The Great Alexander

Bazı adamlar vardır kadınlar üzerinde derin izler bırakmayı sever. Bazı adamlar vardır yaradılışı gereği dünyayı zımpara taşı gibi çizerek geçer, iz bırakmak derdi değildir. O kadar derdi değildir ki sadece kendi tutkusunun peşinden gitmek için dünyayı arkasında bırakır. Tutkulu insanlardır bu dünyanın seçilmişleri. Tutkularını kağıda dökenler vardır bir de. Sinema perdesine aktarılandan tutun, sizi başka dünyalara götüren melodilerden devam edin, sayfalarında kendinizi bulduğunuz kitaplardan çıkın. Kağıda aktarılmış tüm duyguları içselleştirebilirken bir de üstümüze geçirdiklerimiz var ki belki de tutkunun ete kemiğe büründüğü en somut şekli. Tasarımcıların, özellikle kadın gibi tarih boyunca tam olarak açıklanamayan karmaşaya kendini beğendirmesi, beğendirmekle kalmayıp hayran bıraktırması, hayranlıktan bir tık öteye götürüp platonik bir aşk gibi kendine bağlamasının bir sebebi var.

The Great Alexander!

17 Mart 1969 yılında İngiltere’de bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Taksi sürücüsü İskoç bir baba ve sosyal bilimler öğretmeni bir annenin çocuğuydu Lee. Ergenlik yıllarında içindeki cevhere kulak verdi, çok da iyi olmayan maddi durumlarına rağmen Carpenters Road Özel Okuluna katıldı, dikiş dikmekten kendini alamıyordu, ilk mankenleri ise ablalarıydı. Londra’nın ünlü erkek terzilerinin yer aldığı Savile Row’da kesim ve dikim yeteneklerini göz kamaştırıcı bir şekilde ortaya koyduktan sonra Milano’ya taşındı. 1994 yılında Londra’ya geri döndü ve moda tasarımında yüksek lisans yaptı. Yüksek lisansını bitirme tezi olarak hazırladığı kreasyonu, bugünkü markanın da ortaya çıkmasının temel taşı olan orta ismi Alexander McQueen ‘i kullanmasını emreden moda dahisi İsabella Blow tarafından satın alındı.

Kendinin ne olduğunu, deliliğini, dahiliğini, elindeki cevheri çok iyi bildiğinden 1996 yılında telefonla aldığı Givenchy’ nin baş tasarımcılık teklifini yatağında uzanırken ‘düşüneceğim’ diyerek sakince karşılamıştı. Ukalalıkla duygusallığın kesiştiği o ince çizgide, dahiliğiyle buluştu. İçinden taşanlara daha fazla ket vurmak istemediğinde bıraktı Givenchy’yi. Kendi markasını yaratması ve bu markanın sansasyon uyandırması da çok sürmedi tabii ki. Dört Yılın İngiliz Tasarımcısı ödülü (1996, 1997, 2001 ve 2003) ve 2003'te CFDA Yılın Uluslararası Tasarımcısı ödülü sığdırdı kariyer hayatına.

Kenar mahalle çocuğu metropolitan hayatının tam ortasına kurmuştu desen imparatorluğunu. Tasarladığı kreasyonlarının yanı sıra düzenlediği defileler bile bir sanat eseri gibi hayranlıkla izleniyordu. Haute couture tasarımlarından, ayakkabılarına, takı koleksiyonundan, eşarplarına elini attığı her ayrıntıda bir iz bırakıyordu. Kurukafa desenini hayatımıza sokup, müptelası olacağımızı çok iyi bildiği gibi.

Gözünüzün gördüğü her üründeki kurukafa deseninde istinasız bu adamın izi vardır. Gelişi güzel seçilen bir desen de değil bu üstelik. Ölümü çok iyi bildiğini intiharından çok önce anlatmıştı.

En nihayetinde annesini kanserden yitirmiş bir erkek çocuğunun ne moda devi olma yolundaki iddiası umurundaydı ne de kadınları krizlere sokan sanat eseri tasarımları ne de sadece birkaç gün sonra katılacağı Paris Moda Haftası. Sadece annesine bir an önce ulaşma isteğiydi onu çok sevdiği kumaşlardan ayıran. 2010 yılında bizi kuru kafa deseniyle baş başa bırakıp gittiğinde 21. yüzyılın belki de tek moda dahisi yeri doldurulamayacak bir boşluk bıraktı. Adını taşıyan modaevi onun izinden tasarımlara devam ediyor ama eksikliği hep hissediliyor. Ne de olsa uyuşturucu skandalından sonra kimsenin çalışmak istemediği Kate Moss’u tekrar podyuma çıkaran büyük kalpli insanın arkasından gözyaşı dökenlerin sayısı oldukça fazla.

Ölümlerin ardından yeni moda laflar çıkarmaya çok meraklı cenaze trendsetter’ larının favori cümlesine ilk defa hak vermeden bitirmek istemedim. Alexander bu dünyada işini bitirip meleklerin elbiselerini tasarlamaya gitti.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.