Yaratıcı ekip, bir sonraki kampanyalarını düşünürken.

Hepimiz birer meleğiz.

Geçtiğimiz yıllarda “Goodvertising” olarak adı konulan bu akım — diyelim, reklam yaratıcılığının dünyadaki önemli sorunların çözümüne yönelik kullanılması ve bu sorunlara genellikle akılcı, uygulanmış ve etkisi kanıtlanmış çözümler geliştirilmesi demek.

İyilik yani.

***

Uzunca bir süre bu “iyilik”, print kategorisindeki parlak çıkışlarda, Tayland’dan, Brezilya’dan gelen müthiş illüstrayon ve prodüksiyonların arkasında saklandı. Palais’nin alt katında bir iyilik festivali! Pandalar kurtarıldı. Amazonlar yeniden yeşeriyor. Deniz aslanları koynumuzda gezdik sanki o soğuk koridorlarda. Çakmak çakmak siyah gözleri bize teşekkür ediyor gibiydi sıkı sıkı sarılırken.

WWF üzerinden Cannes’da kaç aslan dağıtıldı ama Serengeti’deki aslanları soran olmadı. Greenpeace işleri için zincirledik kendimizi. Yeri geldi kürk olduk, PETA giydi. Hepimiz alkışladık. Görünmez canların görünmez kanları şıçrarken belki de ellerimizden. Daha da çok alkışladık. Tüm gücümüzle. Ellerimiz kızarana kadar. Çığlık çığlığa Grand Prix’ler verildi. Rosélere boğuldu aslanlar.

“Ama Earth Hour vardı hani? Bilmemkaç gazilyon kilovat elektrik tasarrufu yapıldı, yapılıyor her sene?”

Yahu tabi ki. Sırf o değil, bir ton iş var hakkını veren. Ben onlardan bahsetmiyorum. Ben onların sol alt köşesi ve arka çaprazına saklanan hırs parazitlerinden bahsediyorum. Çakma kanatlı iyilik akbabalarından bahsediyorum. Virüs gibi türeyen “virallerden”…

***

Sonra her sene her sene tüm doğal hayatı sil baştan kurtarmaktan yorulduğumuzdan olsa gerek, doğa çekiciliğini biraz yitirdi tabi. Neslimize döndük biraz. Önce insanla başlar değişim. Öyle değil mi meleklerim?

“Eşitsizlik” dedik.

“Yolsuzluk” fena.

“Diktatörlük” diz boyu.

“İnsan ticareti” büyük sorun.

“Şiddet” her yerde.

“Mülteciler” aman.

“Evsizler” evet.

“Hah şöyle! Oh be. Bana bunlarla gelin. Hadi iyilik meleklerim, deadline’a az kaldı. Göreyim sizi.” diye pohpohladı baş melekler. Ekipler başladılar çalışmaya. Grey Singapur’daki melek yüzlü, al yanaklı meslektaşlarımız mesela. “Bu sene mülteci senesi” dediler içlerinden, belki kendilerine itiraf edemeseler bile.

Ne mal olduğu çıktı ortaya sonra. Bilen biliyor uzun uzun yazmaya ihtiyaç yok. Benim ilgilendiğim diğerleri. Bilmediklerimiz. Aradan sıvışanlar yani. X-ray’de yakalanmayanlar. İşaret parmağımı sallayıp “Yatacak yeriniz yok” demek istiyorum ama işin acı tarafı “Yatacak yerimiz yok” demek daha doğru sanki. Şu ya da bu şekilde hepimiz dinledik içimizdeki şeytanı. Kimimiz yaptı dediğini, kimimiz direndi. O yüzden bu yazı bir özeleştiri aynı zamanda.

Belki bir hassasiyet oluşur bu konu ulu orta konuşulunca, sahte kanatları bırakıp gerçeklerini takacak yüzümüz olur bir gün. Niyetim bu.

Bu sene ne oldu Güney Fransa’da diyenlere;

Mükemmel eğlenceli iş yapıp milyonlarca bira satan, markanın değerini stratosfere çıkaran ekip finalist plaketini beklerken, sahte melekler, sahte altınlarıyla Cannes’da fink attı bu sene diyebilirim.

İyilik yani.

Sözde.

***

Online Kronik Atar git gide ciddi bir rahatsızlık haline geliyor ülkemizde, bir iki ayaknotu düşeyim buraya, sebepsiz yükselinmesin. İyi işin, doğru işin, temiz işin hangileri olduğunu hepimiz biliyoruz. Biraz PR, biraz layklanma hasreti uğruna kolay kolay idrak edilemeyecek nitelikteki sorunlara uzaktan yardım ilüzyonu şirazenin topuzunu kaçırmaktır. Birbirimizi kandırmayalım. Ayrıca, sosyal sorumluluk işi yapıp da yarışmalara sokmayan, “iyilik yap, denize at” diyen o sayılı insanların yanaklarından öpüyorum.