90'ların İsimsiz Kahramanları

Kendimi ait hissedecek bir yer bulamadıkça çocukluğumun silik hatıralarına kaçıyorum bir süredir. Bölük pörçük, zamanlarını, kahramanlarını ve nasıl yaşandığını tam kestiremediğim hatıralar, ne kadar silik olsalar da bugün yaşadıklarımızdan daha hakiki bir yanları var.

Çocuğum, okuma yazmayı yeni öğrenmiş olabilirim. Evimize yeni telefon bağlanmış. Bir telefon defterimiz var. Telefon defterinin girişinde iki telefon numarası yazılı. Aşağı Dernek, yukarı dernek tam karşılarında da telefon numaraları. Mahallemizin islami hassasiyetlere sahip abilerinin buluştuğu iki dernekti bunlar. Birbirlerine 500 metre mesafedeydiler. Bir yokuşun iki ucunda oldukları için biri yukarı diğeri aşağı dernek diye anılırdı. Adlarıyla anılmazdı genelde mahalledekiler tarafından. Yukarı dernek ve aşağı dernekti bizim için, telefon defterimize de böyle işlenmişti. Yukarı dernek girişinde ayakkabıların çıkartıldığı, belirli geceler bir hoca eşliğinde islami sohbetlerin yapıldığı, içinde sigara içilmeyen, yer minderlerine bağdaş kurularak oturulan bir yerdi. İsminde ilme, hayra, insanlığa hizmet ifadeleri geçmekteydi o dönemin bir çok mahalle derneğinde olduğu gibi. Aşağı dernek, daha çay ocağı kıvamında bir yerdi. Kahverengi ucuz deri sandalyeleri, yeşil masa örtüleri, çaycı İhsan abisi, kütüphanesi ile daha başka bir yerdi.

Peki niye telefon rehberimiz bu iki derneğin telefon numaraları ile başlıyordu? Çünkü babama başka türlü ulaşmanın imkanı yoktu. Rahmetli babam, işten sonra eve uğrar akşam yemeğini yer ve daha fazla evde durmaz bu iki dernekten birine giderdi muhakkak. Bu iki dernekte değilse mahalle camisinin çay ocağında olurdu genelde. Eve bir misafir geldiğinde, o telefon numaraları sırayla aranır, babam sorulur, eğer oradaysa telefona çağrılır ve karşılığında o kısa cevap alınırdı “tamam geliyorum.”

İki dernekte de değilse mahalle caminin çay ocağında olma ihtimali çok yüksekti. İşte bu kısım biraz zordu, oranın telefonu yoktu ve gidip çağırmak gerekiyordu. Ürkek adımlarla babamın oturduğu masayı bulur yanına yanaşır tam kulağına misafirler geldi diyecekken “böyle olmaz derdi” babam, “Selam vermedin, şimdi biraz geri git masaya tekrar gel herkese karşı Selamun Aleyküm de, arkadaşlar selamını alsın ondan sonra ne söyleyeceksen söyle.” Allah’ım ne zordu bir çocuk için bu sınav. Usul usul bir kaç adım geri gider, masaya gelir selam verir sonra hep bir ağızdan alınan selamla sevgi gösterisine tabi tutulurdum. Muhakkak ya oralet ya da gazoz ısmarlardı. Sonra selam vermeyi o kadar sevdim ki cami çay ocağına gittiğimde her masaya selam veriyor, hepsinden sevgi görüyordum. Cebime koydukları harçlıklar ve ısmarladıkları gazozlarda cabası.

Peki kimdi bu adamlar? Dernekleri, cami çay ocaklarını dolduran bu adamlar kimin nesiydi? Bölük pörçük hatıralarımda gür sakalları, keskin bakışları, sürekli bir şeyleri tartışan halleriyle niye hep varlar? Cami cemaati olarak onlarca adam bir kamyona doluşup Arnavutköy’e pikniğe, Mercan’a pompalı tüfek almaya, eylemlere beyazıt meydanına niye gidiyorlardı? Hayalleri, idealleri neydi? Kendilerine sohbet veren dostları belediye başkanı olduktan 3 yıl sonra yanlarına bile uğramamaya başlayınca ne hissetmişlerdi acaba? İnandıkları ideal neyse onu çok sevdiklerine eminim. Rahmetli babam, akraba ziyaretinden eve döndüğümüzde bizi apartman kapısına kadar getirir saat kaç olursa olsun “ben bir cami çay ocağına uğrayayım öyle gelirim” derdi. Bu adanmışlık neyle açıklanabilir bilmiyorum.

……..

Soğuk bir kış günü sabah erken saatlerde aşağı derneğin önünde bir kaç araba buluştuk. İstanbul kar altında, inanılmaz bir soğuk var. Annem beni çok iyi giydirmiş. İlk eylemime gidiyoruz. Abide-i Hürriyet meydanında Çeçenistan eylemi (bu bilgileri çok sonra anlayacağım/öğreneceğim tabii ki) Okumayı yazmayı bilmiyordum ama evimizin adresini öğrenmiştim, babam ezberletmişti daha doğrusu. “Olur da beni kaybedersen konuşmaları yapan amcaların oraya git, gördüğün ilk sakallı amcaya babamı kaybettim de, evin adresini söyle onlar seni eve götürür, ben de sonra gelirim.” Çok sonraları anladım ki bu olur da gözaltına alınırsam demekti. Sakallı amcalara güvenmeyi o günlerde öğrenmiştim. O eyleme beraber gittiğimiz amcalardan biri ağır bir rahatsızlık geçirince evinde ziyarete gittim geçtiğimiz günlerde. Konu konuyu açtı, bu eylemi unutamadığımı söyledim. Ağır bir hastalık geçirmişti, hatırlayamadı. Kahramanların, kahramanlıklarını unutmak zorunda kaldığı günlerdeyiz. Oysa ben onun 28 şubat gerçekleşince tek başına derneğe gelip mahzun mahzun oturan gençlere “ne oturuyorsunuz gençler, devir mahzun oturma devri değil, ayağa kalkın, çalışmaya devam” diye bağırdığı günü de hatırlıyorum.

Aşağı dernek kapanalı çok oldu, yukarı derneğe de kimse gitmiyor diyorlar. Gündüzleri bazı günler kadınlar sohbet yapıyormuş galiba. İstanbul’un varoşlarında iki göz odalı ev kirasını zar zor ödeyen adamların dimdik ayakta tuttuğu derneklerdi onlar. Şimdi koca koca dernekler arkalarında siyasi güç, para desteği olduğu halde o derneklerin topladığı kadar adamı toplayamıyorlar ne yazık ki.

İsimleri yok onların, bir çoğu geldi geçti. Bir arada dernek içinde çektirdikleri burada paylaşamayacağım mütebessim fotoğrafları var. Ve hiç yitirmedikleri idealleri. Bizi bugünlere getiren emekleri var bir de. Ne filmleri çekildi, ne belgeselleri yapıldı, İstanbul’u baştan başa dernek dernek örmüşlerdi oysa. Çalmadık kapı, dertlerini anlatmadık insan bırakmamışlardı. Çok hakir görüldüler, çok zahmet çektiler. Kariyerim, evim, arabam demediler, ben hiç şahit olmadım. Ümmet dediler, millet dediler, vatan dediler. Dediğim gibi bir çoğu geldi geçti, peki idealleri? idealleri yaşıyor mu?

Yaşamıyor olsa bu yazı yazılmazdı.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.