Helikopter Sesinden Ürken Çocuklar

Baharın ortasında bir zemheriydi…

25 Mart 2009…

Yedinci sınıfa giden bir çocuktum. Okuldan eve döndüğümde çekyata uzandım ve televizyonu açtım. O gün bu gündür helikopter sesi duyunca siper alıyorum:

“Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekileri taşıyan helikopter düştü.”

Ne silaha, ne de silahı tutan ele değineceğim.

Ne icraya, ne de ihmale değineceğim.

Gündelik politikalarla vakit kaybetmek beyhude, su bulanmış bir kere. Davamızın karar duruşması da muhtemelen Mahkeme-i Kübra’ya kalacak.

Demek istediklerim, halihazırda bize bırakılmış bir vasiyet ve vazifeyle ilgili.

Öncelikle biz, helikopter sesinden ürken çocuklar, bahtsız bir cemiyetin fertleriyiz.

Mustafa Çalık hoca “Şu ahlaka, dürüstlüğe, samimiyete baktım; diğerleriyle kazanacağıma bu adamla kaybederim dedim.” diyor Muhsin Başkan hakkında. Pek tabii ki hocanın yaşı, o mübarek adamla şereflice kaybetmesine müsaade ediyordu. Bizler aklımız erdi ereli ahlakına, dürüstlüğünü, samimiyetine bakıp da birisi hakkında “Diğerleriyle kazanacağıma bu adamla kaybederim!” diyemedik.

Yaşıtlarım; dikkatinizi çekerim; kalkınma programlarından çok anma programlarına katılıyoruz.

Konferans salonlarından, meydanlardan çok mezarlıklara gidiyoruz.

“İslam Deklerasyonları”nın yerini “İslam’ı Deklare Edenleri Anma Programları” alıyor.

Ardımızda bir tarih yatıyor, “Allah rahmetliden razı olsun.” demeden günümüz geçmiyor. Bu ilk bakışta müspet bir şey gibi görünebilir. Lakin bizden sonrakiler hangimize duacı olacaklar? Biraz da buna kafa yormalıyız.

Bir adam düşünün ki, ömrü kah yurt içinde kah yurt dışında, kah dağda kah şehirde, kah köyde kah metropolde Hakk’ın mücadelesini vermekle geçmiş. “Eğer Anadolu’da rahat oturmak istiyorsak; o zaman Türkiye, Bosna’da olmak mecburiyetindedir, Kafkaslarda olmak, Ortadoğu’da olmak mecburiyetindedir.” demiş; olunması gerektiğini söylediği yerlere bizzat gitmiş; Kafkaslar’da Çeçen’in, Irak’ta Türkmen’in derdini dinlemiş, duasını almış. Hele Bosna’yı, Kosova’yı söylemeye var mı hacet?

***

Şikayeti ve bahaneleri bir kenara bırakalım. Cenab-ı Allah bize böyle bir dönemde yaşamayı münasip görmüş; o halde biz de bu dönemin hakkını ziyadesiyle vermek kavgasıyla meşgul olacağız.

Başkan’ın ardından gidememeye yananlar olarak oturup şu konuda anlaşalım.

Başkan şehit oldu.

Aslan gitti, sözü kaldı.

“Sizi birbirinize emanet ediyorum.” dedi, emanetlerimize sahip çıkmak vaktidir.

Özellikle aylardır ortalığı bir referandum muhabbetidir aldı götürdü. Evet, hayır bilmem ben. Şunu bilirim:

“Seçimler kavga aracı olmasın. Sel gider kumu kalır. Bu seçim de gidecek ama siz akraba olarak komşu olarak kalacaksınız.”

Önce Allah’a, sonra birbirimize emanet olmak, gündelik politikalara malzeme olmamak, işimizin en iyisini yapmanın derdine düşmek, imkansızlıkları bahane etmemek; kısacası aksi yönde tüm iç ve dış müdahalelere rağmen bir yandan kolları sıvarken bir yandan safları sıklaştırmak…

Bu bize Başkan’ın vasiyetidir.

Vasiyeti üzerine alanlar içindir söylediklerim.

***

Ömrümüz Fatiha okumakla geçiyor.

Ama ümitvârım; fetih namazlarımızın da vakti gelecek.

Genç Oğuz’lar, Alparslan’lar, Muhsin’ler olarak fetih namazımızda omuz omuz durana kadar, şimdilik dualarda buluşmak dileğiyle…

***

Mekânın cennet, makamın âli olsun başkanım.

Sana nasip olan, bizlere de olsun.

***

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.