Zamana Direnmek

Zaman hızla akıyor. Hızına hiçbir somut veya soyut vasıtayla yetişemediğimiz zamanın karşısında vicdanlarımızı rahatlatmak için geçen haftalara “geçtiğimiz hafta”, geçen aylara “geçtiğimiz ay” deme gafletine düşüyoruz. Zamanı geçtiğimizi sanıyor, zamanın bizi geçtiğini unutuyor veya görmezden geliyoruz. Şahsım adına bu vicdan senfonisine gerek duymuyorum. Zaman bizi geçiyor, son nefesimizi verdiğimizde saatlerimiz ezelden ebede giden koşusuna ara vermeden devam ediyor. Ve elbette zamanın rolünden çalıp tıpkı onun gibi bizi geçenler de oluyor. Bizim geçemediklerimiz, bizden geçiyor. Bu; bazen bir “kimse”, bazen de bir “şey” oluyor.

Zamana hükmetmek mümkün değil, tarihe bakarsak bunun ispatlarına sıkça rastlarız. Fakat zamanla savaşabilmek, zamana karşı gelmeye çalışmak da imkansız değil. Dizüstü bilgisayarımın ekranını kaldırdığımda -popüler tabirle elime kalemi aldığımda- yapmaya niyetlendiğim işi “zamana direnme gayreti” olarak nitelendirebilirim. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan yıkıcı kasırgalara, eldeki yırtık pırtık bir şemsiyeyle diş bilemeye kalkışmak gibi; yaratılmışın, bir başka yaratılmışa karşı verdiği amansız bir mücadele… Şimdiye dek bu amansız mücadeleyi mümkün kılan, daha doğrusu en azından ağır bir yenilginin tadını damakta bırakan tek bir vasıta bulabildim: Roman.

Henüz roman sanatının mutfak aşaması ile ilgili yeterli tecrübem olmasa da iki çift kelam edebilmek adına okur kimliğime güveniyorum. Bir okur olarak, bir roman yazsaydım muhtemelen bu eylemi şöyle nitelendirirdim:

Zaman nehrinden bir başlangıç noktası seçer ve yüzmeye başlarsınız. İlkin rahatlıkla birkaç kulaç atar, hangi yöne yüzmek istiyorsanız o yöne doğru yüzdüğünüzü ve yüzeceğinizi zannedersiniz. Ayağınıza batacak taşlardan, parmaklarınızın arasına dolacak yosunlardan, bacaklarınıza dolanacak yılarlardan ve sair tehlikelerden haberiniz olmaz. Nehrin dibinden yüzeye değin uzanarak akıntıyı engelleyen iri kaya parçaları, gerçek nehirlerde olduğu gibi burada da karşınıza çıkar; yolunuzu tamamen tıkamazlar ancak yönünüzü bir hayli değiştirirler.

Bir süre sonra ise kendi kulaçlarınızla başlattığınız akıntı hızlanır, kendi akıntınıza kapılırsınız. İşte tam burada bir eşik sizi bekler. Akıntıya kapılıp da kıyıdan uzaklaştıktan sonra artık “Ben bırakıyorum” veya “Tamamdır, geldik” deme şansınız yoktur, zira artık büyük ve derin bir ırmağın tam ortasındasınızdır. Bırakmakla ölüm eş anlamlıdır, her pes edişinizin hemen ardından boğulma hissini her zerrenizde hissedersiniz. Ancak kararlılığınızı sabır ve sebatla korur, bata çıka da olsa hedefinizden şaşmazsanız akıntı bir süre sonra yavaşlar, yavaşlar ve nihayetinde; nehriniz her gece hayaliyle uyuyup gündüzleri yine hayaliyle uyandığınız, hatta uğruna birçok geceyle gündüzü birbirine kardığınız o deryaya kavuşur. Bu kavuşmanın hemen ardından ise aslında ne kadar küçük olduğunuz gerçeğiyle yüzleşirsiniz. Bunca plan program dahilinde bunca zamanı (birçoklarına göre beyhude yere) tükettikten sonra uçsuz bucaksız bir deryaya küçücük, birkaç damlalık bir su birikinticiği olarak katıldığınızı fark edersiniz. Tatmadım, bilmiyorum. Ancak bilmediğinden emin olur mu insan, oluyor. Eminim; bu küçüklük, ömrümün en yüce hissi olacak.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.