Türkiye’ nin En Önemli Meselesi Üzerine Bir Düşünce

Türkiye`nin en önemli meselesi küreselleşme ve tüketim kültürü karşısında diğer tüm medeniyetler gibi Türk İslam Medeniyetinin de yok olma tehlikesidir.

Önemin boyutları ise tüketim kültürünün küresel ölçekte modernleşme adı altında insanları tek tipleştirerek maddi ve manevi değerlerini, sanat ve düşünce anlayışlarını ortadan kaldırmasına doğru ilerleyen süreçte gelecek nesillerin Türk İslam Medeniyetinden yoksun kalma olasılığıdır.

“Tüketerek yaşıyoruz, korkutucu aslında,

ama kullan-at ekseninde dönüyor hayatlarımız. Kayboluyoruz.

Kaybettiklerimizi aramayı aklımıza getirmeden yenisini, iyisini, kolayını istiyoruz.

Eksilerek yaşıyoruz.”

Woody Allen

Nedir bu tüketim kültürü?

Ya da başka bir soru olarak: Dünyadaki insanlar aynı diziyi ve filmi izleyip aynı hızlı yemek zincirinde yemek yiyip ve buna benzer daha birçok aynı markayı kullanınca nedir onları farklı kılacak olan?

Tüketim toplumu 1970’li yıllarda Jean Baudrillard’ın detaylı tartıştığı bir kavram ve tüketim kültürü de bu toplumun kültürü. Özet olarak tüketim kültürünün ürettiği en önemli varlıklar imaj ve imgelerdir. İmajlar ve imgeler medya aracılığıyla din, dil, ırk gibi farklı engelleri aşarak insanlara ulaşır. İnsanlar başta farklılaşma ve ayrımlılaşma imajı adına, kendisine sunulan ürün veya hizmeti tüketip diğer insanlardan farklı bir noktada olduğunu düşünür fakat tüketmek onu farklılaştırmaz bilakis bu sistemin denklemini çözemeyen diğer insanlarla aynı noktaya getirip tek tipleştirir.

Tüketim kültürünün tarihi incelenirse aslında kapitalizmin sanayi devrimi ile birlikte tüketim kültürünü de ürettiği görülür. Kapitalizm çarklarının dönmesi için sanayinin yani üretimin devam etmesi, üretimin devam etmesi için de tüketimin devam etmesi gerekir. Buradan çıkarabileceğimiz ikinci sonuç ise tüketim kültürünün gücünü seri üretim mallardan aldığıdır. Bu seri üretim malların tüketimi, ilk adımda kıyafetlerdeki yeni modayı takip etme davranışının geniş halk kitlelerine yayılması ile sağlandı. Modayı takip etme önceden yüksek zümre insanlarının bir davranışıyken, bunun insanlara benliğin bir tarifi ve toplumdaki sınıfını belli etme aracı olarak yansıtılması davranışın toplumun geneline yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu noktada reklamın rolü büyüktür.

Günümüzde her ekonomik sınıftan insanın geçim sıkıntısı yaşıyorum diye şikayet etmesinin sebebi tüketim kültürünün insanların etrafını yaşam standartları imgeleriyle sarmalamasıdır. Bu imgeler başarı ve şöhretle birleştirilmiştir. Her ekonomik sınıftan insan o ayrıcalıklı azınlıkta yer almak için tüketmeye özendirilir ve bunun sonucunda insanlar o standartlara ulaşamadığı sürecinde kendini huzursuz hisseder ve tüketmeye devam eder.

Her kültür gibi tüketim kültürü de gücünü mensuplarına sunduğu değer yargıların mensuplarınca özümsenip paylaşılmasından alır. Bu paylaşım, kültürün en büyük destekçisi olan dil ile büyük bağlantılar içerir. Tüketim kültürünün dili aynı zamanda küreselleşmenin de dili olan İngilizcedir. Dil fikirlerin ve hislerin taşıyıcısı, gelenek adetlerin nakli olduğu için aynı dili konuşanlar aynı arzu ve eğilimleri, aynı vicdan ve zihniyeti paylaşırlar. Yani ilk adımda küreselleşmenin olumsuz etkilerinden sakınmak istiyorsak dilimize her gün giren İngilizce kelimelere bir çözüm bulmalıyız. Bunu yüksek hassasiyet, çabukluk ve özverili bir çalışma yürütmesi gereken Türk Dil Kurumu ve bu konuda bilinçli halk ile başarabiliriz. Toplum tarihi gelişme süreci içinde oluşturduğu bütün maddi ve manevi değerlerini ancak dil sayesinde gelecek kuşağa aktarabilir. Lakin kullandığı kelimeler kendi gelenek ve geçmişinden beslenmiyorsa nasıl sağlam temeller üzerinde yükselebilir bir kültür?

Tüketim kültürünün bizi alt edip kendi çarkları arasında ezmesini istemiyorsak ilk olarak dilde düzenlemeler gerçekleştirmeliyiz fakat gerçekleştireceğimiz bu düzenlemelerin akılcı ve toplumun günlük yaşamını aksatmayıcı olmasını sağlamalıyız. Harf Devrimi sonrası yaşanan nahoş geçiş dönemini yaşamamak için dilde yer etmiş kelimelerle değil an be an dilimize giren yabancı kelimelere bakmalıyız. Eğer kelimelerin kendi gelenek ve dil kurallarımıza göre uyarlamasını yaparsak, birebir kopyalamaktan daha sağlıklı bir temelde dilimize oturmasını sağlamış oluruz. Örneğin bir fotoğraf çekim tekniği olarak ortaya çıkan ‘selfie’ kelimesi neden birebir dilimize girmiştir ve sorumlular kimdir? İlk olarak halka bir alternatif sunmakta geciken Türk Dil Kurumu bu durumun sorumlusudur. TDK da çağın gerektirdiği, olaylara hızlı cevap verme refleksi yok. Bunun sonucu insanlar selfie kelimesini kullanmaya başladı. Fakat geç de olsa selfie yerine özçekim kelimesi bulunmuştu ve bundan sonra sorumluluk halkta idi. Yapılması gereken selfie kelimesini yasaklamak ve kullananları cezalandırmak değil herkesin bilinçli bir şekilde özçekim kelimesini kullanıp bunun dile yerleşmesini ve toplumun benimsemesini sağlamaktır.

Lakin bir Türk İslam Medeniyeti sadece Türkiye Cumhuriyeti`nden oluşmadığı için bu konudaki yeni kelime ve terimler belirleme çalışmaların Medeniyetin her bir üyesi olan diğer kardeşlerimizle müşterek faaliyet yürüten bir dil meclisi ile yürütülmesi gerekir. Bu medeniyet üyelerinden kastım sadece hem Türk hem de Müslüman olanlar değil. Önemli olan insanların hangi ırktan veya hangi dinden olduğu değil hangi medeniyetten olduğudur. Yani Müslüman olmayan bir Moğol da benim Medeniyet kümeme girer, Türk olmayan Müslüman bir Endonezyalı da. Fakat bu hedeflerin gerçekleşmesi için en çok ortak bağ bulunan devletlerle bu işe başlamak daha akıllıca olur. O yüzden kurulacak meclis ilk adımda hem Türk hem de Müslüman olan devletlerle ve bu davaya bizim kadar hassasiyet gösteren diğer devletlerle başlamalıdır. Bu sayede Türk İslam Medeniyeti`nin bağları daha da güçlü kurulur. Dil birliği ekonomik, sosyal ve bilimsel ilişkileri de kolaylaştırır.

Bundan sonra yapılması gereken ise birlikte hareket eden sosyal vicdan ve iç içe geçmiş küçükten büyüğe ilerleyen millet, ümmet ve medeniyet çapında halkalara göre düşünen sosyal akıl oluşturmaktır. Daha önce herkesin defalarca söyleyip nedenini ve nasılını basmakalıp dogmatik bilgiler dışında hiç düşünmedikleri ‘Avrupa nasıl böyle ilerledi be arkadaş’ üstüne çok düşündüm. Kısaca formüle dökecek olursak Avrupa Medeniyetinin yükselişinin üç temel dayanağını şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Grek(Yunan) aklı

2) Roma düzeni

3) Hristiyan ahlakı

Bunlar ortak vicdan ve ortak akıl ürünleri değil de nelerdir? Avrupa’yı birçok farklı millet ve mezhep oluşturmasına rağmen bu birleştirici iplere sarılmayı bilmişler. O zaman bizimde yapmamız gereken daha önce Ziya Gökalp’ in formülleştirdiği gibi:

1) Türkleşmek

2) İslamlaşmak

3) Muasırlaşmak

Bu üç madde Stalinist bir eşitleme gibi anlaşılmasın. Türkleşmekten kasıt bu topraklarda yaşayan herkesi Türk ırkına dahil etmek demek değil Türk kültürünün yeniden bütün ruhlarda hissedilmeye başlanmasıdır. Önemli olan birleştirici olmaktır yıkıcı değil. Nitekim Ziya Gökalp Kürt olmasına rağmen Türkçülüğün kurucusu ve Atatürk’ün ‘Kemik babam Ali Rıza Bey, fikir babam Ziya Gökalp’tır’ diye öveceği kadar müstesna fikir insanlarımızdan biridir. İslamlaşmak ise çoktandır ne olduğunu unuttuğumuz fakat insana gerçek değeri veren ve bizi biz yapan kutsalımızdır. Muasırlaşmak ise zamanındaki bilimsel anlamda en gelişmiş olan milletlerin yaptıkları ve ürettikleri bütün aletleri bizimde imal edip kullanabilmemizdir.

Muasırlaşma için yapılması gereken araştırma ve bilimsel faaliyetlere hak ettiği desteği ve önemi vermek. Bir ülkenin bilime ve eğitime ayıracağı bütçe ona bilimsel bilgi ve dolayısıyla teknolojik gelişme olarak geri döner. Mars’a gönderdiği uydu için 73 milyon dolar bütçe ayıran bir ülke ile ülke liderini taşımak için 150 milyon dolarlık uçak alan iki ülkenin aynı teknolojik gelişme seviyesinde olmasını bekleyemeyiz. Bizim geleceğimizi elbette bugün verdiğimiz kararlara ve yürüttüğümüz politikalara bağlıdır. Kararlarımızda geçmişin tecrübesine ve bilgisine göre alınır yani her konuda adım atmak için önce bilmek lazımdır.

Sosyoloji ve ekonomi alanında küçük bir araştırma yapılırsa kapitalizmin nasıl tüketim toplumunu doğurduğunu ve bu işleyişi günümüzde nasıl devam ettirdiği kolay bir şekilde anlaşılır. Kültürel sürdürülebilirliğimizi bu denli etkileyen meseleye herhalde sessiz kalınamaz ve çözüm üretmek gerekir. İşte bunun gibi her konuda araştırmalı ve bilgi sahibi olan bir toplum olmalıyız yoksa diğer toplumların tecrübeleri sonucunda edindiği bilgileri çevirmekle yetiniriz ve üretim aşamasındaki ortaya çıkan tecrübeden mahrum kalıp, üretilen ürün veya hizmetleri satın almaya devam ederiz. Araştırma ve bilimsel faaliyetler ile ürettiğimiz her bilgi bizim geleneklerimizle yoğrulup sonra kurallara dönüşmelidir.

İnsanları tüketim çılgınlığından vazgeçirmek ancak bir kolektif şuur ile olur. Toplumu bilinçlendirmek birçok eş zamanlı adımı gerektirir fakat en azından ilk basamak olarak medyayı toplum bilinç ve ahlakını bozmayacak şekilde kullanmak gerek. Her ne kadar zorunlu eğitimin yaş sınırını artırsak da, eğitim süresi dışında geri kalan zamanını gerekli bilgilerle desteklemeden o insanları gerektiği gibi eğitemeyiz. Ayrıca toplumun her kesimine daha kolay ulaşmanın başka bir yolu yoktur. İnsanlar televizyonda, radyoda, internette kısacası her yerde sürekli aynı şeyleri duydukları için ve aynı şeyleri duyup kendisine anlatan insanlardan bir kez daha aynı şeyi duydukları için bu kadar bilinçsizce tüketiyor ve Herbert Marcuse’ un deyimiyle ‘sahte ihtiyaçlar’ üretiyor kendine. Fakat sistem tersine işlenirse yani insanlara medyanın her alanında sosyal bilinç aşılanırsa insanlar o yöne ilerlemeye başlar.

Medya dışında toplumun gerçekten sistematik ve daha etkili bir şekilde, yenilikçi olduğu kadar kökünden de kopmayan yeni bir eğitim sistemine ihtiyacı var. Mevcut bu sistem milliyetçi düşünce sistemlerinin yani ulus devletlerin zamanından kalmadır fakat bu çağ milliyet çağı değil küreselleşme çağıdır. Mevcut gündemi doğru okumamaya devam edersek ulus devletlerin zamanında imparatorlukların en iyi düzen olduğunu savunmaya çalışan bir avuç, gözü kafasının içinden başka bir yeri görmeyen sözde aydın gibi oluruz. Buna bağlı olarak yeni eğitim sisteminin temelleri Türklüğe, İslamlığa dayandığı gibi bize nasıl küreselleşmemiz gerektiğinin cevabını da verecek bir diyalektiğe de sahip olacak.

Toplumda bu bilinçlendirme hareketinin sekteye uğramaması için düşünce okulları açılmalıdır. Bu okullarda yetişecek olan toplum mühendisleri bu sistemin bel kemiği olacaklar. Tüketim toplumu içinde kaybolmuş bireyin bilinçlendirilmesi ve bu düzenin değişmesi ancak Türk İslam Medeniyetinin gelenek ve kaidelerine göre yetişmiş mütefekkirlerce sağlanabilir. Bu mütefekkirler toplumumuza Türkçemizi sevdirmeye, edebiyatını kendi lisanı üzerine kurarak ve kurduğu bu edebiyata dayanak olarak kendi tarihinin en eski kaynaklarına kadar uzanıp kaleminin mürekkebini oradan doldurmaya başladığında edebiyatına ve hatta sadece edebiyatına değil estetiğin bütününe de hak ettiği kişiliği vermiş olur.

Bu tüketim toplumunu değiştirmek istemeyen kapitalist insanlara karşı yapacağımız en basit hamle ise sahte ihtiyaçlardan arınıp bilinçli bir tüketici olmak. Bu davranış onlara yeterli darbeyi indirecektir çünkü biz tükettiğimiz için onlar hala varlar.

Like what you read? Give Turkuaz a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.