Kağıttan Mevziler

Gençlik döneminde her insan yavaş yavaş gelecekteki hayatını tasarlama arzusuyla dolar. Bunun için zengin veya fakir yahut sağlıklı veya sağlıksız olmak fark etmez. Klasik bir 21. yy insanı olarak da genellikle hangi şehirde yaşamak istediğimizi, hangi arabaya binmek istediğimizi veya nasıl bir evde oturmak istediğimizi ve bunlar gibi birçok soruyu kendimize sorar ve yine kendi kendimize cevaplar veririz. Elbette benim de bu soruları kendime sormuşluğum ve zaman zaman cevaplamışlığım var. Bu yazıda da bunlardan birinden bahsetmek istedim: Son zamanlarda hayallerim arasında sağlam bir yer edinmeye başlayan ve çevremdeki insanların hatırı sayılır bir kısmının gelecek planlarında yer verdiğini düşündüğüm bir husus, ev kütüphanesi oluşturmak.

Evet, birçoğumuzun aklında vardır bu plan. Kimimiz birer dekorasyon ürünü olarak kullanırız kitapları, kimimiz de okuduğu kitapları ancak bir kütüphaneye sığdırabilir.

Bu paragrafa özel olmak şartıyla kendi adıma konuşayım, doğup büyüdüğümüz ortam bizi çok fazla kitaplarla haşır neşir eden bir ortam değildi. Yalnızca bir yazma eserler kütüphanesinin yolunu bilir, orada da üniversite sınavlarına hazırlanmakla yetinirdik. Kütüphane deyince aklıma, bulunduğum okulların ne işe yaradıklarını uzun zaman merak ettiğim lafta kütüphaneleri ve içinde Eski Türkçe’yle yazılmış birçok yazma eser bulunan Ziyabey Yazma Eserler Kütüphanesi gelirdi. Açıkçası, ikisi de o yaşlarımda pek bir işime yaramadı. Kendi evimde kendi kütüphanemin önünde oturmak fikri bambaşka bir şehrin, bambaşka bir evinde aklıma gelmişti.

Üniversite hayatımın ilk yılının sonlarına doğru Ümit Meriç hanımefendi eski oturduğu evden taşınmış ve tekrar babaları Cemil Meriç merhum hayattayken ikamet ettikleri Caddebostan’daki evlerine yerleşmişti. Tüm eşyalar yerleştirildikten sonra asırlık bir kütüphane, kolilenmiş halde ortada kalmış. Ümit hanım bu kitapların yeni evindeki kütüphanenin raflarına dizilmesi işini nakliyat firmasının elemanlarına yaptırmak yerine çok ince bir düşünceyle bu işi gençlerin yapmasını, hem bu maksatla onlarla sohbet etmeyi istemiş. Haber bize gelince pek tabii ki sevindik, kolları sıvadık. Cemil Meriç’in kütüphanesine birinci elden ulaşmak bir yana, tüm kitaplarını tek tek inceleme fırsatı bulmak zaten bizim için bir nimetti; bunun yanında bir de Ümit Hanım bizle birebir ilgileniyor, çay-kahve yapıyor ve kendi elleriyle yaptığı helvayı yine kendi elleriyle bize yediriyordu. Hatta sigara içmeye fırsat kolladığımızı fark ettiğinde bize evin Caddebostan sahiline bakan harika terasının yolunu da kendisi göstermişti J

Hatıratımız bir yana dursun, konumuza dönelim. Cemil Meriç’in büyük kısmını oluşturduğu, kızı Ümit Meriç Hanım’ın da babasına layık bir şekilde beslediği kütüphane, önümüzde kolilenmiş vaziyette duruyordu. Bu kitaplar kolilenmeden önce alanlarına göre kategorize edilmişti, bize yalnızca belirtilen raflara bu kitapları dizmek kalıyordu.

Mübalağa olmasın, kolileri açtığımızda içlerinden ışık hüzmeleri çıkıyordu. Çoğunluğu Fransızca olmak üzere kürre-i arzın bin bir farklı yerinde neşredilen bin bir farklı kitap… Kitapların tozunu da alalım bahanesiyle asıl işimizi de aksatmadan kitapları detaylı bir şekilde incelemeye koyulduk. İnsanoğlu nasıl bu kadar bilgiye sahip olabilir? Bu bilgileri nasıl bu denli sistematik bir şekilde yazıya dökebilir? Ve bir diğer insan nasıl tüm bu sistematik yazıları evvelinde ayrı ayrı zihninde, ardından bir bütün halinde bir odada toplama cüretini gösterebilir? gibi sorular sormaya başladım.

Bu soruları uzun bir süre boyunca zihnimde tekrarladım. O tecrübeden sonra elimde bulunan tüm kitapların ilk sayfasına imzamı atıp onları hunharca muhafaza harekatına giriştim. Bu harekat esnasında halihazırda var olanların yanında elime yeni geçen birçok kitap oldu tabii. Yavaş yavaş kitaplarıma ayırdığım ufak bir yerim, ardından sebze kasasından bozma küçük bir kitaplığım oldu. Bugün harekatın bilmem kaçıncı ayağındayım, kitaplarımı zar zor sığdırabildiğim geniş bir kitaplığım ve çalışma masamda çalışırken günde birkaç kez görsel bir şölenle devirdiğim mülteci kitaplarım var. İyi de bunlardan bize ne dediğinizi duyar gibiyim, hemen size ne olduğunu anlatayım.

Hepimiz bir mesleğin erbabı yahut adayıyız. Hayatımızı erbabı olduğumuz meslekle idame ettirdiğimiz içindir, yine hayatımızı o mesleğe göre şekillendiriyoruz ve pek tabii ki hayatımızdaki “mekan” mefhumu da kendini bu mesleğin ışığında dizayn ediyor. Nasıl bir doktor mesleğini icra edebilmek için bir muayenehaneye, savaşın ortasındaki bir kumandan berrak bir zihinle savaşı idare edebilmek için bir karargâha ve bir piyade taburu nöbet noktasını emniyette tutabilmek için tam teçhizatlı bir mevziiye ihtiyaç duyuyorsa; biz okurların da bir meslek gibi icra etmesi gereken okuma eyleminden azami verimi alabilmek için karargâh ve mevziilere ihtiyacı var. Kalemi silah belleyenler için de bu mevziiler, kütüphanelerden başka bir şey değildir. Tabii ki sözlerim neşir dünyasıyla haşır neşir olurken “değerlerin müdafaa ve terakkii”ni üst değer olarak gören değerli okurlar için geçerli.

Bizler ki günde birkaç öğün ceddimizle övünmeden ayakta duramadığımız, konuşamadığımız bir neslin fertleriyiz. Tarihimizle üç öğün gurur duyar, aç karnına tarih ilacını içer ve bu ilaçla doyarız. Halbuki ilacın tesirini gösterebilmesi için kadim tariflerle bir aş pişirip, ardından bu aştan yemek mülzemdir.

Doğu Roma’dan gelen hırsızlar Osmanlı topraklarında bir soyguna kalkışacakları zaman ilk durakları kütüphaneler olurmuş. Kitaba bu denli değer vererek, düşman ülkelerin aşılmaz kalelerini kuş tüyünden kalemlerle fetheden bir ecdadın torunlarıyız.

Sırtını yasladığı, önünde uyuyakaldığı bir kütüphanesi olmayan fabrika ayarlı yazarlara ve artık ev dekorasyon malzemesi olarak kullanılmaya başlanan kitaplara alıştığımız şu günlerde böyle bir yazı paylaşmak istedim. Nihayetinde edeceğim son kelam şudur; evlerimizde dekoratif amaçlı değil, okuyup üstünde gecelerce düşündüğümüz kitapları muhafaza amaçlı kütüphaneler oluşturduğumuzda medeniyetimiz yükselecektir. Tıpkı Kur’ân-ı Kerim’i yükseklere koyup dekoratif bir unsur olarak kullanmakla değil, Yüce Kitâb’ın kapağını açıp okuyarak, özünü arayarak ve bu özü hayatımıza uygulayarak yükseleceğimiz gerçeği gibi.

Gönül kırdıysak, sürç-ü lisan eylediysek affola.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.