Türk Yahudileri: Mucizeler ülkesinden ayrılmayız

500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi yeni yerinde daha açık ve daha cesur bir tanımlamayla faaliyete geçti. Türk Yahudileri geleceklerini “mucizeler ülkesi” olarak adlandırdıkları Türkiye’de görüyor.

Sernur Yassıkaya

Büyük Hendek Caddesi, Galata Kulesi’nin sizi eşsiz endamıyla karşıladığı, İstanbul’un en güzel manzaralarından birine sahiptir. Geçen perşembe sabahı, Galata Kulesi ile bir kez daha karşılaştığım caddeye adımımı atarken bambaşka bir duygu beni bekliyordu. Kapısının önünden sayısız kez geçtiğim Neve Şalom Sinagogunda bir toplantıya davet edilmiştim. Davetin sebebi, 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi’nin yeni adresinde açılması idi. Müze daha önce Karaköy Perçemli sokakta 2001 yılından 2015’e kadar hizmet vermişti. Ve şimdi günün şartları ve güncel ihtiyaçları karşılamak amacıyla Neve Şalom Sinagogunun bulunduğu bina kompleksinde özel olarak tasarlanan yeni mekanına taşınmıştı. Sinagogta, geçmiş dönemlerde yaşanan terör saldırıları nedeniyle, güvenlik önlemleri alınmış durumda. Güvenlik kontrolünü geçtikten sonra hayatımda ilk kez bir sinangogta idim. İstanbul’un üç semavi dini kucaklayan derin kültürel ve tarihi birikiminin, medeniyet varlığının önemli değerlerinden birine daha adım atmıştım. Davet için birçok medya grubundan gazeteciler, yazarlar, ve konu ile ilgili uzmanlar toplanmıştı. Salona giriş yaptığımda ilk hissettiğim heyecandı. Bu duygu salonu çevreleyen duvarlara kadar sinmişti. O an yeni bir başlangıç ile karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Nihayetinde bir kaşık ile bardağın ortak tınısı sonrası salondaki topluluk, 500. Yıl Vakfı Başkanı Moris Levi’nin sözlerine kenetlenmişti. Levi sözlerine toplantının yapıldığı Neve Şalom sinagogunun tarihçesini anlatarak başladı. Binanın Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden biri olan İTÜ mezunu Ela Mantura ve Bernard Motola tarafından projelendirilerek inşa edildiğini ve Mart 1951 tarihinde hizmete açıldığını belirten Moris Levi, Türk Musevilerinin mevcut ibadethanenin inşa edilmesi amacıyla o dönem tüm birikimlerini harcadığını vurguladı.

Moris Levi tanıtım konuşmasını yaparken…

Levi, Türk Yahudileri’nin tüm birikimlerini mevcut sinagogun yapımı için harcamasının sebebini, “çünkü geleceğimizi bu topraklarda görmüşüz, babalarımızın ve büyükbabalarımızın kuşaklar boyu söylediği gibi, bu toprakların paiz mirocolos (mucizeler ülkesi) olduğuna inanmışız” sözleriyle çarpıcı bir şekilde açıkladı. Levi’nin sözleri son dönemde yabancı medya kuruluşlarında sıkça yer bulan, İspanya’nın Sefarad Yahudilerine vatandaşlık hakkı tanıması sonucu, Türk Yahudilerinin İspanya vatandaşlığına ilgi gösterdiğine dönük haberlere de cevap niteliği taşıyordu. Türk Yahudileri kaderlerini bu topraklarda görüyordu. Yine Levi’nin Türk Yahudi Cemaati Başkanı İshak İbrahimzadeh’ten aktardığı “mozaiğin kalıcı bir rengi” ifadesiyle, Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olduklarını özellikle vurguluyorlardı. Bu nedenle olsa gerek, yenilenen müzede, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndaki en büyük zaferlerinden biri olan Çanakkale cephesinde, Osmanlı saflarında şehit olan Türk Yahudisi askerler için de bir köşe ayrıldığının altı özenle çiziliyordu. Hatta 15 Mart 2016 tarihinde başkent Ankara’da, konuyla ilgili özel bir serginin de açılacağı ilk kez Levi tarafından bizlere açıklandı.

Kurtuluş Savaşı’nda cephede yer alan Türk Yahudileri. Sarı renkteki liste (sağda) Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı saflarında savaşan Türk Yahudilerinin bir kısmına ait.

Levi’nin sözleri, ilk anda hissettiğim, “yeni bir başlangıç” duygusunu doğrular nitelikte. Yıllar sonra Türk Yahudileri kendilerini daha rahat anlatacak bir toplumsal ve duygusal yapının Türkiye’de oluştuğunu fark etmişler. AK Parti hükümetleri ile Türkiye’nin mevcut sorunlarını daha rahat konuşmaya başlamasının elbette bunda önemli bir rolü bulunuyor. 2002 yılında başlayan demokratikleşme adımları ve çok seslilik ile Türkiye bagajındaki gri/karanlık alanları da tartışmaya ve demokratik bir zeminde çözme iradesi göstermeye başlamıştı. Türkiye’deki azınlıklara yönelik açılım politikaları da bu zeminin önemli parçalarından birini oluşturmakta. Uluslararası medyada çıkan birçok olumsuz habere rağmen Türkiye son 14 yılda bu noktada önemli adımlar atmış durumda. Bu durumun farkında olanlar da elbette ilk once muhatapları. Cumhuriyet tarihinde pek çok ilk bu 14 yıllık dönem içinde gerçekleşti. Örneğin, Struma Faciası, ilk kez bu dönemde resmi olarak anıldı. Yine Hanukah Bayramı ilk kez geçen yıl kamuya açık bir alanda, Türkiye’nin en gözde semtlerinden birinde, cami, kilise ve sinagogun aynı üçgende yer aldığı Ortaköy’de, resmi olarak kutlandı. Yine, Avrupa’nın ikinci en büyük sinagogu, Edirne Sinagogu, Türk devletinin resmi katılımı ve desteği ile restore edilerek, geçen yıl yeniden hizmete açıldı. Tüm bunlar da Türkiye — İsrail ilişkilerinin oldukça düşük seviyede devam ettiği bir dönemde meydana gelmesi noktasında anlamlı. Türkiye’nin demokratikleşme adımlarını artık dış politika mülahazlarından bağımsız gerçekleştirme olgunluğuna eriştiğinin de bir ispatı. Kaldı ki, Türkiye — İsrail ilişkilerinin en parlak dönemini yaşadığı doksanlı yıllarda böylesi gelişmeleri düşünmek hayal bile olmaktan uzaktı. Tüm bu olan bitene rağmen uluslararası medyada Türkiye’ye yönelik anti-semitizm suçlamaları popülerliğini korumaya devam ediyor. Türkiye’ye yönelik at gözlüklü bakışın neticesi olan bu haberler ise bizzat Türk Yahudi cemaati tarafından yanlışlanmaya devam ediyor.

Moris Levi’nin, müzenin yeni yapısını ve içeriğini “daha açık ve daha cesur” sözleriyle tanımlaması da bunu destekleyen bir örnek. Levi’ye salonda, umut ve heyecanı gördüğümü ve bunun yeni bir başlangıcı işaret edip etmediğini dönük soruma aldığım cevap da hislerimi doğrular nitelikte: “Bu durum planlanmış bir şey değildi ama kendi kültürümüzü anlatma ihtiyacımız olduğunu hissettik.” Demek ki uzun bir zamandır beklenen kıvama şimdi ulaşılmıştı. Türkiye Yahudi Cemaati, toplumun, kendilerinin sesini dinlemeye hazır olduğunu farketmişti. Sergi alanını gezerken genç bir cemaat mensubu da benzer bir değerlendirmede bulunuyor: “hakikaten kabuğumuzdan çıktık, hala da korkuyoruz, travmatik toplumuz. Sanırım bu müze kendimizi ve ortak tarihimizi unutturmama hatta bir var olma çabası. Herkes müzeye evinden bir şeyler bağışlamak istiyor.”

Müzenin yeni ve etkileyici bölümlerinden biri: Aile portreleri

Bu sebeple olsa gerek Türk Yahudi cemaati sadece pembe sayfaları değil, yaralarını da toplumla paylaşmak istiyor. Trakya Olayları, Varlık Vergisi vb. Cumhuriyet tarihinin acı sayfaları ilk kez müzenin yeni mekanında yer buluyor. Açıkki acıların paylaşıldıkça azalacağına olan inancın kuvvet kazandığının bir kanıtı bu yeni durum. Bu inanç en belirgin şekilde, bence müzenin en çarpıcı bölümlerinden biri olan, Türk Yahudilerine ait fotoğrafların sergilendiği portreler bölümünde kendini ifade ediyor. Bir fotoğrafın binlerce kelimeye bedel olduğu köşede. Yine cemaat açısından bir başka gri alan olan, Sabetay Sevi (Dönmeler) olayına da ilk kez müzede yer veriliyor. 200 yıl boyunca cemaate travma yaşatan bu olaydan ilk kez açıklıkla müzenin yeni yapısında yer veriliyor. Tabii sadece acı ve gri alanları değil, mutluluklarını da paylaşmayı tercih etmiş Türk Yahudi cemaati ve müzedeki en büyük süprizlerden birine imza atmışlar. Müze ve Neve Şalom Sinagog bölümünü ayıran cam bölme sayesinde, bir yandan tarihe tanıklık eden ziyaretçiler, o esnada gerçekleşen düğün sünnet gibi bir dini törene de rastlama imkanına sahip. Tanıtım toplantısı yapıldığı sırada bir sünnet töreni için yapılan hazırlıkları, ayrılan cam mekandan görmek de benim için değerli bir andı.

Müzede ayrılan bölümden Neve Şalom sinagogunu izlemek de mümkün

Yeni mekanında ziyaretçilerini bekleyen müzenin mesajı açık: Sevinçte ve tasada birlikteyiz. Dijital görüntü teknikleri ve cemaatin sahip olduğu arşivden cömertçe faydalanıldığı müzenin bir başka mesajı da bu topraklarla kurulan güçlü bağın varlığı. Türk Yahudileri kendilerini bu toprakların asli varlıklarından biri olarak görüyor. Sanırım uzun süreden sonra ilk kez de böyle hissediyorlar. Türkiye’ye karşı yürütülen anti-semitizm suçlamalarına da ellerinden geldiğince, sesleri yettiğince cevap vermeye çabalıyorlar. Bardağın dolu tarafını görmek, Türkiye ve Türk Yahudi cemaati ile ilgili objektif bir yorum yapmak adına 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesini ziyaret etmek iyi bir başlangıç. Sefarad müziği ezgileri ve lezzetlerinin, Türkiye’nin zenginliğini hissetmek adına sizi beklediğini eklemeyi de ihmal etmeyeyim.

3 Kasım 2002’de Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı cesur adımlar ile Türkiye yeniden kendisini tanıyor, güven kazanıyor. 14 yılda atılan tarihi adımların zemini de tam burada duruyor. Kendin olmak ve kendine güvenmek. İçeride ve dışarıda oluşturulmak istenen karamsar ortama rağmen Türkiye artık kritik çizgiyi geçmiş durumda ve kendini demokratik değerler üstünden yeniden tanımlıyor. Bu çabaya destek verenler elbette hatırlanacaktır.

(Soldan Sağa) Nisya İşman Allovi, Sernur Yassıkaya, Moris Levi, Rivka Geron Schild

Not: Tüm fotoğrafların hakkı kendime aittir.