AKREP

VII

Yazarken zamanı tamamen unutmuştum. Telefon sesi ile kendime geldiğimde saat altıya geliyordu.

“Ben de seni özledim güzellik, babam daha iyiye gidiyor. Eğer hastaneden çıkmamıza yarın izin verirlerse, tabi kendisi de isterse, birlikte geliriz Bodrum’a.”

“Tamam hayatım, çok sevindim iyi olmasına babanın”

“Biliyorum hem Derin, hem babam çok kalabalık olacak başına. Çok kalmaz zaten, oldum olası sevemedi Bodrum’u”

“Hiç öyle düşünme canım. Bodrum’un havası iyi gelecektir ona. Bu bahçenin iyileştirici bir gücü var bence. Gelsin, başımın üstünde yeri var.”

“Bu sabah bana ne dedi biliyor musun? İyi ki benim endişelerimi dikkate almadın Zeynep’le ilgili. Benim ikinci bir şansım olmadı, ama senin için Zeynep bir şansmış gerçekten”

Bundan üç sene önceydi. Bir pazar kahvaltısına gitmişti Serdar babasına. Henüz biz tanışmamıştık o zaman. Benden bahsettiğinde, “bu kadar süre sonra o kadının kimbilir ne beklentileri vardır senden” demişti. İçerlemiştim ilk bunu duyduğumda ama sonra eşini kaybettiğindeki pişmanlıklarına vermiştim. Belli bir yaştan sonra yalnız kalmak zordu sonuçta. Yanlış da olsa bir seçim yapmıştı ve oğlunun da benzer bir hata yapmasından korkuyordu sadece.

Bodrum’a taşınmamızdan kısa bir süre önce, Serdar beni de götürmüştü Pazar kahvaltısına. Her zamanki mantarlı, biberli omletimden yapmıştım. Sonra da, Türkiye’yi birkaç kez turlamış bir işkolik olarak, ortak sevdiğimiz bazı yerlerin olduğunu keşfetmiştik sohbetimiz esnasında. İlk kez o zaman gözlerinde hafiften bir rahatlama belirtisi görmüştüm sanki.

Kapıdan gelen bir tıkırtı ile kafamı çevirdiğimde, Derin elinde bir meze tarifleri kitabı ile duruyordu.

“Biraz araştırma yapmaya karar verdim. Bu meze işi çok kolay değil bence.”

“İstersen, Bitez’de Bağarası’na götüreyim seni. Biraz yöresel lezzetleri görürsün. Bir de Zafer Olcay’ın Elit Çilingir Sofrası vardı, ne zamandır gitmedim. Onu da görürüz. Sunum da çok önemli mezede.”

“Valla süpersin. İkisine de bu gece mi gideceğiz?”

“Öyle olsa iyi olur canım. Yarın baban ve deden birlikte gelebilirler çünkü”

“Aaaa dedem iyileşmiş mi? Süpermiş”

“Eh Derin, aramadın mı hiç? Biz dedeme birşey olsa başından ayrılmazdık”

“Tamam tamam. Üzerimi değişeyim, ararım. Ay çok heyecanlı keşfe çıkacağız”

“Deli kız. Kim derdi ki, bu yemek işine bu kadar kaptıracaksın, ayrıca da başarılı olacaksın. Baban pek mutlu bu durumdan. Hadi ben de değişeyim üstümü. Yarım saate çıkalım.”

Yolda Bitez’e giderken, yağmur çiselemeye başlamıştı. Önce Bağarası’na girdik. Oldum olası buranın mandalina ağaçları arasındaki doğal hali hoşuma giderdi. Hele de İsmail’in o şivesiyle yaptığı espriler, bence rakı muhabbetinin cilasıydı. Zaten Bodrum’da yaz, kış yaşayanların her daim favorisi kaç mekan vardı ki?

Derin mezeleri dikkatle inceliyordu. Amacımız da bu olduğundan, on tane meze söyledik. Tam ot zamanıydı. Ben otları, Derin zeytinyağlı ve yoğurtlu mezeleri söyledi. Cerrah hassasiyeti ile mezeleri inceleye inceleye bir sürü yorum yapıyorduk. “Maş fasulyesinin üzerine nar ne kadar gitmiş, pırasaya erik sosu nasıl katılıyor, ya bu cibezin diriliğine ne demeli” gibisinden sohbetlerle çok eğleniyorduk.

Bazı şeyleri çözmemiz mümkün olmayınca, başka bir zamanda bu lezzetlerin sırrına haiz Ümmühan’la sohbete gelmeye karar verip, restorandan çıktık. Bir sonraki istikamet, Elit Çilingir’di. İstanbul’da sonraları kızı Ceren’in de elinin değdiği Mira’ya gittikçe, baba kız ne keyifli ortamlar yaratmışlar bize diye düşünmüştüm.

Adı üstünde, buradaki konsept çilingir sofrasıydı. Çeşit çeşit mezeler, tam tadımlık kıvamdaydı. Bir ara Derin’in keyfi kaçtı gibi oldu. Gözü telefonunun ekranına kilitlendi kaldı. Söylemek isterse paylaşır diye düşünerek birşey sormadım.

Neden sonra “amma çok meze çeşidi varmış” dedi. “Acaba hiç yapılmamışı var mıdır?”

“Yapılmamışını bilmem canım ama hepsini farklı yorumlayabilmek mümkün bence. Örneğin topik diye bir meze var, çok yerde yiyebilirsin, ancak Behzat’ta yediğinin lezzeti gibi değil hiçbiri. Bu işin kendine göre sırları var, bence keyifli kısmı da bu zaten”

“Bu iş göründüğü kadar basit değil ama. Staj yaparken canım çıkmıştı, füzyon mutfağını öğreneceğim diye. Meze sanki daha basitmiş gibi duruyordu ama içine girdikçe anlıyorum ki, hiç de öyle değil.”

“Bence biraz da yerel halktan öğrenmek lazım birşeyler. Mesela Lipsi’de iki ayrı yerde, aynı mezeyi yemiştik. Manouri diye bir peynirin ızgara haliydi sadece. İkisi birbirinden o kadar farklıydı ki, sonradan öğrendiğime göre yediklerimizden biri tamamen ev yapımıydı ve kesinlikle müthişti”

“Ben kafayı buldum sanki biraz. Artık yediklerimi algılamam zorlaştı. Kalksak mı ne dersin?”

Güldüm. Gençler bizden daha dayanıksız olabiliyorlardı demek. Ayağa kalktığım gibi gözlerim karardı birden. Az önceki düşüncelerimden sonra, yukarıdaki benimle dalga geçiyor diye düşündüm. Ama da başım dönüyordu hafif. Derin’e çaktırmadan yürüdüm arabaya kadar. Birden arabayı kullanamamak veya kaza yapmaktan korktum.

Yolda o kadar yavaş gidiyordum ki, Derin şüphelendi.

“İyi misin Zeynep sen? Rengin soldu sanki”

“Mezeleri çok karıştırdık galiba, içki biraz dokundu sanırım ama iyiyim. Az kaldı e…”

Gerisini hatırlamıyorum, bayılmışım. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim ve başucumda duran Derin’in tuhaf surat ifadesi daha da kafamı karıştırmıştı.

“Derin n’oldu, nasıl geldik buraya?”

“Araba kullanırken bayıldın Zeynep. Ödüm patladı resmen. Ana yolda olsaydık, sanırım şimdi ikimiz de yoktuk. Ben ne olduğunu anlayana kadar yol kenarındaki ağaca toslayıp durduk. Yoldan geçen bir araç bizi görüp, hastaneye getirdi. Yaklaşık kırk beş dakikadır baygınsın, babam da aradı açamadım telefonu.”

“Aman tanrım, ne oldu ki bana böyle durup, dururken. Restorandan çıkarken biraz başım dönüyordu ama geçer diye düşündüm. Babana ne diyeceğiz şimdi. Zaten İstanbul’da yeteri kadar sıkıntısı var. Ama aramak lazım, yoksa daha çok merak eder.”

O esnada odadadan içeri giren doktor, yüzüme hafif bir tebessümle baktı. Ciddi birşeyim yoktur umarım diye iç sıkıntısı yaşarken, elindeki tetkik sonucunu gösterdi.

“Bilmiyorum beklediğiniz bir durum muydu ama, hamilesiniz Zeynep Hanım” dediği gibi ufak çaplı bir çığlık attı Derin.

“Emin misiniz doktor bey, 48 yaşındayım ben ve periyodum çok da düzenli değil.”

“Eğer korunmuyor iseniz, daha ileri yaşta bile hamile kalabilirsiniz. Sonuçta, henüz menopozda değilsiniz”

Ben o esnada, orada değildim artık. 2009 yılına dönmüştüm, daha İstanbul’a ilk taşındığım Eylül ayına. Yepyeni umutlar taşıdığım ilk günlerimin en büyük süprizi ise, gelir gelmez beklenmeyen hamileliğim olmuştu. Yıllarca hayalini kurduğum şey gerçekleşmiş ve korkuyla karışık yürek çarpıntısıyla Serdar’a söylemiştim. Ne ummuştum bilmiyorum, ama aslında bana kaç yıl önce “Senden bir çocuk istiyorum, eşime de söyledim” dediğinde nasıl güvendiysem, o gün bunun karşılığını göreceğime inanmış olmalıyım ki, derin bir nefes alışı sonrası, “olmaz Zeynep, ben o çocuğun yanında olamam, eğer doğurursan senden soğurum” dediğinde sadece sustum. İçimden kopan şeyleri ise asla yerine koyamadım daha sonra ve gidip çocuğumuzu aldırdım.

Kafamın içinde resmen ziller çalıyordu. Gülsem mi, ağlasam mı bilemediğim esnada sessizliği bozan Derin oldu ilk.

“Bu yaşta doğurmayı düşünmüyorsun herhalde değil mi?”

Hayatım boyunca çocuk sahibi olmayı istediğim yegane insandan, ikinci şansımın bu yaşa denk gelmesi ne anlama geliyordu hiç bilmiyorum. Bu duyguları Derin’e açıklayabilecek psikolojide ise hiç değildim.

“Sonuçta bu yaşa kadar yapmamışsın zaten, herhalde çocuk istemiyorsun”

“Hem evet, hem hayır Derin’cim. Bir kere çok istedim aslında, ama sanırım baban hazır değildi bu duruma”

“Babam mı? Sen daha önce de mi hamile kaldın babamdan? Korunma nedir bilmiyor musunuz siz? Benim başımda bu konuda boza pişirmeyi bilirler, kendilerine gelince bakıyorum kontrol sıfır”

Zaten yeterince büyük şok yaşıyordum. Bir de Derin’in bu tavırları beni hepten germişti. Birkaç saat önceki, sempatik kız gitmiş, yerine eski Derin geri gelmişti. O esnada çalan telefonun melodisinden, Serdar’ın aradığını anladım. Uzanıp çantamdan telefonu açtım. Derin gözlerini dehşetle açmış, babasına ne diyeceğimi merak ediyordu.

“Merhaba canım nasılsın?”

“Şükür Zeynep, biz iyiyiz de, esas siz ne alemdesiniz? Bu üçüncü arayışım. Ne sen, ne Derin açmayınca merak ettim”

“Çok merak edilecek bir durum yok aslında. Yemekten sonra ben biraz fenalaştım. Derin de hastaneye getirdi beni”

“Ne demek fenalaştım, neyin var”

“Nasıl diyeceğimi bilmiyorum aslında Serdar’cım. Biraz tuhaf bir durum var”

“Zeynep allah aşkına ağzında gevelemeyip söyler misin lütfen, endişe ediyorum”

“Tamam, tamam kızma canım ya, hamileymişim ben”

“Şaka mı bu, yok artık. Neyse biz yarın sabah geliyoruz babamla, konuşuruz” deyip kapadı telefonu.

Daha da kötü hissetmiştim kendimi. Yeniden babasını çalmışım moduna geçen bir kız çocuğuna ilaveten, bir de suratıma telefon kapatılmıştı. Eve gidip uyumak dışında birşey istemiyordum. Yarın Serdar’ın geleceğine bile mutlu değildim artık. Şeytan diyordu ki, çek git ve doğur çocuğu. Acaba bu sefer dinlemeli miydim ki şeytanımı?

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.