptı, sonra da bu ipoteklerini başkalarına sattı. hiç yoktan bir ekonomik büyüklük çıktı ortaya. bakın bu borçlandırma ve finansallaşma ile aslında hiç olmayan, yalnızca gelecekteki umutlarımıza dair bir ekonomi yaratıldı, bu umutlar satıldı. ya da şöyle diyelim geleceğimiz satıldı. hala da öyledir. bakın, 2008 krizinin hemen öncesinde, 2007’de, dünyadaki 60 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğün karşısında 120 trilyon dolarlık finansal (yani sanal) varlık vardı.

sermaye motivasyonunu bugün yapılan değil, yarın yapılmasını beklediği yatırımlarda, bugün eline geçen değil, yarın eline geçmesi muhtemel karlarda buluyor. bu motivasyon gerçek değil, spekülatif bir ekonominin büyümesine yol açıyordu. sermaye bu durumdan çok memnundu. düşünsene, fabrika kurmak, üretim yapmak gibi bir riske girmek yerine tek yapması gereken para satmaktı. bir söz vardır kötü para iyi parayı kovar derler ama sermaye kaı gördüğü zaman gözü herhangi bir atasözü, deneyim, bilim görmez. gelecekte başına gelecekleri analize tutmaz. kapitalizmin doğası gereği de bu böyledir.

bu para bolluğu içerisinde elbette tüm dünya gibi, türkiye de payına düşeni alıyor. 2001 krizden çıkışın hızına, dünyadaki bu bollaşma katılıyor, türkiye’ye giren sıcak para hesap edilemiyordu. akp’nin bu parayı ne yaptığından uzun uzadıya bahsetmeyeceğim, ama hepimizin bildiği gibi hızlıca ekonomik büyüklük yaratacak, paranın hızlıca yayılacağı mekanizmaları besledi, inşaat, yol, altyapı vs. mesela o kadar çok para varken başka hiçbir şey yapmasa ama yalnızca eğitimi geliştirse mesela şu anda türkiye’nin elinde korkunç bir yetişmiş güç olurdu ama işte o zaman o parayı kitlelere o kadar hızlı yayamazdı. akp iktidar olduğu günden beri seçim ekonomisi uygulamaktadır. akp’nin parti içi ilişkilerini de belirleyen rantı tabana yayma politikasını bütün bir toplum için uygulamış, 2001 krizinde mahvolmuş halka ilaç gibi gelmiştir. geldiğini biliyoruz. her şeçimde (elbette muhalefetin de katkılarıyla) daha fazla oy olarak tek başına iktidarını sürdürüyor. her neyse işte 2008’e kadar türkiye’de

a) dünya’daki para bolluğunun yarattığı sıcak para
b) türkiye cumhuriyeti tarihinin en büyük özelleştirme yağmaları
c) krizden çıkışın yarattığı ivme hissi

sayesinde ılık rüzgarlar esti. insanlar ucuz döviz sayesinde en lüks arabalarla tanıştılar, cep telefonları, bilgisayarlar. üreticimiz bile ucuz döviz sarhoşluğuna düştü.

tam burada, trt 2’de izlediğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum. belgesel karadeniz’de bir orman kasabasını anlatıyor. bütün bir kasaba kamuya ait bir kereste fabrikası çevresinde dönüyor. ormandan ağaç keseni, esnafı, memuru, fabrikada çalışanı… yanlış hatırlamıyorsan 5bin’in üzerinde bir nüfus, bir fabrikanın etrafında bir ekonomi kurmuşlar, yaşıyorlar, değer üretiyorlar. her neyse, bu fabrika özelleştirme yağmasına dahil ediliyor ve bir yandaşa satılıyor. başta halka “hiç kimse işinden atılmayacak” falan gibi klasik yalanları atıyorlar, ilk tepkiyi bastırıyorlar, fakat sonra işçiler “maliyet” denilerek, “verimlilik” denilerek, teker teker atılmaya başlanıyor ki hikayenin ilginç yeri bu değil. daha sonra fabrikayı alan sermayedar fabrikayı kapatma kararı alıyor ve fabrikanın kendine sağladığı lisansla ukrayna’dan kereste ithal etmeye başlıyor. neden? çünkü maliyeti daha düşük, çünkü dolar düşük ve sermayedarımızı engelleyebilecek hiçbir kural, yasa, regülasyon yok. görebiliyor musunuz? neoliberalizm karşımızda maddeleşiyor işte: kamusal olan özelleştiriliyor, işçilerin haklarına direkt saldırılıyor, ucuz sermaye ortalıkta, kolayca uluslararası ticaret ve sonuç ortada. fabrika kapandıktan sonra, ekonomi zinciri tamamıyla kırılıyor. sonra? sonrası tüm gençler kasabayı terk ediyor, büyük şehirlere gidiyor. belgeselde kasabayı gezdiklerinde terk edilmiş bir hayalet kasabası görüntüsü vardı. kasabada kalmış az sayıdaki yaşlılar ile röportaj yaptılar. bir teyze ağladı resmen. “buralarda çocuklar gülerek koşardı” dedi. izlerken ben de ağladım, yalan yok.

öyle işte, türkiye’de dolar o kadar ucuzluyor ki özelleştirmeden kereste fabrikası alan sermayedar, kereste ithal etmeyi tercih ediyor. dünyada 2007’ye kadar gerçekleşen büyüme göz alıcı, bundan bahsetmiştik. sonra ne oluyor. şu oluyor, bu parlaklık yavaşlamaya başlıyor çünkü borçlanmanın da bir sınırı var. borçlanma yavaşlıyor, borçlanma yavaşlayınca değer şişmesi de yavaşlıyor. ekonomi eskisi kadar büyümemeye başlıyor, 20–30 yıllık borçlandırılmış emekçiler işlerini kaybetmeye, borçlarını ödeyememeye başlıyor. banka için problem yok, ev ipotekli, eve el koyar, satar, gelen para ile zararını kapatır. sonra evi diyelim verdiği krediyi karşılamak üzere 100 liradan satılığa çıkarır. banka 100 lira kredi vermiştir. ama banka o krediyi verirken evin değeri 100 lira değildi ki, dolayısıyla balon şeklindeki büyüme sona erince evin değeri artık 100 lira kalamamakta gerçek değerine geri çekilme, gerçek değerine dönme eğilimine girmektedir. banka 100 liraya değil, 50 liraya da satamamaktadır artık, 40, 30, 20 alan yok. ne olacak? banka batacak değil mi? evet, banka batacak, ama tek başına batmayacak. o ipotekleri, o riskleri çoktan başka kurumlarla paylaştı. artık o ipoteklerin riskini bütün bir sistem taşıyor, bütün sistem birbirine girmiş, yekvücud olmuş, yani batarsa bütün bir sistem topluca batar. burada duralım. burada olan, bir takım bankaların, bir takım bankacıların, bir takım yöneticilerin iştahlarının ters tepmesi değildir. şöyle bir geri çekilip bakarsak burada olan şey, düşen kar oranlarından kaynaklı kilitlenmeye meyil eden sermayenin, yeni ve karlı yatırımlar yaratabilmek için çabalaması ve bulduğu çatlaktan ilerlemesidir. yapay, geçici bir kar kaynağı bulup, içinde bulunduğu durumu ertelemesidir. bakın bu önemli, karşımızdaki durum bir sapma değil, kapitalizmin ta kendisidir, doğal işleyişidir. sermaye ilerlemek zorundadır, nereye doğru? elbette ki karlı alanlara doğru. teknolojinin düşürdüğü toplam kar oranları sermayeyi geçici ama en azından karlı bir tarafa doğru kendiliğinden hareketlenmiştir. karşıızdaki kapitalizmin doğal hareketidir, kar oranlarının düşmesine karşı verdiği tepki, bulduğu bir çözümdür.

sonra ne oldu? ne olduğunu biliyoruz? dünya ekonomi sisteminin devleri lehman brothers, merrill lynch, bear stearns, kaupthing, aıg, general motors, chrysler, ford, wagon, morgan stanley, goldman sachs, fannie mae ve freddie mac, bear stearnsi, washington mutual, citigroup, royal bank of scotland (rbs), halifax bank of scotland (hbos) ve lloyds tsb, bradford & bingley, dexia, kaupthing, landsbanki, glitnir, hypo real estate, ıng vs. battı ya da kurtarıldı.

http://www.hurriyet.com.tr/…amgasini-vurdu-10588051

evet bu batan ya da kurtarılan şirketler ülkelerinin, alanlarının en büyükleri. tartışma yok. kurtarılmış derken neyden bahsediyoruz? basbayağı, şirketlerin, sınırları içinde bulunduğu devletler tarafından kurtarılmasından bahsediyoruz. yıllarca, karları cebine doldururken, kafamızı “devletler, sınırlar mı kaldı artık globalizm var” diye siken sistem, “devlet ekonomiye karışmamalı” diyen neoliberal mantra, şimdi dünyanın en büyük şirketlerini kurtarmak için, aslında gerçek değerinin onlarca katı değere sahip olan hastalıklı kağıtlarını, o çöpe dönmüş hisselerini gerçek olmayan değerlerinden alıyor, halkın vergilerini bu şirketlerin patronlarının götünü kurtarmak için çar çur ediyordu. yani aslında devletin ekonomiye karışmaması, sınırların devletin olmaması hep hikayeydi. o hikaye o şirketler bunlardan faydalanırken anlatıldı, o hikaye özelleştirmeleri meşrulaştırmak, kamusal alanın tümünün sermayenini kar alanı kühaline getirilmesi için söylenmişti oysa şimdi o devletlere kafa tutan o koca koca şirketler ıslak kedi gibi devletin, kamunun, halkın gelip kendilerini kurtarmalarını bekliyorlardı. ve artık belli ki o hikayenin süresi bitti. neyse devletlerin merkez bankaları acil önlem paketleriyle halktan alıp bu şirketlere verdiler, o çöp kadar değeri olmayan şirketleri kamulaştırdılar. bu şirketlerin yıkılmasını engelledi belki ama bu sefer ama bu alt üst olmuş finans sistemi yatırımları durma noktasına getirdi. bu noktada abd, durmuş ekonomiye marş verebilmek için havalı ismiyle miktarsal genişlemeye, aslen para basmaya başladı. amerikan merkez bankası fed’in aralık 2008'den ağustos 2014'e kadar 3.9 trilyon dolar bastığını biliyoruz. marş aldı mı? orası karışık. ama bir yerde abd’nin bu parayı basmayı önce durdurmak, sonra da, bastığı paraları geri toplamak zorunda olduğu kesin, zira bu kadar fazla paranın hiper enflasyona sebep olma riski her zaman vardır, para birimin anmı diğer “petro dolar” olsa bile.

3.türkiye

türkiye’ye dönersek 2008’e kadar global şişmenin gazıyla parlayan, patlayan, hoplayan, zıplayan türkiye, akp’den çok menumdur. nasıl olmasın? daha 7 sene önce türlü felaketleri yaşayan, işini, aşını kaybeden insanlar, şimdi birden, lüks tüketimin dibine vuruyor, kaymak gibi duble yollarla, her yerde pıtrak gibi biten plazalarla, betonla, çelikle, biraz daha betonla, biraz daha çelikle, daha da betonla, daha da çelikle, daha fazla betonla ve çelikle yüzleşiyordu. özel hastaneler devlet tarafından desteklenerek halka sgk üzerinden “bedava” tedavi sağlıyor, garibanlara kömür, makarna, bulgur veriyordu.-bu kömür ve makarna meselesinin ayrıca tartışılması gerekiyor, çünkü neoliberalizmin mağdurları olan yoksullara her sosyal desteğin verilmesi şarttır. zaten kapitalizmin kaybedeni olanlar, neoliberalizm ile tamamıyla sistem dışına çıkarılmıştır. mesele akp’nin bu destekleri bir hak meselesi olarak değil, bir sadaka kültürü içinde yapması, mesela kendisine oy çıkmayan yoksul mahallelerine bu yardımları iletmeyerek oraları cezalandırmasıdır. akp emekçilerin vergisi ile yaptığı bu destekleri partide somutlanan saadet zincirinin bir aracı olarak kendine bir sonraki seçimde oy devşirmek için kullanmıştır.- genel olarak durumlar hiç kimse için fena gitmiyordu. herkesin hayat standardında bir yükselme oluyor, bu sayede akp bir sonraki seçimde oylarını artırmayı garantiliyordu. tabi ki halk bunun geçici olduğuyla ilgilenmiyordu. keyifler yerindeydi.

fakat bu kadar sıcak paraya duyarlı ve bağımlı olunması çeşitli çevreler tarafından eleştiriliyordu. hatta erdoğan’ın bu eleştirilere “sıcak paradan neden korkuyorsunuz” temalı bir konuşmasını hatırlıyorum. her neyse 2008 senesinde global şok türkiye’deki sıcak parayı aniden dışarı çıkardı. ekim 2008-ekim 2009 arasında ekonomiden 10,9 milyar dolar tutarında net yabancı sermaye çıktı, bu 2008 senesinin milli gelirinin %10 civarına tekabül ediyordu. buna karşılık 2009 senesindeki ekonomik küçülme %8 civarı oldu. bu ne demektir? türkiye ekonomisinin bütün olayı sıcak paradır, sıcak para yoksa tr ekonomisi diye bir şey de yoktur. para girerse türkiye eonomisi büyür, para giderse türkiye ekonomisi küçülür. bu! 2009’da türkiye %8 civarı küçüldü. bu hemen sandıkta göründü. 2009 yerel seçimlerinde akp’nin oy oranı bir önceki seçimlere göre esaslı bir düşüş göstermişti.

bu sırada abd ve ab durmuş ekonomileri, kredi piyasasını canlandırmak için düşük, hatta sıfırın altında faiz ve miktarasal genişleme yapıyorlar yani piyasaya para basıyorlardı, bunu yukarıda yazdık. doların miktarı artarsa, doğal olarak sınır dışına çıkan dolar da artacaktır. böyle oldu. özellikle brezilya, türkiye gibi faiz oranları görece yüksek ve stabil görünen ülkelere aktı. 2008 krizinden hemen sonra panikle, türkiye’yi de ciddi anlamda krize sürükleyecek bir şekilde çıkış yapan dolar şimdi, miktarsal genişleme stratejisi ile birlikte belki de eskisinden daha güçlü bir şekilde geri geliyordu. “elhamdülillah kriz bizi teğet geçti” cümlesi işte tam da bu koşularda kuruldu. türkiye kısa bir aradan sonra sıcak paranın verdiği tüketimle büyüme hızına geri dönüyor ve 2009 yerel seçimleri ile kesintiye uğrayan seçim canavarlığı geri dönüyordu. o yıllarda meseleye ciddiyetle yaklaşan herkes bunun bir sonu olacağını, bir gün fed’in dolar basmayı bırakacağını ve şimdi bastığı dolarları geri çağıracağını, yani bugün yediğin hurmanın yarın acı bir şekilde çıkacağını söyledi. söyledi ama akp’nin ve yaratmaya çalıştığı yeni yetme sermayenin bunu görme niyetleri yoktu.

yazı çok uzadı ve sonraki hikaye zaten oldukça yakından biliniyor. çokça tartışıldı. fed’in para basmayı durdurma kararı beklenenden geç geldi çünkü ekonomik göstergeler istenilen gibi değildi. aslında sır aramızda o ekonomik göstergeler hala iyi değil, ama piyasadaki dolar bolluğu abd ekonomisinin üzerinde her daim sallanan demoklesin kılıcı gibi, hiperenflasyon tehlikesini işaret ediyor. ayrıca 2008 buhranı’nın kalıntıları devam ederken her an yeni bir şok gelmesi bekleniyor. çok ünlü “türev kağıt” denilen, “toksik kağıt” denilen kağıtlar 2015 senesi itibarıyla yeniden piyasalarda boy göstermeye başlamış. boy göstermek zorunda, yalandan değer yaratılmak zorunda, çünkü sistemin başka yapacak bir şeyi kalmadı. birinci şoku para basarak atlatıyorsun iyi de, bu sırada takipçisi gelirse (ki bu takipçi yakında bekleniyor) ne yapmayı düşünüyorsun? hiç. işte o yüzden fed, kervan yolda düzülür diyerek işe girişiyor/girişecek. paraye geri çağıracak. çağırmak zorunda. yoksa o ekonomik göstergelerin düzelmesi çok kolay değil. yukarıda anlatmıştık.

şimdi ne olacak. beklenilen aralıkta fed’in faiz artırma kararı açıklaması yani parayı geri çağırması. yaklaşık 3 yıldır ertelediği bu işi yine erteleyebilir mi? neden olmasın ama geçen zaman abd için risk primini yükseltiyor. büyük olasılıkla faizler artacaktır.

türkiye için nasıl bir heyulanın gelmekte olduğu hepinizin malumu, o konudan bahsetmeyeceğim, ama birkaç açıdan 2001 krizinden farklı olacaktır.

a) 2001 krizi ulusal bir krizdi. bunun hem finansal olarak, hem de ticari olarak krizin etkilerinde ve krizden çıkılmasında düzeltici rolü oldu. bugün global depresyon her ülkenin kendi başının çaresine daha fazla bakmasına yol açacak. ayıca global olarak piyasaların daralması zaten olmayan üretimimizin daha da değersizleşmesini doğuracak.
b) 2001 krizi olduğunda türkiye cumhuriyetinin elinde hala işleyen fabrikalar, rafineriler, madenler vs. vardı. derviş’in başlattığı akp’nin hevesle sahiplendiği yağma ile bunlar satıldı. bu kitleri ve orada çalışan emekçileri devlet piyasada regulatör olarak kullanılabiliyordu.
c) 2001 krizi olduğunda her yetişkinin 470 dolar borcu varken, bugün 6089 dolar borcu var. %1195 artış var. bunu detaylı anlatmaya gerek yok herhalde.
d) 2001 krizinde hem şehirdeki emekçinin kırsalla bağı vardı. hayati gıdalarını bu şekilde sağlayabiliyordu, yukarıda bahsettiğimiz köylüleri mülksüzleştirme operasyon içerisinde akp döneminde köyler boşaldı. boşalmayan köylerde de tarım neredeyse bitti.
e)2001 finansal bir krizdi, şu anda reel bir krizle karşı karşıyayız. çarkları ucuz dolar, kredi, borç, inşaat ile dönmeye alışmış, böyle böyle tembelleşmiş ekonominin elinden tüm bu girdilerin birden alındığını düşünün. makine duracak.

türkiye’de ne olacak. öncelikle doların artışı falan bunlar yalnızca semptom, yoksa doların yükselmesi o kadar da korkulacak bir şey değildir hatta sermayenin işine de gelir bazen, ama şu andaki doların yükselişi bize 14 senedir işlediğimiz ekonomik günahların ilk göstergesi olarak görünüyor. öyle kalacak mı? hayır. elbette hayır, doların artışı bu işin en basit kısmı. ekonomi duracak, uzun süre yeniden marş almayacak. ne zaman marş alacak? yeterince küçülünce. yeterince küçülme ne kadar yeterince oluyor? bunu hiç kimse bilmiyor, yaşayıp göreceğiz. ama bu sırada korkunç bir toplumsal dejenerasyonla karşı karşıya kalacağız, zaten çok düzgün olmayan toplumsal yapımız nasıl bir kırılma yaşayacak bilemiyorum. hazır olun.

)

    NaBerkemal

    Written by

    Hegel Diyalektiğinin Materyalist Dostu