İçimdeki Çocuk
Güneşli bir Kasım ayına ait Cumartesi sabahında uzun süredir ziyaret etmeyi istediğim “İçimdeki Çocuk” sergisine ailecek gitmeyi başarabildik. Kuzguncuk’un tepesinde Abdülmecid Efendi Köşkü’nde 16. İstanbul Bienali kapsamında 17 Eylül’de kapılarını açan sergi 10 Kasım’a kadar ziyaret edilebilir.
1880–1885 yılları arasında yaptırılan ve 120.000 metrekare alana sahip olan Bağlarbaşı Korusu içinde olan köşk Şehzade Abdülmecid Efendi tarafından yazlık konut olarak kullanılmış; onun sanatsever kişiliği nedeniyle dönemin sanatçı, edebiyatçı ve siyasetçilerinin sık sık toplandığı bir kültür merkezi haline gelmiş. Köşkün sahip olduğu bu geçmiş nedeniyle bienal kapsamında Ömer Koç’un kişisel koleksiyonuna ev sahipliği yapması rastlantı olmamalı diye düşündürüyor.

Saat 11:00’de kapılarını açan sergi için, açılış saatinden 1 saat geç gitmemiz nedeniyle 2 saate yakın beklediğimiz kuyruğa rağmen içeride geçirdiğimiz yaklaşık 45 dakika — 1 saat için beklemeye kesinlikle değdi. Yemyeşil bahçesi sayesinde çocuklar bekleme süresinin yarıdan çoğunu bahçesinde kendilerince oyunlar oynayarak geçirebildi.

Güvenlik kontrolünden geçip köşkün bahçesine girdiğiniz anda beklediğiniz kuyruk bitmiyor ancak bu sefer bahçeye yayılmış zaman zaman peyzajın içine saklanmış sanat eserleri sayesinde beklemeler daha zevkli bir hal alıyor. Dev enginar çiçekleri, kalemtraşlar, çiçeklerin arasındaki kaktüs heykelleri sizi bir anda Alis Harikalar Diyarı’na düşmüşsünüz gibi hissettiriyor.

Köşkün içine girdiğiniz anda köşkün yüksek tavanlı boş odalarında belli belirsiz yerlere yerleştirilmiş sanat eserlerinin bir kısmı size, onlarla etkileşebilmenize imkan veriyor. Çocukların en eğlendikleri oda sirklerdekine benzer dev, cüce aynaları önünde zıpladıkları, dans ettikleri oda oldu.

Sergi’de 60 sanatçıya ait 100’den fazla eser sergileniyor. Hazırladıkları kitapçıktaki eserlerin hepsini görebildim mi heyecanı ile dolaşıyorsunuz. Benim sergi ile ilgili en çok takdir ettiğim şeylerden biri sanat eserlerini “bu bir sanat eseridir ve bunun nüfus kağıdını yandaki küçük açıklamadan okuyabilirsiniz” gibi klasik bir yaklaşıma gitmemeleri oldu. Eserlerin kim tarafından ne zaman yapıldığı, ne anlattığı gibi okuyup 10 dakika sonra unuttuğunuz açıklamalar yok. Tam tersi sanat eserleri her yerde dağınık ve bir odaya bir kere girdiğinizde farketmediğiniz bir eseri aynı odaya tekrar girdiğinizde görebiliyorsunuz. Benim başıma geldi. Bu durum sürekli merak etmenizi ve ilginizi yüksek tutuyor.

Pablo Picasso’ya ait bir resmi de, Andy Warhol’un eskizini de görebiliyorsunuz ama bunlar serginin öne çıkanları değil. Ancak benim en merak ettiklerimden biri Küçük Prens’in orjinal çizimleriydi. Pekçok insan için olduğu gibi benim için de Küçük Prens’in yeri ayrı, hep şu sözlerini hatırlarım; “And at night you will look up at the stars. It’s too small, where I live, for me to show you where my stars is. It’s better that way. My star will just be one of the stars, for you. So you’ll like looking at all of them. They’ll all be your friends.”

Sergiyi araştırırken karşıma çıkan şu açıklama hoşuma gitti gerçekten sergiyi olduğu gibi anlatıyordu. “Genellikle çocukluk döneminde var olan fakat yetişkinlerin yaş aldıkça kaybettiği; merak uyandıran ve sınırların zorlanmasına neden olan, imkansızın tanımını bilmeyen çocuk aklını, içimizdeki çocuğu dinlemeye davet ediyor. Küçük Prens’in yazarı ünlü yazar Antoine de Saint Exupéry’nin “Her yetişkin önce çocuktu…… Ama pek azı bunu hatırlıyor” sözünü hatırlatıyor.”

Köşkün içinden çıktığınızda bile bahçesinden ayrılmayı hala istemiyorsunuz. Yaklaşık 3–3,5 saatlik geçirdiğimiz süre sonunda çocuklara sorduğumda herşeyin çok eğlenceli olduğunu, çok eğlendiklerini söylediler ve o uzun bekleme süresinden bahsetmediler bile.
Çocuklarla birlikte gidiyorsanız şuna hazırlıklı olun sürekli “dokunma” diye uyarmanız gerekiyor çünkü onlar hepsini dokunarak deneyimlemek istiyorlar. Sergiyi tasarlarken buna engel olacak sınırlar çizilmemiş. Her odada yer alan güvenlik görevlileri mümkün olduğunca ılımlı bir şekilde sanat eserlerinin zarar görmesine engel olmaya çalışıyor.

Sergi 10 Kasım’da tamamlanıyor, 3 Kasım Pazar İstanbul Maratonu nedeniyle Avrupa tarafında olanların sergiye gitmesi zor olabilir. Asya tarafında yaşayanlar bir yolunu bulabiliyorlarsa güzel havayı da kaçırmadan gitmeliler. Bu haftasonunu yakalayamıyorsanız, son haftasonunu kullanmanızı tavsiye ederim, asla pişman olmazsınız.
