Sünnî veya Şiî Olmanın Anlamı ya da Mustafa Öztürk’ün Laf Cambazlığı

Sayın Cumhurbaşkanının geçen günlerde İslam İşbirliği Teşkilâtı toplantısında dile getirdiği sözler üzerine Sünnîlik ve Şiîlik meselesi yeniden gündeme geldi. Tam da bu mevzu hakkında bundan üç ay kadar önce bir yazı kaleme almış; meselenin özüne temas ederek problemi bir lafız tartışmasının ötesine taşımaya çalışmıştım (mezkûr yazıyı buradan okuyabilirsiniz[1]). Fakat görünen o ki, konu hâlâ ziyade tavzih ve tahlile muhtaç; hâlâ temas edilmesi icâp eden bazı hususlar mevcut…

Ümmet-i Muhammed olarak dûçar olduğumuz şu ciğersûz ahval u vaziyet hengâmında Sünnî ve Şiî olmayı tartışmanın, birçokları tarafından fitnecilik yapmak, ümmetin müstakbel birliğine zarar vermek, çağı okuyamamak, basiretten bînasip olmak ve abesle iştigal etmek gibi tenkitler muvâcehesinde değerlendirildiği malum.

Evet, ‘ümmetin vahdeti’ meselesi umum Müslümanların uzun zamandan beri pembe bir hülyâsını teşkil ediyor. Bu sebeptendir ki bu hülyânın bir kuruntudan ibâret olup olmadığını tartışmayı teklif etmek dahi hemen birtakım fevrî reaksiyonlarla mukâbele görüyor. Gerçi problemi nazarî cihetiyle ele almaktansa konuya hissiyatın sâikleriyle yaklaşanların böyle davranması pek şaşılacak bir durum da değil… Hattâ böyle bir tarz-ı hareket büyük nispette makbûl de telakki edilebilir. Mâzur ve mâkul karşılanamayacak olansa zaten böyle bir derdi olmayan bir takım ilahiyatçı eşhâsın durumdan vazife çıkarırcasına “Ben de ne Sünnîyim, ne de Şiîyim” diye meydana atılması; Sünnîliğe bel altı vurmak için fırsatı ganimet bilmesi. Mustafa Öztürk’ten bahsediyorum. Cumhurbaşkanının mezkûr beyanatı üzerine kendisinin de Sünnî veya Şiî olmadığını ifâde ettiği bir yazı kaleme alan Öztürk, bir yandan Sünnîliğe saldırmak için iyi bir fırsat yakalamış oldu; diğer yandan da ev sahibini bastıran yavuz hırsız misâli Sünnîlerden gördüğü bin bir cevr u cefâyı anlatarak içini döktü.

Reis-i Cumhurluk gibi bir makamı temsil eden bir siyaset adamının bu tarz beyanı nâçizâne kanaatime göre büyük bir problem teşkil etmese gerektir. Hattâ politikanın daha büyük teklif ve çıkışları dahi tebriye edebilecek girift parametrelerden müteşekkil bir mâhiyet arz ettiğini bilmez değilim. Siyasetin şe’ni maslahattır. Zaman ve zemine göre her dâim tebeddül eden siyasî, iktisadî, askerî menfaatleri nazar-ı itibara alarak hareket etmek devlet adamları için mâzur görülebilecek bir durum olmak şöyle dursun; belki lâyıkı veçhiyle ifâ edilmesi gereken bir vazife olur çok kere… Bunun nasıl icrâ edileceği veya edilmesi gerektiği meselesi şahsen ilgi ve bilgi sahamın dışında bulunması hasebiyle en iyisi işi erbâbına havâle etmek…

Bizi asıl ilgilendiren husus ise, anlam ve fonksiyonunu ancak siyasî bir zeminde bulan bir sözün ilahiyatçı bir akademisyenin elinde sloganizme malzeme edilmesi… Hatâbet esasen siyasîlerin işidir. Sözün tesir gücü, maddesinin hakikati ifâde ediş gücü ile ters orantılıdır. Bu bakımdan hatâbet (retorika), şiir (poetika) hattâ safsata (sofistika) geniş kitlelere tesir ederken burhanın tesiri havassa hastır. Politikada burhan işe yaramaz; bilakis retoriğe başvurmak elzemdir. Dolayısıyla siyasî sözler söylem olmaya hakikatten çok daha yakındır. Fakat ilimle iştigal edenlerin şe’ni ise tebyin, tafsil, tahrir ve tahlil etmektir. Bu da evvelemirde delil ve burhanla olur. Meseleleri berraklaştırması, hall û fasl etmesi gereken ehli ilmin sloganlara başvurması ise mezmum bir şeydir. Slogan, yani dışı güzel, içi kof söz… Lafzı hoş fakat mânâsı boş…

“Ben de ne Sünnîyim, ne de Şiîyim” diye meydana atılması; Sünnîliğe bel altı vurmak için fırsatı ganimet bilmesi. Mustafa Öztürk’ten bahsediyorum.

Şöyle diyor Mustafa Öztürk mezkûr köşe yazısında: “Ancak gelin görün ki mezhepçilik fitnesi İslam dünyasının birçok bölgesinde olduğu gibi, günümüz Türkiye’sinde de can sıkıcı bir problem olarak kendini göstermektedir. Lakin fitnenin bu topraklardaki Sünnî versiyonu henüz fiziki şiddete başvurma ve kan dökme safhasına erişmiş değildir. Bunun sebebi, ülkede halen kanun-nizamın hüküm sürmesi ve her ne kadar, “Şeriatın keseceği parmak acımaz” dense de parmağın çok acıyacağından endişe edilmesidir.”

Gördüğünüz gibi ‘fitnenin Sünnî versiyonu’ bu topraklarda henüz kan dökecek safhaya gelmemiş. Peki neden? Sünnîler pek kanunî ve mülayim insanlar olduklarından dolayı mı? Elbette ki hayır! Allah’tan ülkemizde kanun ve nizam hâlen hüküm sürüyormuş da ondan! Öztürk’e kulak verseniz, Sünnîlerin silah belde, kan dökmek için düzenin nizamın bozulmasını iple çektiklerini zannedebilirsiniz… “Kahrolsun Şeriat!” nârâları atan silme Kemalistlerin muhayyilesindeki Müslüman tasavvuru ile Tefsir profesörü Mustafa Öztürk’ün Sünnilik tasvir ve tasavvuru arasındaki fark ne kadar acaba?!

Sonra şöyle devam ediyor:

“Fakat ne yazık ki Ehl-i Sünnet adına herkese parmak sallayan bazı zevat, kabir azabına karşı koruyucu kefen satmak, hangi ayetin cinsel iktidarsızlık sorununu giderdiği bilgisini içeren hikmetli kitaplar yazmak gibi işlere imza attığı halde, ne dine ne Ehl-i Sünnet’e hiçbir halel gelmemekte, halel şöyle dursun, gerçek Ehl- Sünnet tam da bu minvalde temsil edilmektedir.”

Şayet Öztürk ‘kabir azabından koruyan kefen’ satarak dini ticarete âlet eden bezirgânları eleştiriyorsa; buna diyecek bir sözümüz yok. Zira bu konuda kendisiyle hemfikiriz. Fakat o burada durmuyor; bunun üzerinden Ehli sünnet’e sataşmaya yol buluyor da güya neden Sünnî olmadığının gerekçelerini îzaha çalışıyor. Eğer ‘kabir azabından koruyan kefen’ satma eylemine kızarak Sünnîlikten istifâ ediyorsa, şunu söyleyelim ki bu işin Ehli sünnet olmakla değil; tüccar olmakla bir alâkası bulunuyor. Yok, bu kefeni satan adama kızarak Sünnî olmaktan vazgeçiyorsa ‘pireye kızıp yorgan yakmak’ galiba tam da bu oluyor. Bunların hiçbiri değilse o hâlde bu sözleri niye sarf ediyor? Dilerseniz Öztürk’ün safsataya varan şu taarruz tarzını bir nebze Mantık ilminden yardım alarak tahlil edelim:

İlm-i Mantıkta ‘külliyat-i hams’ nâmıyla maruf bir ıstılah vardır. Beş küllî kavram: Cins, fasıl, nev’, araz-ı hâs ve araz-ı âmm. Cins ve fasıl bir şeyin zâtiyyatını oluşturur. Araz-ı hâs ve âmm ise bir şeyin araziyyâtını. Bir şeyi o şey yapan, o şeyin zâtiyyatıdır; arazîyyâtı değil. İnsan iki ayaklı olduğu için değil; düşündüğü için insandır. Tâbir-i diğerle iki ayağı olmayan bir insan düşünebilirsiniz; fakat bilkuvve düşünemeyen bir insan düşünemezsiniz.

Buna göre, Sünnîliği veya bir Sünnîden hareketle Ehli sünnet’i eleştirecekseniz, Ehli sünnet’in zâtiyyatını eleştirmeniz gerekir; araziyyâtını değil. Zira Ehli sünnet’i Ehli sünnet yapan şey onun zâtiyyatıdır; araziyyât ise adı üstünde ârızîdir. O arazî durum bir Sünnî’de bulunabileceği gibi bir Şiî’de hatta bir Hristiyan’da da bulunabilir. Hepsinden öte, bir şahsın bir dine, mezhebe, ideolojiye mensubiyeti o din, mezhep ve ideolojinin araziyyâtındandır. Binaenaleyh, mensupları üzerinden dinleri, mezhepleri, ideolojileri tenkit etmek pek bir şey ifâde etmemektedir.

Mesela soralım: Bir Müslüman içki içebilir mi? Evet, şeytana uyup içebilir. Şimdi bizler içki içen bu Müslüman yüzünden İslam’ı eleştirebilir miyiz? Sormamız gereken soru şudur: O kişi Müslüman olduğundan dolayı mı içki içmiştir? Ya da Sünnî olduğundan dolayı mı? Ya da Türk olduğundan dolayı mı? Ya da berber, kasap veya tüccar olduğundan dolayı mı? Takdir edileceği üzere içki içmekle bunların hiçbir alakası yoktur. İçki içme bir Türk’ün bir Sünnî’nin veya Şiî’nin araziyyâtındandır; zâtiyyatından değil.

Eğer gerçekten İslam’ı eleştirecekseniz mesela tevhid akidesini eleştirmelisiniz. Zira Allah’ın bir olduğuna inanmak İslam’ın zâtiyyatındandır. Keza Ehli sünnet olmayı eleştirecekseniz, Hz. Ebubekir’i sevmeyi eleştirmelisiniz. Aynı şekilde, Şiîliği eleştirecekseniz imamet akidesini eleştirmelisiniz; Şiilik olmayan ama her Şiiye ârız olabilecek durumları değil.

Her milletin dinin, fırkanın, mezhebin, ideolojinin iyi mensupları da kötü mensupları da vardır. Eğer kötü mensupların davranışları üzerinden bu dinleri, milletleri, mezhepleri, ideolojileri eleştirme hakkımız varsa, Mustafa Öztürk gibi düşünen, onun fikirleri ve mezhebi çerçevesinde İslam’a inananların yapmış oldukları şahsî hatalar üzerinden Mustafa Öztürk’ü eleştirme hakkımız da doğar mı mesela?

Kendisini Ehli sünnet’e nispet eden bir adamın bu iddiasında ne kadar samimî ve tutarlı olduğunu sonuna kadar sorgulayabiliriz. Fakat bir adamın yapmış olduğu hataları, onun mensup olduğunu iddia ettiği sizin de saldırmayı kafaya koyduğunuz mezhebine, meşrebine mâl ederek “işte Sünnîlik bu!” demenizle; meseleye sizden iki adım daha geriden bakan ve her bulduğu fırsatta dine, İslam’a saldırmaya ahdetmiş bir dinsizin “İşte İslam bu!” demesi arasında mâhiyet bakımından bir fark var mı?

Ya da Ehli sünnet iddiasıyla bağlılarını istismar eden bir din tâcirini bahane ederek Ehli sünnet’e saldırmaya çalışmak doğruysa; kendi mezhep ve hevâsını Kur’an’ın temiz ismi üzerinden “İşte gerçek İslam bu!” adı altında pazarlayarak şöhret ve dünyalık devşiren birtakım ‘Tefsirci’, ‘Kur’ancı’ akademisyenleri, hocaları bahâne ederek “İşte İlahiyatçılar, Kur’ancılar, Müslümanlar böyle; inandıkları kitap ve dini dünyalığa âlet ediyorlar” diye düşünmek de doğru olmaz mı?

Gayeniz fırsatını bulmuşken birilerine olan kininizi açığa vurmaksa, bunu herhalde yapabilirsiniz. Nihâyet hepimizin gözünün üstünde kaşı vardır. Fakat gerçek anlamda bir Ehli sünnet eleştirisi yapacaksanız; sloganlar üzerinden insanları aldatmaktan vazgeçip, mertçe Ehli sünnet’i Ehli sünnet yapan şeyleri tartışmak zorundasınız.

İslam ile Sünnîlik ve Şiiliği üç ayrı kavram olarak takdim etmek aslında bir laf cambazlığından başka bir şey değil. Bir Sünnî “Ben Sünni’yim fakat İslam farklı bir şey” diyerek Sünnî olduğunu iddia etmez. Aksine sahih İslam anlayışının Sünnîlik olduğunu düşündüğü için Sünnî olduğunu dile getirir. Yani, aslında İslam ile Sünnîliğin aynı şey olduğuna inanır. Aynı durum bir Şii için de geçerlidir. Hiçbir Şiî, kendi mezhebiyle Hz. Peygamber’in anlattığı İslam arasında bir fark olduğunu düşünerek Şiî olmaz. Mesele bununla da sınırlı değil elbette ki… “Ben ne Şiîyim ne Sünni’yim” diyen bir adam da aslında aynı şeyi iddia eder. Kendi anladığı İslam ile Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtu vesselam) anlattığı İslam’ın aynı olduğunu düşünür. Dolayısıyla “Ben Sünni de değilim, Şiî de” demek ihtilafları, ayrılıkları gidermeyecek; aksine çoğaltacaktır. Sizin anladığınız mânâda mezhepçilik bu sloganlarla bitmeyecek, daha da körüklenecektir. Öyledir, çünkü ne Sünnî ne de Şii olduğunu iddia eden kimse bu iki mezhepten farklı üçüncü bir melez mezhep ortaya koymuştur; hepsi bu kadar. Tek yapmadığı şey kendi mezhebine bir isim takmamaktan ibarettir. Şimdi sahip olduğunuz İslam anlayışına herhangi bir isim koymayınca herhangi bir mezhebe mensup olmamış mı oluyorsunuz?

“İnsanlar aynı anlamlar için farklı kelimeler kullanmaları yüzünden saatlerce tartışırlar da sonunda bir yere varamadan ayrılırlar” der İbni Hazm… “Ben Sünnî de değilim, Şiî de değilim” sloganıyla oldukça mutlu olmuşa benzeyenler, İbni Hazm’ın işaret etmiş olduğu insan tipine oldukça yakın. Mânâları değil de lafızları, maksadları değil de adları tartışmaya pek hevesli olan bu arkadaşlarla mânâları tartışma noktasında ısrarcı olmalı ve sormalı:

  • Sence Müslüman olabilmek için Hz. Ali’nin imametine inanmak şart mıdır, değil midir? Şarttır dersen bu meselede Şii’sin; değildir dersen bu meselede Sünni’sin. Hem şarttır, hem değildir dersen mükellef değilsin.
  • Hz. Ali’nin ve neslinden gelen on bir imamın mâsum olduğuna inanıyor musun, inanmıyor musun? İnanıyorsan bu hususta Şii’sin; inanmıyorsan Sünni’sin ve Şia’ya göre kâfirsin.
  • Hz. Ebubekir sence bir sıddık mı yoksa bir zındık mı? Sıddık’tır dersen bu konuda Sünni’sin; zındıktır dersen bu konuda Şii’sin. Eğer “Ebubekir beni alâkadar etmiyor” diyorsan sahip olduğunu iddia ettiğin sahih İslam adına şu soruya cevap vermen gerekiyor: Senin benimsemiş olduğun sahih İslam Hz. Ebubekir’i sevmeye cevaz veriyor mu vermiyor mu? Veriyor dersen bu hususta Sünnî’sin; vermiyor dersen bu hususta Şiî’sin.
  • Yaklaşık 1200 yıldan beri bir mağarada gizlenen gâip bir imama; bu gâip imamın kıyamete yakın zuhur edip yönetimi eline alacağına inanıyor musun; inanmıyor musun? İnanıyorsan bu konuda Şii’sin; inanmıyorsan bu konuda Sünnî’sin.
  • Sence bir Sünnî cennete girebilir mi; giremez mi? Girebilir dersen bu hususta Sünni’sin; giremez dersen bu hususta Şii’sin.
  • Sence Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselam) vefatından sonra birkaçı hariç Sahabenin hepsi dinden dönmüş müdür? Evet dersen bu hususta Şii’sin; hayır dönmemiştir dersen bu meselede Sünni’sin. Bu konu beni ilgilendirmiyor dersen “Muhacir ve Ensar’dan İslâm’a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular ve onlara altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük kurtuluş budur. (et-Tevbe, 9/100) âyetinin dahi seni ilgilendirmediğini, senin için hiçbir şey ifade etmediğini söyleyebilir miyiz?
  • “Mezhebimizin gereklerinden bir tanesi de imamlarımızın ne mukarreb meleklerin, ne de gönderilmiş Rasûllerin ulaşamadığı bir makamları olduğuna inanmaktır”[2] diyen İmam Humeynî’ye katılıyor musun? Katılıyorsan bu hususta Şiî’sin; katılmıyorsan bu konuda Sünnî’sin.
  • Ayaklarımızı yıkamadan da abdest alıp namaz kılabilir miyiz? Evet diyorsan bu hususta Şii’sin; hayır diyorsan bu hususta Sünnî’sin…

Elbette bu listeyi uzatabiliriz; fakat maksadımız ayrılığa düşülen bu gibi birçok meselede kişinin iki görüşten birini seçmekten başka şansının olmadığını anlatmaktır. Artık bu görüşlerden biri seçildikten sonra Ben Sünnî değilim veya Şiî değilim demek; ya boş konuşmakla ya da ne dediğinin farkında olmamakla izah edilebilir.

Şimdi demagoji yapmaktan vazgeçip neye nasıl inandığını açık bir şekilde ifâde etsen daha iyi olmaz mı Sevgili Mustafa Öztürk? Din-i Mübin-i İslam’la özdeş kabul etmediğin Ehli Sünnet’in o senin bildiğin ‘Din-i Mübin-i İslam’dan farkı nedir açıklar mısın?

Merak etme, senin yeni mezhebine yeni bir isim koymayacağız. Söz! Yeter ki ‘Gerçek İslam’dan mahrum etme bizi!

Fikret Çetin — Sahn-ı Semân İslamî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi[3][4]


Kaynakça/Dipnotlar

  1. Editör
  2. l-Humeynî, Hükümet-i İslâmî, s.25.

3. {Görsel: © haberci28.com} Editör

4. Bu ve diğer yazılarımızı referans göstererek iktibâs edebilirsiniz. Editör