ÇEVRE SORUNLARINDA YENİ ARAYIŞLAR: YEŞİL EKONOMİ Mİ, BÜYÜMEME Mİ?

Kapitalist sistem günümüzdeki hakim ekonomik model olarak varlığını sürdürmektedir. Kapitalist sistemin rekabetçi yapısı, doğal kaynaklar ve çevre üzerindeki baskısı kapitalizmin en önemli çelişkilerinden birisi olarak görülmektedir. Kapitalizmin kazandırdığı ivmeyle birlikte İnsanlık son iki yüzyıldır giderek artan bir şekilde sanayileşme, nüfus artışı, çevresel bozulma, sosyal ve ekolojik adaletsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Biyoçeşitliliğin azalması, çölleşmenin artması, küresel ısınma, yoksulluğun artması gibi çevresel ve sosyal sorunların yaygınlığı bugün dünyanın ele aldığı en önemli gündem maddelerinin başında gelmektedir. Dahası, söz konusu sorunların azalma yerine artma eğilimi gösterdiği ve sürdürülebilirlikten uzaklaşmaya başladığına ilişkin kanı giderek artan şekilde kabul görmektedir.

Söz konusu sorunların bertarafı amacıyla farklı perspektiflerden çözüm önerileri ortaya konulmaktadır. Marksizmden feminizme, liberalizmden anarşizme kadar geniş bir alanda çevresel ve sosyal sorunlara çözüm önerileri getirilmektedir. Çevre sorunlarına piyasa çözümleri gibi evrimci çözümler getiren yaklaşımlar olduğu gibi, söz konusu sorunların kapitalizmin içinde çözülmesinin mümkün olmadığını, kapitalizmin kendisinin ana sorun olduğunu ve kapitalizmin kendisinin kökten değiştirilmesi gerektiğini savunan radikal politikaları savunan görüşler de bulunmaktadır.

Çevre sorunlarını ele alan görüşlerin piyasa yaklaşımı içinde çözülebileceğini savunan görüşler ile hakim rasyonalite olan neoliberal — piyasacı görüşleri eleştiren radikal politikalar tarafından çözülebileceğini belirten yaklaşımlardan ikisinin ele alınacağı makalede, zengin Kuzey ülkelerinin niteliksel temsil gücünün yoğun olduğu Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası ve ulusüstü kuruluşlar tarafından da kabul gören ve çevre sorunlarının piyasa içinde çözülebileceğini belirten yeşil büyüme yaklaşımı ile kapitalizmin büyüme fetişizminin çevre sorunlarının ana kaynağı olduğunu belirten büyümeme yaklaşımı ele alınacaktır.

  1. Argümanlar, Gerekçeler, Politika Araçları, Göstergeleri

Yeşil büyüme, sanayileşme sürecindeki mekanist dünya görüşüne karşı ortaya çıkan ve yeni bir insan, toplum, doğa ve evren anlayışı ile ekolojik düşünceyi büyümede ana unsur haline getirmeye çalışan bir yaklaşımdır (Özçağ ve Hotunluoğlu, 2015, s.304). Yeşil büyüme, sermaye odaklı büyüme anlayışından, kaynak tüketiminin azaltıldığı, düşük karbon emisyonunun sağlandığı, doğal kaynak odaklı bütüme anlayışına geçişi temsil etmektedir (Özçağ vd., 2015, s.305). Yeşil büyüme, 1990’lı yıllarda gündeme gelen sürdürülebilir kalkınma kavramının yeniden gündeme getirilmiş biçimi olarak değerlendirilmektedir (Aykut Namık Çoban, Ders Notu, 29/12/2015). Savunanları tarafından sürdürülebilir kalkınmanın bir ikamesi olarak görülmeyen kavram, sürdürülebilir kalkınmanın daraltılmış, operasyonel hale getirilmiş, ölçülebilirliğini artırmış hali ve sürdürülebilir kalkınmaya geçişte bir aracı olarak değerlendirilmektedir (Özçağ vd., ss.314–5).

Özellikle 2008 yılında ortaya çıkan ve 1929 yılındaki Büyük Depresyondan beri kapitalist dünyanın karşılaşmış olduğu en büyük krizin ardından hem yeni istihdam olanakları ve harekete geçirilmemiş “yeşil” büyüme fırsatlarının harekete geçirilmesi hem de dünyanın karşılaşmış olduğu çevre sorunlarının üzerinden teknoloji ve yenilikçiliğe dayanarak üstesinden gelinmesi amacıyla “yeşil büyüme” kavramı öne çıkarılmıştır (UNEP, 2011, s.1). Yeşil büyümeciler, 2008 Krizi sonrasında dünyanın 1929 Krizinin çözümündeki Büyük Anlaşmaya ithafen (New Deal) Yeni ve Yeşil Büyük Uzlaşıya (Global Green New Deal) ihtiyacı olduğunu belirtmektedir (UNEP, 2011, s.3).

Yeşil büyüme yaklaşımını savunanlar ekonomi ve çevrenin birbirine karşıt olmadığını, aksine birbirini güçlendiren unsurlar olduğunu belirtmektedir. Yenilikçilik, büyüme ve rekabetin ekonomik büyümedeki yeni kaynaklar olduğunu belirten yeşil büyüme savunucuları, söz konusu unsurları En Az Gelişmiş Ülkelerde Yoksulluğun Azaltılmasında olduğu gibi Binyıl Kalkınma Hedeflerine dahil ederek uluslararası kuruluşların gündemleriyle uyumlu hale getirmeye çalışmaktadır (OECD, 2011, s.11).

Yeşil büyümeyi savunanlar, piyasa başarısızlıkları, piyasa kusurları ve hükümet başarısızlıklarının çevresel sorunların ana kaynağı olduğunu belirtmekte; piyasa araçlarının daha etkin hale getirilmesiyle çevresel ve sosyal sorunların çözüme ulaşacağını savunmaktadır. Yeşil büyüme, yeşil yatırımlar ve yenilikçiliğin artmasıyla firma ve tüketicilerin yeşil davranışları benimsemesinin artacağını ve istihdamın, teknolojinin ve sermayenin yeşil faaliyetlere yönlendirileceğini belirtmektedir. Yeşil büyüme savunucuları çevresel ve sosyal sorunların çözümünde piyasa araçlarının kullanımının yanı sıra, iyi tasarlanmış düzenlemeler, aktif teknoloji destek siyasaları ve gönüllü yaklaşımların da kullanılması gerektiğini belirtmektedir (OECD, 2011, s. 11; Netgreen, 2015, s.3). Piyasa mekanizmalarının kurulmasının yeşil yenilikçiliğin özü olduğunu belirten yeşil büyüme, yeşil yenilikçiliğe ilişkin olarak gerekli destek mekanizmalarının kurulmasını savunmaktadır. Bunun yanı sıra, çevre sorunlarına neden olan veya bu sorunların çözümlerine getirilecek yenilikçi çözümleri caydıran sübvansiyonlara karşı çıkmakta ve bu sübvansiyonların yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirtmektedir (OECD, 2011, s.13). Örneğin gelişme yolundaki ülkede bebek endüstri olarak görülen klima sanayisinin korunması için yüksek emisyonlu klima kullanımının o ülke içinde özendirilmesini sağlayan yüksek gümrük vergilerinin kaldırılması ve yurtdışından ithal edilecek yenilikçi ve enerji tasarruflu klimaların kullanılması yeşil büyümenin önerilerindendir. Bunun yanısıra, yeşil yenilikçiliğin pozitif katkılarıyla elde edilecek kaynak kullanımındaki verimlilikle elde edilecek kaynak kullanımı azaltımının, arz fazlasından dolayı ucuzlayacak olması nedeniyle daha fazla kullanılmasının da önlenmesi gerektiği belirtmektedir (OECD, 2011, s.28)

Yeşil büyümenin ekolojik adalete ilişkin de çözümleri bulunmaktadır. Her şeyden önce kirli sanayilerin gelişme yolundaki ülkelere yönelmesinin engellenmesi için gümrük vergilerinin gelişmiş ülke kapılarında doğaya verilen zarar ve karbon salınımı gibi hususları da içerecek şekilde hesaplanarak uygulanması gerektiğini savunmaktadır (OECD, 2011, s. 99). Bunun yanı sıra, az gelişmiş ülkelere yeşil teknoloji transferi (Clean Development Mechanism) ve yeşil yatırımlar konusunda engellerin kaldırılması gerektiğini ifade etmektedir. Ayrıca biyoçeşitliliğin gelişmiş kuzey ülkelerinde oldukça azalması, gelişme yolundaki ülkelerde ise yoğun olarak bulunması ve buralardaki fakir nüfusun ekoloji üzerinde baskı oluşturması gibi unsurlar dikkate alındığında, küresel zenginliğin bölüşümünün önemine vurgu yapmaktadır (OECD, 2011, s.103).

Yeşil büyümeyi savunanların üzerinde durduğu asıl unsurlardan birisi, şimdiye kadar yanlış yönetilen ve az değer verilen doğal sermayenin de üretim faktörü olarak ele alınması gerektiğidir (OECD, 2011, s.17; UNEP, 2011 s.1). Bu noktada, piyasa başarısızlıkları, piyasa kusurları ile hükümetin kontrol ve sübvansiyonları gibi düzenleyici başarısızlıkların doğal kaynakların kötü yönetimine neden olduğu belirtilmektedir (OECD, 2011, s.26; UNEP, 2011, s.1). Ayrıca, doğal varlıkların kaybının sosyal etkilerinin de yeterince ele alınmadığı ifade edilmektedir (OECD, 2011, s.20). Temiz hava gibi doğal varlıkların kamusal düzenleme araçlarıyla ele alınması gerektiği yeşil büyüme taraftarlarınca vurgulanan hususlardandır. Hatta yeşil büyümeciler, doğal sermayenin korunmasına yatırım yapılmasını kamu müdahalesinin en önemli aracı olarak görmektedir (OECD, 2011, s.23). Bu noktada, doğal sermayenin mülkiyet ve piyasa ilişkileri bağlamında çözülemediği durumlarda mülkiyetsiz alanlardaki balıkların soyunun hızla tükenmesi gibi “Ortak Kullanılan Alanların Trajedisi”nin ortaya çıkacağını savunmaktadır (OECD, 2011, s.25). Gelişmiş ülkelerde doğal sermayenin GSMH içindeki payı yalnızca yüzde 2 iken, bu oran gelişmekte olan ülkelerde yüzde 10, az gelişmiş ülkelerde ise yüzde 25’tir. Bu noktada eğitim ve sağlık gibi alanlara yapılacak yatırımlarla gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerdeki insani sermayenin artırılması ve doğal kaynaklar üzerindeki baskının hafifiletilmesi hedeflenmektedir (OECD, 2011, s.28). Bununla birlikte, OECD ülkelerinde doğal sermayenin payının küçük denilerek önemsiz görülmemesi gerektiği, doğal sistemlerin birbiriyle karmaşık ve hassas bir şekilde diğer ülkelerdeki sistemlere bağlı olduğu belirtilmiştir (OECD, 2011, s.29)

Yeşil büyümenin istihdam yaratmada da oldukça kapsamlı çözüm önerileri bulunmaktadır. İşgücü piyasalarının dönüşümünde kahverengi meslekler denilen mesleklerden yeşil mesleklere dönüşümü savunan yeşil büyüme, bu amaca ulaşılması için eğitim politikalarının yeşil olarak yeniden yapılandırılması gerektiğini savunmaktadır (UNEP, 2011, s.2). Ayrıca, hizmetiçi eğitim programlarının da istihdamın yeşilleşmesi için önemli olduğu savunulmaktadır. Bu noktada, halihazır hükümet politikaları, teknoloji ve yaşam tarzlarındaki izlek bağımlılığının (path dependency) çevresel riskleri artırıp, ekonomik verimsizliği derinleştirdiğini belirterek, bu yöntemlerin eğitim ve teşvikler yoluyla değiştirilmesi gerektiğini belirtmektedir (OECD, 2011, s.21). İzlek bağımlılığının ayrıca atalete yol açarak, çözüm arayışlarını geciktirdiği ve teknolojik kilitlenmelere yol açtığı (technological lock in) ifade edilmektedir (OECD, 2011, s.31). Ayrıca, çevresel zararları düşük yeni üretim ve tüketim yaklaşımlarının egemen kılınmasını, günlük yaşamda da verimli doğal kaynak kullanımının içselleştirilmesini hedeflemektedir (OECD, 2011, s.36).

Yeşil büyümenin uluslararası işbirliğinin önemine vurgu yapan bir yapısı vardır. Yeşil büyüme yaklaşımı, çevre ve yatırım politikalarının birbirini destekler mahiyette çalışmasını savunmaktadır. Ayrıca, gelişme yolundaki ülkelere yönelik tekonoloji yayılımı ve bu ülkelerdeki araştırma kapasitelerinin geliştirilmesi için teknik ve mali destekler verilmesini savunmaktadır. Yeşil teknolojilerin gelişmiş ülkelerde yoğunlaştığını belirten yeşil büyümeciler, gelişme yolundaki ülkelere bu teknolojilerin aktarımı için gönüllü patent havuzları ve diğer işbirliği mekanizmalarının kurulmasını önermektedir. İlaç sektöründe olduğu gibi, yeşil teknolojilerin de gelişme yolundaki ülkelere aktarımı için çoktaraflı işbirliklerinin önemli olduğuna vurgu yapılmaktadır (OECD, 2011, s.61) Bununla birlikte yeşil büyüme, gelişmiş ülkelerdeki teknolojinin gelişme yolundaki ülkelere aynen aktarılmasının farklı sosyal ve kültürel doğaları nedeniyle uygun olmayacağını savunmaktadır.

Yeşil büyüme; emisyon üst sınırı ve ticareti, sübvansiyonlar, depozito uygulamaları, vergiler, performans ve teknoloji standartları, gönüllü uygulamalar gibi çevre politikası araçlarıyla çevresel sorunlara yönelik çözüm önerileri getirmektedir (OECD, 2011, s.37; UNEP, 2011, s. 2). Soruna ve sorundan muhatap gruba göre bu politikaların karışımından oluşan bir reçetenin de uygulanabileceğini belirten yeşil büyüme, bunların içinde en etkili araç olarak ise doğrudan uygulanabilirliğinden dolayı vergileri önermektedir (OECD, 2011, ss.37–9). Yeşil vergilerin hükümet gelirlerine katkısının yüksek olduğu durumlarda rekabetçiliğe ilişkin kaygıların düşeceği, buradan elde edilen gelirlerin yapısal dönüşüm programlarına harcanacağı ve rekabetçiliğe ilişkin kaygıların azalacağı varsayımı bulunmaktadır. Bununla birlikte, kayıtdışı ekonominin yoğun olduğu ülkelerde yeşil vergilerin uygulanmasının oldukça zor olacağı ifade edilmektedir (OECD, 2011, ss.41–42). Sübvansiyonlara ilişkin olarak ise, tarımsal ve fosil yakıtlara ilişkin sübvansiyonlarda olduğu gibi istenmeyen sonuçlara yol açan sübvansiyonlar yerine, çevre duyarlılığı yüksek ürün ve eylemler ile yeni ve olgunlaşmaya başlayan teknolojilere yönelik sübvansiyon sağlanmasının uygun olacağı belirtilmektedir. Örneğin, yeşil büyümecilere göre gıda üretimini destekleyen sübvansiyonlar yerine, gıda güvenliği ve hayvan refahını önceleyen sübvansiyonlara destek verilmesinin uygun olacaktır (OECD, 2011, ss.42–4).

Yeşil büyüme teorisi, düzenleyici araçların etkili kullanımının da yeşil inovasyonun gelişimi için zorunlu olduğunu savunmaktadır. Düzenleyici araçlardan piyasaya geçişin giderek artmakta olduğunu belirten yeşil büyümeciler, hükümetin büyük ölçekli ve dikey örgütlenmiş şebekelerde rekabetçilik yanlısı düzenlemeleri ve sivil toplumun gönüllü katılımı da içeren eko-etiket gibi uygulamalarla düzenleyici araçların güçlendirilmesini savunmaktadır (OECD, 2011, ss.45–6). Bu noktada düzenleyici işlemler için önemli olan hususun, piyasadaki aktörlere kesinlik sağlayan ve belirsizliği azaltan sinyaller gönderilmesi hususu üzerinde durulmaktadır (OECD, 2011, s.48).

Tüketici davranışlarını değiştirmenin de önemine vurgu yapan yeşil büyüme, güçlü ekonomik araçlar kadar kapsamlı ve güvenilir bilgiye ulaşım ile eğitim gibi yumuşak enstürmanların da önemli olduğunu belirtmektedir. Bu noktada, firmaların kendilerini yeşil ilan ettiği ama usulsüzlüklerin de bulunduğu belirtilerek (greenwashing), bu alanın kapsamlı bir şekilde düzenlenmesi gerektiği ifade edilmiştir (OECD, 2011, ss. 49–50).

Yeşil büyüme taraftarlarınca vurgulanan en önemli hususlardan birisi olarak yeşil büyümenin sadece zengin ülkelere özgü olabileceği, az gelişmiş ülkelerin bu lüksünün bulunmadığı tezine karşı yaklaşımlarıdır. Yeşil büyümeciler bu noktada az gelişmiş ülkelerde de yeşil büyümenin mümkün olabileceğini, bu ülkelerde de birçok örneğin bulunduğunu belirtmektedir (UNEP, 2011, s.3). Yeşil büyüme ayrıca özellikle az gelişmiş ülkelerde yeşil altyapı ve yeşil büyümenin önündeki en önemli engelin finansa erişimdeki sıkıntılar olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, yeşil altyapı projelerine fon sağlayacak yeşil bono ve yeşil fonların kurulması gerektiği dile getirilmektedir. İngiltere’de Yeşil Yatırım Bankası’nın kurulması buna iyi örneklerden birisi olarak gösterilmektedir (OECD, 2011, ss.70–1).

Yeşil büyüme, ulusaltı, ulusal ve ulusüstü farklı yönetişim katmanlarının katılımıyla şekillenen bir yönetişim anlayışını savunmaktadır. Özellikle doğal kaynaklarının ihracatına dayalı ekonomik yapıya sahip ülkelerde doğal varlıklar üzerindeki baskının yönetimi konusunda sıkıntılar bulunmaktadır. Bu itibarla, bu ülkelerde yönetim kapasitesinin geliştirilmesi için çalışmalara destek verilmesi, yeşil büyüme ve doğal varlıkların yönetimi için önem arz etmektedir. Bu süreçte hükümetin farklı birimlerinin katılımının yanı sıra, sivil toplumun katılımının da önem arz ettiği belirtilmiştir (OECD, 2011, s.72–3). Ayrıca, sorundan etkilenen grupların da aktif ve şeffaf katılımının sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır (OECD, 2011, s.85).

Yeşil büyümeye geçiş döneminde üç ana problemle karşılacağı öngörülmektedir. İlk olarak sektörel değişimler ve bunun işgücü piyasalarına yansımaları, ikinci olarak rekabetçiliğe ilişkişn kaygıların nasıl ele alınacağı ve üçüncü olarak da bölüşüme ilişkin etkilerin nasıl ele alınacağıdır (OECD, 2011, s.87). Bu noktada, yeşil işlerin dünya çapında 2030 yılına kadar 20 milyon istihdam yaratacağı öngörülmektedir (OECD, 2011, s.89). Aynı şekilde, ormansızlaşmanın azaltılması için her yıl yapılacak 30 milyar dolarlık yatırımın gelişmekte olan ülkelerde 8 milyon yeni iş yaratacağı tahmin edilmektedir (ILO Raporu, Aktaran: Özçağ vd., s.318). Bu noktada yeşil büyümecilerin vurguladığı en önemli hususlardan biri de, kirli sektörlerin çok yüksek karbon emisyonlarına rağmen çok az istihdam sağladığı olup, bunun dönüştürülmesinin kısa vadede olumsuz etkileri olsa bile uzun vadede olumlu etkileri olacağıdır (OECD, 2011, ss.91–4). Bu noktada, yeşil eğitim ve hizmetiçi programlarının hükümetler tarafından desteklenmesi gerektiği belirtilmektedir (OECD, 2011, s.96).

Yeşil büyüme, uluslararası karşılaştırmalara olanak verir ve herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir gösterge seti dahilinde hedeflerin izlenmesini ele almaktadır. OECD’nin önerdiği 25 maddelik gösterge setinde yer alan indikatörlerin hepsi günümüzde ölçülmüyor olsa da, zaman için de buna ilişkin olarak da verilerin oluşacağı düşünülmektedir (OECD, 2011, s.122). Yeşil büyüme, göstergeler belirlerken, Gayri Safi Milli Hasıla, insan sağlığı ve esenliği ile doğal sermayeyi ele alan bir set belirlemektedir. Belirlenen göstergelerin henüz daha başlangıç noktası olduğu ve zamanla gelişeceği ifade edilmektedir (OECD, 2011, s.114). UNEP ise, tüketilen kaynağın yoğunluğu, istihdama etkileri, salınımlar ve ekolojik etkilerin yeşil ölçümlemeye dahil edilmesi gerektiğini belirtmektedir (2011, s.5). AB tarafından yayınlanan eko-inovasyonun ölçümüne ilişkin bir raporda ise, yeşil ekonominin çok geniş olduğu ve herkes tarafından farklı anlaşıldığı belirtilerek, eko-inovasyon göstergeleriyle yeşil ekonomi göstergelerinin entegre edilmesi ve web sitesi üzerinden yayınlanmasının sağlanmasının daha bütüncül bir yaklaşımla yeşil ekonomiye geçişi sağlayacağı ifade edilmiştir (Netgreen, 2015, s.1). Bu noktada raporun vurguladığı ana hususlardan birisi, ekonomik büyümeyle çevresel zararı birbirinden ayırmaya odaklanmanın sağlanması oluşturmaktır (Netgreen, 2015, s.3) Ekoinovasyonu ölçmek raporda salt teknolojik ölçümü değil, çeşitli seviyelerdeki sosyal etkilerin ölçümünü de önemli görmekte, endeksine dahil etmektedir (Netgreen, 2015, s.4).

Büyümeme kavramı Fransızca “décroissance” kavramından gelmekte olup, politik ekolojinin öncülerinden Gorz’un 1972 yılında sorduğu “Sıfır büyüme ve hatta küçülme kapitalist sistemle uyumlu mudur?” sorusuna cevap aramaktadır (Aktaran: Kallis, Demaria, D’Alisa, 2014, s.13). Bu dönem kapitalist ekonomideki stagflasyonun olduğu, enerji krizlerinin yaşandığı bir dönemdir. Daha sonraki dönemlerde ise, neoliberalizmin zaferinin ilan edildiği dönemler olduğu için, bu soruya olan ilgi azalmaya başlamıştır. 1990’larda ise Fransa’da başlayan bir yaklaşım olan büyümeme (degrowth) yaklaşımı 2000’li yılların başından itibaren giderek artan şekilde hegemonik “kalkınma” kavramına karşı “füze kelime” olarak ilgi görmeye başlamış ve farklı ülkelerden birçok akademisyen ve aktivistin katıldığı seminer ve sempozyumlar düzenlenmiştir (Demaria, Schneider, Sekulova, Martinez-Alier, 2013, s.191). Söz konusu seminerler geleneksel yöntemlerden farklı olarak oldukça katılımcı ve konsensusa dayalı olarak ilerlemiştir. Seminerlerin ilki kaynak sınırlarından dolayı büyümemeyi konu alırken, ikincisi ise hegemon görüş olan sürdürülebilir kalkınmayı ele almıştır. Seminerlere katılımın giderek artmasıyla birlikte bugün büyümeme kuramı hem ekolojik hem de sosyal bir düşünce akımı olarak kabul edilmektedir (Demaria vd., 2013, s.195).

Büyümeme yaklaşımı genel olarak aktivistlerin sürüklediği bilim olarak görülmektedir. Hareket, 2000’li yılların başında arabasız şehirler, sokaklarda toplu yemekler, reklam karşı protestolar gibi aktivitelerle ortaya çıkmıştır (Kallis vd., 2014, ss. 2–3). 2004 yılında hareketin öncü isimlerin araştırmacı-aktivist François Schneider tarafından eşek sırtında Fransa’nın farklı yerlerine yapılan büyümeme fikirlerini yayma gezisi oldukça yoğun medya ilgisiyle karşılanmış ve hareketin fikirlerinin yayılmasına olanak vermiştir (Kallis vd, 2014, s.3) Sosyalizme olan “devlet kapitalizmi” eleştirileri de büyümeme teorisini kapitalizmin bu noktada yoğunlaşan karşıtlarından ayrışmasını kolaylaştırmıştır (Kallis, 2015)

Büyümeme hareketi bugün büyümenin kapsamlı bir eleştirisini yapmaktadır. Bu çerçevede, büyümenin bir sosyal amaç olarak ele alınmasını ve ekonomizm denilen bakış açısını sorgulamaktadır (Kallis vd., 2014, s.3). Bu eleştirel yaklaşımın yanında dünyanın geleceğine ilişkin daha az kaynağın kullanıldığı ve sosyal ilişkiler, kurumlar ve yaşamın bugünden çok farklı ele alınacağı perspektifler sunmaktadır (Kallis vd., 2014, s. 3). Paylaşım, basitlik, keyif içinde ortaklaşa üre/tüketim, umursama ve ortak mallar ilkeleri üzerinden şekillenen bir dünya görüşünü savunmaktadır (Kallis vd, 2014, s.3).

Büyümeme genel olarak ekonominin küçülmesi olarak algılanmaktadır. Bunun önemli bir yanlış kavramsallaştırma olduğunu belirten büyümemeciler, büyümeme kuramının daha küçük bir metabolizma gerektirdiğini kabul etmekte, fakat bu metabolizmanın bambaşka yapılar, şekiller, enerji kullanımları, ilişkiler, cinsiyet rolleri, zamanın ücretli ve ücretsiz kullanımı, maddi olmayan dünya gibi konularda bambaşka bir dünya tahayyül etmektedir (Kallis vd, 2014, s. 4). Çok farklı perspektifleri içinde barındıran büyümeme kuramı, büyümenin eleştirilmesi; parasallaşsan sosyal ilişkilerin verimlilik temelinde değil yeterlilik temelinde düzenlenmesini; geleneksel dünyada varolan ortak alanların yeniden inşa edilmesini; ekotopluluklar ve kooperatiflerin kurulmasını; iş paylaşımı ve maksimum ücret ödenmesi gibi kavramları ele almaktadır (Kallis vd., 2014, s.4; Sekulova vd., 2013, s.1).

Büyümeme yaklaşımı, kapitalizmdeki ekonomilerin ya büyüme ya da çökme yaklaşımına karşı sosyal olarak sürdürülebilir ekonomi kurma arayışı olarak gösterilmektedir (Kallis vd., s.5). Bu geçiş sürecinde eğitim, sağlık hizmetleri gibi yeni sektörlerin artarak önem kazanacağını, kirli sektörlerin de küçüleceğini ifade etmektedir (Kallis vd., 2014, s.5). Yeni sektörlerin ortaya çıkma sürecine büyümeme teorisinin kalkınma veya büyüme gibi kavramlardan ziyade niteliksel vurgusu yüksek olan yeşerme kavramını kullandığı görülmektedir(Kallis vd., 2014, s.5). Bu noktada büyümeme yaklaşımı, özellikle Güney ülkelerinde yaygın olan yeni ekonomi arayışlarını analiz etmektedir. Büyümeme taraftarları ayrıca, Kuzey ülkelerindeki zenginlik artışının refahta yansımalarının olmadığını belirtmekte (Kallis vd. s. 6), Kuzey ülkelerindeki küçülmenin Güney’i de özgürleştireceğini, sömürü olmazsa Güney’deki özgürlüğün artacağını dile getirmektedir (Kallis vd., 2014, s.5). Bu noktada küresel çevre adaletinin de sağlanacağını belirtmektedir (Kallis vd., 2014, s.5).

Büyümeme taraftarları, büyümenin adil ve ekolojik olmadığını, iç ve dış sınırlarının olduğunu ifade etmektedir (Kallis vd., 2014, s.6). Bu noktada, Easterlin Paradoksu denilen belirli bir ulusal gelir seviyesinin üstünde sosyal esenliği sağlayan hususun büyüme değil, eşitlik olduğunu ifade etmektedir (Demaria vd., 2013, s.197; Kallis vd., 2014, s.5). Ayrıca, temel ihtiyaçlardan sonraki büyümenin pozisyonel olduğunu ileri sürmekte, herkesin kendi pozisyonunu artırmasının aslında kimsenin daha iyi olmayacağını göstereceğini ifade etmektedir. Büyümeme literatüründe bu duruma, büyümenin sosyal sınırları denmektedir ((Kallis vd., 2014, s.7). Bunun yanı sıra, büyüme ile karbondan arındırılmaya çalışılan bir dünyanın mümkün olamayacağını; teknolojiye dayanarak ve kaynak kullanımı azaltarak çevrenin korunamayacağını, Jevons Paradoksu’nun gösterdiği gibi ucuzlayan malların tüketiminin artacağını ve sonuçta bir şeyin değişmeyeceğini; teknolojinin çevresel sınırları baskı altına aldığını ifade etmektedir (Kallis vd., 2014, s.7; Demaria vd., 2013, s. 198). Dahası, çevre kirliliğinin çözümlerinden gösterilen şişkin hizmet sektörünün de aynı şekilde içerilmiş enerji (embodied energy) içerdiğinden sanıldığı gibi temiz olmadığı ifade edilmektedir (Kallis vd., 2014, s.7).

Büyümeme yaklaşımını savunanlar, otonomiye önemli rol biçmektedir. Yeşil büyüme yaklaşımındaki ekolojik modernleşme kavramına karşı büyümemeciler, birlikte eğlenerek yaşama kültürünü (convivial) savunmakta; bu kültürde gönüllü çalışmalara katılım, kendilerini etkileyen kararların içinde doğrudan yer alma, kendi kendini tüketime karşı sınırlama, küçük ölçekli olabildiğince kendine yeten eşitlikçi sistemler kurmayı hedeflemektedir (Kallis vd., 2014, s.8).

Büyümeme kavramını savunanlar, sürdürülebilir kalkınma yaklaşımının “oxymoron” bir kavram olarak politikadan arındırılmış olduğunu savunmakta; bunun yerine önerdikleri çevrecilik kavramını yeniden politikleştirmeye çalışmaktadır (Kallis vd., 2014, s.9; Demaria vd., 2013, s.196). Bu noktada, bilimin ve teknolojinin siyasallaştığını ve hakim güçlere hizmet ettiğini; bunun yerine daha demokratik bilgi üretimini sağlamaya çalışan yapılar kurulması ve insanların yaratıcı potansiyellerini gerçekleştirmesini sağlamanın önemli olduğu, kültürlerin tek tipleşmesine karşı çıktığı, doğayla uyumunun hedeflendiği yapılar kurmanın gerekli olduğunu belirtmektedir (Kallis vd., 2014, s.9; Demaria vd., 2013, s.196).

Büyümeme kavramını savunanlar geçmiş dönemlerde artı değerin piramitler, ibadet yerleri, festivaller gibi dönemin iyi yaşama alanları olan yer ve etkinliklere aktarıldığını; kapitalist sistemde ise artı değerin yeniden üretimi aktarıldığını; insanın bireyleştirildiğini ve ihtiyaçlarının ticarileştirildiğini ve büyüme kavramına boyun eğdirildiğini ifade etmektedir (Kallis vd., 2014, s.10).

Büyümeme yaklaşımını savunanlar, büyümenin olmamasının kapitalizmi ve liberal demokrasiyi sarsacağını; büyümenin bölüşüm çatışmalarını düzenlediğini ve kapitalizmin devamına hizmet ettiğini belirtmektedir (Kallis vd., 2014, s.10). Bu noktada büyümeme yaklaşımını savunanlar, varolan kurumların yepyeni değerlerden oluşan radikal bir dönüşümünü savunmakta; sadece çıktıya odaklanan kapitalizmden farklı olarak yepyeni bir toplum inşasına odaklanmaktadır (Kallis vd., 2014, s.10). Örneğin ekonomik büyüme ve işgücü artışı arasındaki bağlantının olmaması gerektiğini savunmakta; büyümeme döneminde işgücü verimliliğinde toplumun faydasına yararlı azalmanın sağlanması gerektiğini belirtmektedir (Sekulova vd., 2013, s.1).

Büyümeme yaklaşımı kapitalizmden büyümeme dünyasına geçiş sürecine ilişkin önermelerde bulunmaktadır. Halihazırda bu önermelerin kimisi küçük çaplı da olsa dünya dünya çapında giderek yaygınlaşmaktadır. Bu önermelerin özü, kapitalist olmayan eylem ve kurumların yaygınlaşmasıdır. Ekotopluluklar, online dijital topluluklar, zaman bankaları, takas piyasaları, ev paylaşma gibi oldukça farklı şekilde işleyen yapılar ortaya çıkmaktadır (Kallis vd., 2014, s.11; Sekulova vd., 2013, s.4) Söz konusu yaklaşımların özellikleri, değişim için değil kullanım için üretim; ücretli işlerin gönüllü aktivitelerle değiştirilmesi; kar yerine karşılıklı hediyeleşme kültürünün yaygınlaşması; kapitalizmin birikime dayalı mantığının olmaması, düşük enerji younluğu olan organik üretimin ve yerel gıda marketlerinin yaygınlaştırılmasını, et ve süt tüketiminin azaltılmasını ve malların geleneksel toplumlardaki gibi ortaklaşa kullanılmasıdır. Tüm bunlar sonucunda mülkiyet ilişkileri ve ücretli emeğin rolü azalacak ve ortaklaşma kültürü yaygınlaşacaktır (Kallis vd., 2014, s.12; Sekulova vd., 2013, s.3).

Kurumlara ilişkin önermesinde ise büyümeme teorisi, iş garantisi mekanizmalarının kurulmasını; işin siyasi bir hak olduğunu, devletin tüm iş isteyenlere son çare olarak iş vermesini, işsizliğin fiilen “0” seviyelerinde olmasını, iş paylaşmanın mümkün olmasını ve herkese şartsız olarak temel bir gelirin sağlanmasını önermektedir (Sekulova vd., 2013, s.4; Kallis vd., 2014, s.12). “Daha az mesai yap, daha fazla dayanışmaya zaman ayır!” diyen büyümeme teorisi, dayanışmacı ekonomi ağlarının gelişmesi ve bireysel davranış ve değerlerin dönüştürülmesini hedeflemektedir (Demaria vd., 2013, s. 202). Bu sayede emek yoğun bir ekonomiye geçilecek ve büyüme olmadan refah sağlanabilecektir (Kallis vd., 2014, s.13). Ayrıca, maksimum gelir uygulamasına da geçilmesi ve aşırı gelir ile zenginliğin vergilendirilmesi, endüstriyelizm ve tüketimizmin azaltılması hedeflenmektedir (Demaria vd., 2013, s.199). Amatör ekonominin de önemli olduğuna değinen büyümeme yaklaşımı, bu sayede hem sosyal ilişkilerin doğasının değişeceğini hem de daha az enerji tüketimi olacağını dile getirmektedir (Sekulova vd., 2013, s.4).

Para ve kredi kuruluşlarının rolüne ilişkin önermesinde ise büyümeme teorisi, topluluk para birimlerinin kullanılmasını savunmaktadır. Ulusal bazda para birimi olmasına karşı çıkmayan yaklaşım, bu para biriminin uluslararası ticarette kullanılabileceğini ifade etmektedir. Bankaların aldığı faizlerin büyümeye eşit olduğunu belirten yaklaşım, vatandaşların işlettiği borç gözetim mekanizmalarıyla meşru ve meşru olmayan borçları ele alacak ve meşru olmayanları silecek ve debtokrasi engellenecektir (Kallis vd., 2014, s.13; Demaria vd., 2013, s.198).

Geçiş dönemindeki siyasi kurumlara odaklanan büyümeme kuramı, bu dönemi çok farklı aktörlerin ve stratejilerin toplamı olarak görmektedir (Sekulova vd., 2013, s.1). Ayrıca, büyümeme kuramının içindeki çok farklı yaklaşımlardan ve kuramın aktivizm temelli yapısından dolayı, günlük eylemleri ve kurumları dönüştürmeye çalışan eylemlerin eylemi olarak nitelemektedir (Kallis vd., 2014, s.14). Piyasa dışı sermayenin gelişimi, sosyal dışsallıkların yaygınlaştırılması gibi nedenlerle sosyal girişimcilere bu noktada bugünün bir parçası olarak sistemi dönüştürmeye çalışmalarından dolayı ayrıca önem atfedilmektedir (Sekulova vd., 2013, s. ). Geçiş sürecinde Küba’daki Sovyet sonrası dönemdeki enerji krizi sonrası otoriter bir şekilde emek yoğun tarıma zorlanmanın ve devlet tarafından 8 milyon bisiklet dağıtılmasının yerini inceleyen büyümeme kuramcıları, bu tarz bir geçişin sonuç olarak büyümeme kuramına uygun olsa da, demokratik olmamasını eleştirmektedir (Sekulova vd., 2013, s.3).

  1. Yeşil Ekonomi ve Büyümemenin Karşılaştırılması

Yeşil büyüme teorisi, halihazır sistemle uyumlu olan, güç ilişkilerini çok sorgulamayan, radikal politikaları içermeyen evrimci bir yaklaşımla çevre sorunlarına çözüm aramaya çalışmaktadır. Hem ülke içi hem de ülkeler arası bölüşüm konusuna yeni açılımlar getirmesi teorinin güçlü yanlarını oluşturmakadır. Bunun yanı sıra, çevresel adalet, doğal sermaye gibi kavramları da literatüre getirmesi ve uygulama için önerileri bulunması teoriyi güçlü kılmaktadır. Ayrıca, teorinin çok uzun bir geçmişe sahip liberal teoriyle kesişimlerinin fazlalığı da güçlü yanlarındandır.

Teorinin zayıf olduğu alanlar ise, Batı tarzı yaşam biçiminin dünyaya egemen olması durumunda dünyanın kaynaklarının ne olacağına ilişkin belirsizliklere yeterince cevap verememesidir. Bunun yanı sıra, gelişme yolundaki ülkeler tarafından yeşil ekonominin kendilerine dayatılıyor olmasının kalkınma çabalarını sekteye uğrattığı yönünde algılar bulunması teorinin zayıflığıdır. Ayrıca, sürekli olarak piyasaların gelişmediği hususunu vurgulayan teorinin piyasaların nerede tam olarak geliştiği hususunda kesinlik sunmaması da ayrı bir zaafiyetidir.

Büyümeme teorisi ise, antikapitalistlerin kümelendiği eklektik bir yapıya sahiptir. Radikal bir teori olan büyümeme yaklaşımı, feministlerden sosyalistlere, tinsel vurgulara sahip kişilerden anarşistlere kadar herkesi içinde barındırmaktadır. Yaklaşım, ikinci sanayi devrimi olarak nitelenen Weberyan tarzı dikey örgütlenmelerden, ağ toplumunun yükselişi olarak nitelenen üçüncü sanayi devrimindeki dağıtık tarzdaki yatay örgütlenmelere geçişi başarılı bir şekilde açıklayabilmektedir (Rifkin, s. 25). Hem yeşil büyümede hem de büyümeme yaklaşımında insan davranışlarının yeşilleşmesi için çalışılması gerektiği vurgusu bulunmaktadır. Yeşil büyüme, firma davranışlarının da yeşilleşmesi ve yeşil boyama (green washing) gibi yaklaşımlardan kaçınılması için bu alanın da düzenlenmesi gerektiğini belirtmektedir. Büyümeme yaklaşımı ise, dayanışma, basitlik, gönüllülük gibi yaklaşımlarla yepyeni bir insan türü yaratmaya çalışan bir ideolojiyi çağrıştırmaktadır. Dahası bu ideolojinin oldukça dağıtık bir tarzda demokratik olarak işleyeceğini öngörerek, bu sürece iyimser yaklaşmaktadır.

Yeşil büyüme, büyümenin sınırlarının nerede biteceğine ilişkin bir çıkarımda bulunmamaktadır. Dahası, güce ve uluslararası prestije bu kadar önem verilen bir çağda, uluslararası koordinasyona çok kolay güvenmekte ve hızlıca yol alınabileceği yanılgısına düşmektedir. Halihazır yeşil büyüme araçlarını ise uygulayabilecek, kurumsal kapasitesi güçlü, kayıtdışı ekonomisi olmayan ülke sayısının azlığı bu yaklaşımın zaafiyetlerindendir. Yeşil büyüme bu konuda ayrıca üçüncü dünyadaki doğal sermayenin üretim faktörü olarak sayılması, gelişmiş dünyadakilerce ayrılacak kaynaklarla korunması önerisini naifçe savunmaktadır.

Büyümeme yaklaşımı, genel olarak aktivist ve araştırmacılar eliyle yürüyen ve elitist bir hareket olarak görülmektedir. Söz konusu yaklaşımın sıradan vatandaşa yaygınlaştırılmasında hala önemli ölçüde zaafiyet vardır. Bununla birlikte, Occupy Wall Street, Occupy Gezi gibi eylemlerde görüldüğü gibi yaklaşımın ilk nüveleri atılmıştır. Bununla birlikte, büyümeme teorisi kendisini hareketlerin hareketi olarak çatı bir görüş olarak konumlamakta olduğundan, kapitalizm karşıtı tüm hareketleri içinde barındıran yapısıyla tam bir teori olmaktan uzaktır. Bu yapısı harekete hem bir esneklik ve güç kazandırmakta hem de zaafiyete yol açmaktadır.

Büyümeme teorisinin bir diğer yaklaşımı olan istihdam garantisi mekanizmaları pek kolay işleyebilecek yapılar değildir. Her şeyden önce sistemin içinde birçok beleşçi (free rider) yer alacaktır. Asgari maaş uygulamalarının dayanışmayı değil tembelliği artırması daha muhtemeldir. Azami maaş uygulamalarının da birçok gücenmiş yaratacağı aşikardır. Ayrıca, iş paylaşım mekanizmasının da oldukça yoğun bir idari maliyetinin olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. İnsanların az çalışarak kalan boş zamanlarının tümünü gönüllülüğe ve dayanışmaya ayıracağını düşünmek de, süper yurttaşlara olan aşırı iyimser bir inançtır.

Yeşil büyüme yaklaşımı, ekolojik sorunları genel itibariyle piyasa içinde çözmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte, kirletenin sorumluluğu bu yaklaşım içinde yine de çok net değildir. Hatta, yeşil büyümecilerin ekolojik sistemlerin birbirine bağlılığı gibi argümanlarla “Aynı gemide birlikte batarız.” gibi bir yaklaşımı da sorunlara neden olanları ve sınıf ayrılıklarını belirsizleştirmektedir. Büyümeme yaklaşımı ise, bu noktada kapsamlı çözümlemeler yapmakta ve neredeyse sınıfların olmadığı bir dünyanın tahayyülünü kurmaktadır.

Yeşil büyüme, inovasyonun ekolojik sorunların çözümünde kilit rol oynayacağını ve inovasyonun önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca, inovasyonu yalnızca teknoloji odaklı görmemekte, sosyal, kültürel, çevresel birçok yanını ele alan bir inovasyon kavramı kurgulamaya çalışmaktadır. Büyümeme kuramı ise, büyüme yerine yeşerme kavramını kullanmakta, geçiş döneminde yeni sektörlerin ortaya çıkacağını belirtmekte ve insanların yeteneklerini gerçekleştirebileceği yapıların kurulacağını ifade etmektedir. Bu noktada her iki yaklaşımın da insan merkezli yapılar olduğu ve insan aklının doğayı şekillendirebileceği yanılgısına düştüğü görülmektedir. Halbuki tarih, Paskalya Adasında olduğu gibi, yükselen ve düşen medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır.

Hem büyümeme hem de yeşil ekonomi fosil çağının kapanması gerektiğini belirtmektedir. Yeşil büyüme bu çağın kapanmasını ve yeşil enerjinin yeşil teknolojiler aracılığıyla sağlamayı umarken, büyümeme yaklaşımının fosil yakıtlardan elde edilen enerjinin azalmasının ardından nasıl bir enerji elde edileceğine ilişkin açıklaması yoktur. Dahası, buradan elde edilen enerjinin azaltılması ve gönüllü çalışmalara ayrılan zamanın el ele gitmesinin nasıl olacağı da açıklanmaya muhtaçtır. Enerjinin ikamesi insan gücüdür. Enerjinin olmadığı yerde insan gücü kullanılacak olup, bu durum mutlaka daha çok çalışmayı ve hatta refahın düşmesini beraberinde getirecektir. Sonuçta da teoride öngörülen boş zamanların gönüllü ve süper yurttaşlık için ayrılacağı zaman belki de günümüzdekinden bile az kalacak veya hiç kalmayacaktır.

İki yaklaşımın istihdama yaklaşımları da farklılaşmaktadır. Yeşil büyümeciler, kahverengi sektörlerden yeşil sektörlere geçişi öncelemekte, bu noktada da dönüşüm sürecindeki işçilere eğitimler ve hizmetiçi programlar yoluyla yeni beceriler kazandırılmasını ve “yeşil işçiler” olmasını hedeflemektedir. İşsizlikle ilgili ise herhangi bir çıkarımda bulunmamaktadır. Haftalık iş saatinin azaltılması gibi öngörüleri ise bulunmamaktadır. Büyümeme yaklaşımının ise, iş paylaşım mekanizmaları, “0” işsizlik, işe sahip olmayı hak olarak görme, herkes için minimum gelir gibi çıkarımları bulunmaktadır. Büyümeme yaklaşımının buradaki hakçalık kuramı, insan onuruyla bağdaştırıldığında çok daha yerindedir.

Kapitalizm hakim ekonomik model olarak günümüz dünyasına biçim vermeye devam etmektedir. Kapitalizmin hakim rasyonalite olarak dikte ettiği sınırsız büyüme, doğanın pahasına gerçekleşme ve doğal kaynaklar ve çevre üzerindeki baskısı giderek artmaktadır. Kapitalizmin doğası gereği ortaya çıkan ve giderek döndürülemez hale gelen sorunlarına ilişkin ise, oldukça farkı perspektiflerden çözümler getirilmeye çalışılmaktadır. Yeşil büyüme ve büyümeme yaklaşımları, kapitalizmin yarattığı sorunlara çözüm getirmeye çalışan yaklaşımlardan yalnızca ikisidir.

Yeşil büyüme yaklaşımı OECD, UNEP, AB gibi uluslararası ve ulusüstü kuruluşlarca da kabul gören, hakim güç ilişkilerini çok zorlamayan, radikal politikalar yerine evrimci politikaları benimseyen, piyasanını yarattığı sorunlara yine piyasa araçlarının geliştirilmesiyle yanıt bulunmasını hedefleyen bir yaklaşım olup, teknoloji ve inovasyonla büyümenin sınırlarının ötelenebileceğini belirtmektedir. Ayrıca, yaratılacak yeşil işler ve buna uygun eğitim programlarıyla dünyanın yeşil ekonomi perspektifinde dönüşeceğini vurgulamaktadır. Büyümeme ise, büyüme fetişizminin sınırlarının olmadığını; bu fetişizmin dünyanın sonunu getireceğini; halihazırda birçok eşitsizliğin ve çevresel sorunun kaynağı olduğunu; sistemin kapsamlıca dönüştürülmesi ve hakim paradigma olan büyüme kavramının sorgulanması ve hatta küçülmenin gerçekleşmesi gerektiğini belirtmektedir. Kapitalizme karşı hareketleri şemsiye gibi içinde toplayan yaklaşımlardan birisi olan büyümeme teorisi, piyasalaşmamış ilişkilerin gücüne inanmakta ve dönüşümü başta buradaki gönüllülük ve dayanışma ağlarında aramaktadır.

İki yaklaşımın da güçlü ve zayıf yönleri bulunmaktadır. Gerek kapitalizm içinde sorunların çözülebileceğine inanan yeşil büyüme, gerekse büyüme olmazsa kapitalizm de olmayacağından kapitalizm karşıtı büyümeme yaklaşımları güçlü bir şekilde kapitalizmin bugüne kadar biriktirdiği sorunları çözmeye çalışmaktadır. Gerçek olan şu ki, söz konusu teorilerin güçlenip zemin bulmasına kadar geçecek zamanda bile, kapitalizmin doğa ve ekosistem üzerindeki döndürülemez yıkımı ve eşitsizlik üreten yapısı işlemeye devam edecektir.

Demaria, F., Schneider F., Sekulova F., Martinez-Alier, J. 2013. ‘What is Degrowth? From an Activist Slogan to a Social Movement’. Environmental Values 22: 191–215.

Kallis, G., Demaria, F., D’Alisa, G. (2014) “Introduction: Degrowth”. Degrowth Vocabulary, ss. 1–17, Routledge.

Kallis, 2015, ‘Yes, we can prosper without growth’.

http://www.thepressproject.net/article/71088/Yes-we-can-prosper-without-growth-VIDEO

Netgreen (2015), Measuring Progress in Eco-Innovation, ss. 1–17.

Sekulova, F., Kallis, G., Rodriuguz-Labajos, B., Schneider, F. ‘Degrowth: from theory to practice’. Journal of Cleaner Production 38 (2013): 1–6.

Rifkin, J., “Nesnelerin İnterneti ve İşbirliği Çağı”, 2015, Optimist.

OECD (2010), Yeşil Büyüme Stratejisi Geçici Raporu: Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Taahhütlerimizin Yerine Getirilmesi, pp. 1–4.

OECD (2011), Towards Green Growth, OECD Publishing.

Özçağ, M., Hotunluoğlu, H. 2015. ‘Kalkınma Anlayışında Yeni Bir Boyut: Yeşil Ekonomi’. CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 13, Sayı: 2, 303–324.

UNEP (2011), Towards a Green Economy: Pathways to Sustainable Development and Poverty Eradication — A Synthesis for Policy Makers, www.unep.org/greeneconomy, ss. 1–5.


Originally published at www.projepanosu.com.