Dans ederler, ağlarlar, gülerler, koşarlar sanki ezercesine dünyayı. Şu insanlara bak …

Şu Cahillere Bak HAYYAM !

Birlikte yürüdüler ıssız gecede. Erleg ile dostları köşe başında ki bir kiliseyi geçtiler, caddenin sonunda ezan okunan bir camiyi geride bıraktılar boş gözlerle, ardından bir meyhane içeriden esen anoson kokusuyla geride kaldı… Güvenliği geride bıraktılar. Göz kırptı dostlarına Erleg, biri fırladı aniden yola bakan güvenliğin üzerine. Kasılması bitene kadar bastırdı burnuna elindeki tiner yüklü pamuğu. İkisi tuttu genç adamın ayağından ve sürüdü yerde kulenin dibine. Tırmandılar taş dolu Galata Kulesine. Tepesine çıktıklarında her biri sıradan aldı, loş ışık süzülen havadan birer nefes. Oturdular boğaza karşı 12 dostuyla; Erleg iç cebinden bir tabla çıkardı. Uzandılar tabladaki sarma tütüne gözlerini denizden ayırmadan. Hepsi Erleg’ in yakmasını bekledi sessizce; tutuşturdu çırayı, yaktı… Her biri sıradan tütünlerini yaktılar; soluklanırken dumanlarında, daldılar boşluğun içine… Sessizlik uzun sürdü ve kalp atışları yavaşlayınca boşluktan çıktılar. Erleg’ in anlatacaklarını dinlemeye başladılar… Kalın, çamurlu, kulaklara yapışan pis sesiyle başladı, Erleg:

“Aldığın nefesin hesabını vermekten bahsettiler durmaksızın. Saçlarını yakan güneş sararken mehtabı ağır ağır, ağırtırken saçlarını yıllar… Ölüm geri sayarken her nefes verişinde, kolundaki saati ileri gider zannedersin. Her uykuya daldığında, ölüp-dirilirken sanarsın hepsini gerçeklikten bir eser. Ruhun hapsolmuşken bedeninde, sana parmaklık olmuş o gözlerinden, bakarken ruhun denizin dipsizliğine… Sanarsın ki tüm hepsi gerçek. Aldığın her nefes ete bürünen seni aldatır, başkasına dokunmaz.

Anlamazlar şu sokaklarda yatıp — kalkan delileri, ruhları el uzatmıştır demirlerin arasından gökyüzüne… Sen uymuşken etrafında döndüğünü sandığın dünyaya. Umursamamıştır ölümü ya da yaşamayı. Hepsini itmiştir uçurumun kenarından… ”

Denizden aldılar gözlerini. Dostlardan biri oturdu taşların üzerine. Sıradan hepsi eşlik etti ona. Denizin mavisinden aldılar gözlerini gökyüzünün siyahına, lacivertine bastılar ruhlarını. Sönmeden tütünleri, yaktılar ikinci kağıt sarmaları. Hepsi sus pus oturan Erleg’ e döndü. Anladı erleg konuşması gerektiğini ve tekrar başladı bu defa daha gür sesiyle ve seslendi gökyüzüne bağırarak:

“Şu cahillere bak Hayyam! Bunlar kendilerini ne zannediyorlar. Evlerinde bekleyen uşakları, kıçlarına sarılmış yardakçıları, eşlerini ve çocuklarını mutlu eden yalakaları, attıkları her adımı haklı bulduran zihinleri… Korkaklar, ezilmişler, umursamazlar, kendilerini beğenmişler. Hayyam bilmezler dünyanın nasıl kuruduğunu. Nefeslerini hiç tutup acizliklerini düşünmezler ama dünyaları isterler. Kendi öz çocuklarıyla, babalarıyla mal için yarışırlar. Kardeş dediklerini aynı karnı yarıp çıktıkları evlatlara tükürürler. Haklı gibi konuşurlar, davalarını herkese anlatırlar. Çok konuşurlar bu maymunlar be dostlar. Bilmezler neden dünyaya geldiklerini. İnanırlar öldürürler, inanmazlar öldürürler, ellerindeki yeşil kağıt için öldürürler birbirlerini, dans ederler, oynarlar… Birbirlerinin ağızlarını taklit ederler, küfrederler, birbirlerini yediklerini anlatırlar, giydiklerini gösterirler. Bunları taştan odalara hapsetsen çıkınca eskileri arar onlarla yarışırlar. Çıkan dumanlara yanan ağaçlara bakın dostlar. Ölen hayvanlara bakın dostlar, birbirini öldüren hayvanlara. Hepsi şehit ilan eder kendinden ölenini. Yaptıkları her aptallığa, takmışlar güzel bir kulp. Elleri yanmaz bunların be Hayyam. Çocuklarına kendilerini günahsız anlatırlar bunlar ruhu yanmış adamlar…

Bunların hepsinden kurtulacağız ıslah edeceğiz. Öldürmeyeceğiz, yakmayacağız, yıkmayacağız öyle bir düzeni kuracağız ki yaptıkları için ağlayacaklar, yalvaracaklar, sürünecekler… ”

Sırtını taş zemine yasladı cılız adam. Baktı gökyüzüne ensesi soğuk taşı hissederken. Bir an gökyüzünde beliren maviliğin, kendine göklerden gelen bir işaret olduğunu hissetti. Gözünün yanıyla süzdü kardeşlerini anladı; son nefeslik cümlenin söylenmesi gerektiğini. Kısık sesiyle seslendi onlara ruhlarının aydınlığını görerek;

“İşte o gün geldiğinde anlayacaklar… Gönüllerinin çamur içinde kaldığını…”
One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.