Güzeliz
İlkokuldaki en yakın arkadaşım sarışındı. Sarışın, mavi gözlü, pembe yanaklı çok güzel bir kız çocuğu. Hamarattı da, çalışkandı da, izci de olmuştu, piyeste Pamuk Prenses de. Öğretmenimiz de sağolsun çok severdi onu. Yani Pamuk Prenses rolü için seçmesinden belli, değil mi? Yoksa çok güzel başka çocuklar, Cadı, Çiçek, Kelebek olmuştuk biz. Ama o yaşta her rolün bir güzelliği olduğunu bilemiyorsun tabi ki.
Yıllar geçti, ortaokul çağına geldim. Yazlığa gidiyoruz, her sene 3–4 ay kalıyoruz. Orada da öyle bir grup var ki, evlere şenlik. Ne entrikalar, ne gruplaşmalar, ne kavgalar, ne birbirinin arkasından konuşmalar. Lider ruhlular, sadık ruhlar, daldan dala atlayan ruhlar, saymakla bitmez. Bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandıracak çok ama çok önemli bir eğitim alanıydı diyebilirim hayatımda.
Şimdi asıl konuya gelelim. Bu sabah uyandığımda kedimize “Güzelim” dediğimi farkettim. Daha önce birçok isimle hitap etmiş olsam da, ilk defa “güzelim” diyordum bir erkek kediye. Çocuk yaşlardan beri, “Güzelim”, “Tatlım”, “Canım”, “..cim” ve benzeri ile hitap etmeyi hiç sevmem. Son yıllarda “…cım, cim”lere başlamıştım, sonra “canım” eklendi ve sonra “sevgilim, aşkım”. Şimdi yazarken bile bir yanım hiç hoşlanmıyor bu kelimelerden. Hele ki “tatlım” “güzelim” demek arkadaşlarıma ve yakınlarıma, hala yerleşmemiş kelimeler benim için. Ama bugün ağzımdan çıkıverdi işte, hem de kedime. Ve şunu farkettim “güzelim” diyorum ama sanki kendime diyorum. Kedime değil de kendime.
Güzel olduğunu bilemeden, bilmek istemeden yetişmiş olduğum için, bu yaşıma gelince böyle hissetmek, kendime bunu demek büyük bir rahatlama hissi veriyor bana. Ortaokul çağlarına dönmek gerekirse, o yaşlarda “kendimi saklama” eğilimim olduğunu görüyorum şimdi. “Kapanma”, “kendini belli etmeme”, “beğenilmeme”. Bu sonuncusu ilginç, çünkü hem beğenilme hem de beğenilmeme isteği olmuş o yaşlarda sanki bende. Neden korkuyorsam artık? Çok fazla ilgiden olabilir mi? Üstüme düşülmesinden? Bu yaşlarda, bu çok önemli eğitim alanı olan yazlıkta da yakın arkadaşlarımdan biri sarışındı. Sarışın, mavi gözlü, pembe yanaklı, inanılmaz kibar, düşünceli, büyüklerini sayan küçüklerini seven, melek gibi bir kız. İlkokuldan beri gelen bu “sarışın” arkadaş durumuna ek olarak, bu kız arkadaşın ismi benimkiyle aynıydı. Evet, aynen öyle. Bu durum başka yaşlarda nasıl sonuçlar yaratırdı bilemiyorum ama 12–13 yaşlarındaki büyük bir arkadaş grubunda yarattığı sonuç şöyle olmuştu: “Lakap”. Şimdi, iki Şebnem olunca bir grupta, birisi aşırı sarışın, diğeri esmer olunca, aynen şöyle olmuştu: Sarı Şebnem, Kara Şebnem. Sarı Şebo, Kara Şebo. O zamanlar ne düşünüyordum bilimiyorum, herhalde durumu kabullenmiştim, ama seneler boyunca lakabımın “kara” olmasına takık yaşadım diye düşünüyorum. “Kara”yı negatif algılıyordum. Dualitenin kötü olan tarafı olarak. (Asıl dualitenin kendisinin ne rolü olduğunu o zamanlar bilmeden). Ve tabi ki bu algı, benim tüm ergenlik çağımı ve hatta yetişkin çağımın ilk yıllarını çok etkileyen birşey oldu. Hani derler ya “aynalarla küs müsün?” ☺ Ben küsmüşüm. Hiç bakmazmışım. Bunu da 20’li yaşlarda oda/ev arkadaşlarıyla yaşarken anladım, onların banyoda ayna önünde geçirdikleri zamanla benim geçirdiğim zaman arasında dağlar gibi fark vardı. Ben gözümün içine bile bakamazdım, umumi tuvaletlerde hala tam bakamıyorum.
Şimdi gelelim sonuca. Kendimi bir kuğuya dönüşen çirkin ördek yavrusu olarak gördüğüm bir masal anlatmıyorum size. Bu hikaye farklı. Bu hikayede kız çocuğu “kocaman bir kafa” olarak geziniyor. O kadar büyük olmuş ki kafa altında vücut gözükmüyor bile. Çok düşünüyor, çok günlük yazıyor, içine kapanık, kendiyle vakit geçirmeyi çok seviyor, güzelliğe değil akla önem veriyor, güzel değil akıllı desinler kendisine istiyor. Hayallerinin peşinde koşuyor, istediklerini elde ediyor, hep aklıyla oldu sanıyor. O beyin var ya o beyin. Neredeyse kalp olmuş, atıyor her an, vücut da duruma alışmış, kendisinin farkında değil, “kafa cumhuriyeti”nde yaşıyor ya. Bu hikayenin sonunda olan ise şu: Geç de olsa kız çocuğu (çünkü 40’ına gelse de kendini kız çocuğu gibi hissediyor), içindeki yani tüm vücudundaki enerjinin farkına varıyor. Çeşitli yollardan. Sadece tek yolla değil, herşey ahenkli bir şekilde bir araya geliyor ve etkilerini yaratıyor bu bedende. Kendisini nasıl hissediyorsa öyle gözüktüğünün denklemi kafasına dank ediyor. Kafa da mı rahatlıyor ne! Bunca sene büyük bir yük varmış kendisinde. Kendini bırakıyor şimdi kafa. Kontrolünü. Tuttuğu tüm ipleri gevşetiyor, hatta sonra bırakmayı deniyor. Güvenerek. Emin ellerde çünkü. Şimdilerde kafanın vücut orkestrasının sadece bir parçası olarak ve hissedererek söylediği birşey var, o da: “Güzeliz”.
ŞGÇ.17.04.2015