İlahiyat bir İlim Alanı mıdır yoksa “Dingonun Ahırı” mıdır?

En başından belirteyim, bu yazıda ağır ifadeler kullanacağım; çünkü İlahiyat alanına dışarıdan burun sokanların hadsizlik, edepsizlik, küstahlık ve şımarıklıklarından artık bıktım usandım; susmak ve sabretmek de maalesef bir yere kadar! Şayet birisi çıkıp, “Bu topraklarda metrekare başına en fazla haddini bilmez ve edepsizin yoğunlukta olduğu alan neresidir?” diye soracak olsa, bu soruya hiç tereddütsüz vereceğim en kestirme ve kesin cevap, “İlahiyat” şeklinde olur.

İlahiyat, kendi işini avukata havale edip başkalarının işlerine soyunan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan sayısız it kopuğun da maalesef cirit attığı bir alandır. Evet, bu alanın adı maalesef “İlahiyat”tır. Balık tutma konusunda pek mahir insanlar bile su ürünleri alanındaki ilmî bir çalışma hakkında görüş bildirmeyi en hafif tabirle densizlik ve hadsizlik olarak görürken, İlahiyat söz konusu olduğunda, aklına esen ya da yoldan geçen herkes, bu alandaki bir ilmî çalışmayı kritik etmek şöyle dursun, küçük risale hacminde beş-on kitap okuma veya bir arkadaş grubuyla üç beş yıl meal-tefsir sohbeti yapma aşamasından sonra, “Tefsir benden sorulur” demeyi tevazu olarak görmektedir.

“İlahiyat”ın kendine mahsus bir ilmî harimi bulunan ve aynı zamanda uzun yıllar emek ve birikim gibi ön şartları olan bir ilim alanı olmaktan çıkıp, ipini koparan herkesin canı çektiği zaman elini kolunu sallayarak girip çıktığı bir alışveriş merkezi yahut Bakırköy sahili gibi bir mangal-piknik alanı veyahut dingonun ahırı gibi telakki edilmesinin en önemli sebebi/müsebbibi, yıllardır söylemekten usandığım veçhile, kâh televizyon ekranlarında, kâh konferanslarda, kâh sosyal medya mecralarında, “Dinin en temel kaynağı Kur’an’dır. Kur’an herkesin kitabıdır; açın kendi kutsal kitabınızı okuyup anlayın ve yorumlayın” diyerek sözde İslam’a hizmet ettiğini düşünen bir dizi televangelik vaiz künyeli İlahiyatçı akademisyenler ile merdiven altı tefsirci(!)lerin kendilerine taraftar toplama ve küçüklü büyüklü yeni cemaatler oluşturma hedefine matuf olan ve baştan ayağa popülizm kokan işbu vıcık vıcık söylemlerinden başka bir şey değildir.

Gerçekten can sıkıcı ve usandırıcı bu problemin bir diğer önemli sebebi ve müsebbibi, büyük edebiyatçı ve şair ağabeylerimizin zaman zaman din konusunda da sözüm ona ilmî görüş bildirip istikamet tayin etmesi ve bu ağabeylerimizin edebiyatçılık ve şairliklerine atfedilen kıymet nispetinde dinî görüş ve kanaatlerine de ilmîlik gibi bir paye verilmesidir. Bu popülist ve edebi romantik söylemlerin toplumsal tabanda yaygın taraftar bulmasından dolayı İlahiyat bir ilim alanı olmaktan maalesef çıkmış haldedir. Buna bağlı olarak Kur’an, anlam ve yorum gibi kavramlar fizikçisinden ormancısına kadar nüfus kâğıdında dini “İslam” yazan ve dinî meselelere ilgi duyan herkesin kendini ahkâm kesmeye yetkili gördüğü bir yolgeçen hanı haline gelmiştir.

Bu kepazeliğe son verilmeli denildiğinde, birtakım nadanlar Kur’an ile sahici müslümanlık arasındaki ilişkiye atıfla, güya müslüman olma ve müslümanca yaşama amacıyla Kur’an’ı anlama çabasının İlahiyatçılara mahsus olmadığından dem vurmakta; ama her nedense Kur’an’ı ilmî ve akademik bir disiplin içinde değil de sözüm ona daha iyi müslüman olma amacıyla okuyup anlamaya çalışan bu nadanlar güruhu bir süre sonra, “Ben Arapçanın ‘A’sından anlamam; ama Mustafa Öztürk şu ayetleri yanlış yorumluyor” demek suretiyle ilmî alanda da ahkâm kesmeye başlamaktadır.

“Ben İlahiyat okumadım; hiç mi hiç Arapça bilmem; ama Mustafa Öztürk şu şu ayetleri yanlış tefsir etmiş, şu şu ayetlere yanlış anlam vermiş” demek, müslümanlık ve ahlaklılık gibi değerler şöyle dursun, serapa edepsizliktir. Kuşkusuz ben hatadan masun değilim; aksine birçok hata yaptığım gibi birçok ayeti de yanlış yorumlamış olabilirim; çünkü ben hata ve nisyanla malul bir beşerim. Tefsir alanında dirsek çürütmüş arkadaşlarımız çıkar, ilmî cehdle kaynakları tarayıp müdellel bir şekilde hatalarımızı önümüze koyar; biz de nerede ve nasıl hata yaptığımızı böylece anlar ve çalışmalarımızda daha dikkatli olmaya çabalarız. Ama “Ben Kur’an’ın orijinal dilinden bihaberim; haliyle tefsir, hadis, usul-i fıkıh, belagat gibi ilimlerden de nasipsiz ve behresizim; lakin yine de vehbî meleke ve doğuştan kabiliyetle senin hangi ayeti doğru hangi ayeti yanlış yorumladığını pekâlâ bilirim” demek, edepsizlik ve terbiyesizlikten başka bir şey olmasa gerektir.

Bilindiği gibi bu edepsizlerin kol gezdiği mecra fakülteler, ilmî sempozyumlar ve kongreler gibi kamuya açık adresler değil, klavyenin başından takip edilen sosyal medya mecralarıdır. Bu mecralar sütre/klavye arkasından üst perdeden konuşup rajon kesme ya da bir evin camına gizlice taş atıp kaçan terbiyesiz çocuklar gibi, ötekine berikine sataşıp kaçma imkânı sağladığından Facebook gibi mecralara dadananların hatırı sayılır bir kısmı şahsiyetsiz, karaktersiz, aylak, avare, sefil, lümpen ve nifak sever tiplerden oluşmaktadır. Bu yüzden sosyal medya mecralarının zihnimdeki izdüşümü kanalizasyon algısından farksızdır.

Be, hey nadan! Kur’an, anlam, yorum diyerek diline pelesenk ettiğin şeyden asıl meram ve maksadın, “has müslüman olmak”sa, git kendi başına istediğin gibi oku, istediğin gibi anla, hatta istediğin gibi yorumla! Sana hangi ayeti ne şekilde yorumladın, nasıl amel ettin diye soran mı var? Sanki çok umurumdu, neyi nasıl anladığın? Nadanın derdi, has müslümanlık gibi ulvi bir amaç olsaydı, oturur Kur’an’ı okur ve onunla hemdem olmaya çalışırdı; ama gelin görün ki onun derdi, “Millet! Bakın ben de bu Kur’an ve tefsir işlerinden anlarım; ben de pekala bu alanda söz söyleyip kalem oynatırım” diyerek Kur’an’dan sembolik sermaye ve prestij kotarmak yahut en azından hayatındaki boşlukları doldurmak veyahut Anadolu’nun ücra bir köşesinde gam yükü gibi ruhuna çöken derin can sıkıntısından kurtulmaya çalışmaktır.

İşte bu nadanlar güruhundan birkaçı son günlerde İlahiyat alanına dingonun ahırı gibi girip çıkmanın da ötesinde Yrd. Doç. Dr. Hadiye Ünsal’ın benim danışmanlığımda tamamladığı Erken Dönem Mekkî Surelerin Muhteva Tahlili başlıklı doktora tezini dillerine dolamak ve bu tezdeki bir bölüm vesilesiyle ilmî ahlaka riayetsizlikten dem vurmak suretiyle bütün ilmî ve fikrî mesaisini onyıllardır bu alana sarfeden birisi olarak beni terbiye etmek ve aynı zamanda kamuoyuna bizim gayr-i ilmî ve ahlaki bir iş yaptığımızı göstermek gibi pek cüretkar ve iddialı bir işe soyundular.

Sosyal medyada “Hadiye Ünsal’ın Doktora Tezi Üzerine Bazı Mülahazalar” başlıklı paylaşımda bulunan Mükerrem Pehlivan adlı şahsı, bir-iki yıl öncesine kadar on beş gün veya bir ay gibi periyodik zaman aralıklarıyla bizi telefonla -ki telefon numarama Mehmet Azimli veya başka bir hocadan ulaşmış olabilir- arayıp hemen her arayışında, “Ben Mükerrem” dedikten sonra, sözgelimi, “Hocam, Mehmet Paçacı falan makalesinde sizi şöyle eleştirmiş ya da Selim Türcan hoca filan kitabında size böyle dokundurmuş; siz bunlara bir şey yazmayacak mısınız?” diyerek İlahiyat alanında az çok yazıp çizen hocalar arasında bir dedikodu grubu oluşturmak ve bu grup arasında koordinasyon sağlamak gibi bir ahlaksızlığı kendine uğraş edinmiş birisi olarak hatırlıyorum ve kendisine her defasında “Bu dedikodu şehvetinden kurtul; falan hoca size şöyle demiş gibi laf taşımaktan vazgeç” demekten usandığımı ve fakat incinip gücenir kaygısıyla bu tür aramalarına hayli zaman katlandığımı ve sonunda kendisine epeyce sayıp telefonu yüzüne kapattığımı da hatırlıyorum.

Bu şahıs, o gün bugündür beni aramaya cesaret edemedi; ama bilebildiğim kadarıyla Ankara Okulu’nu, Mehmet Azimli, İsrafil Balcı ve kuvvetle muhtemel olarak başka hocaları aynı minvalde arayarak İlahiyat dedikodularından tatmin bulma alışkanlığını sürdürdü. Özellikle Azimli hocaya, “Bu tiplere yüz verme! Zira yarın bir gün şımarıp haddini bilmez ve edepsiz hale geliyorlar” diye söylediğimi de hatırlıyorum. Uzunca bir süre ortalıkta görünmeyen bu şahıs, günün birinde birkaç kullanımlık mail adreslerinden birbiri ardınca gönderdiği mesajlarla tam da bugünlerde sosyal medyada paylaştığı ve kendisinin açıkça anlatmak suretiyle çirkefliğini itiraf ettiği mevzuda Hadiye Hanım’ı tehditkâr bir üslupla siygaya çekmeye yeltendi; derken başka bir adresten birbiri ardınca birkaç tehditkâr mesaj daha gönderdi; ama bu maillerde kimliğini gizledi.

Hadiye Hanım beni konudan haberdar edince, son defa kullandığı mail adresine, “Sen Mükerrem Pehlivan’dan başkası değilsin” mealindeki ifadeyi içeren bir ihtar notuyla kendisini bir kez daha haşladım; fakat benim bu mailime gönderdiği cevapta, hem benim üslubumu eleştirip hem de “Mükerrem de kim; ben Mükerrem filan tanımıyorum” diyerek güya kendini gizledi ve üstelik kendisine ulaşılacağı endişesiyle mail adreslerini derhal iptal etti.

Bu mailler sırasıyla şöyle:

1. Mail:(xyzxyz4343@mynet.com) - 09.05.2015

Merhaba… Doktora Tezinizi yök’ten indirdim. Ayrıca doktora tezinizi anakara okulu yayaınlarından bastırmışsınız. Mustafa Öztürk ile beraber yazdığını, acaba ne kadarı size ait??? Makale adeta Mustafa öztürk’ün fikirlerini yansıtıyor, bu makaleyi doktora tezinizin üçüncü bölümüne aynen koymuşsunuz. İNTİHAL Mİ yaptı nız? Etik mi bu??? Doçentlik ve doktora çalışmalarında yazar kendi makalesini bile koyamazken siz neden bir başkası ile yazdığınız makaleyi koydunuz???Yökün etik kuruluna ya da bilim kuruluna şikayet edilirseniz başınıza ne gele-ceğinizibiliyormusunuz???? Bu işin sonunun doktora tezinizi iptali ile biteceğini biliyormusunuz??? Yaptığınız iş FACEBOOK ta konuşuluyor…….!!!!
Nasıl bir akademisyenliktir bu iş? Yaptığınız etik mi????
Bekir….. Kolay gelsin…

2. Mail: (xyzxyz4343@mynet.com) - 09.5.2015

Merhaba… Doktora Tezinizi yök’ten indirdim. Ayrıca doktora tezinizi anakara okulu yayaınlarından bastırmışsınız. Mustafa Öztürk ile beraber yazdığını, acaba ne kadarı size ait??? Makale adeta Mustafa öztürk’ün fikirlerini yansıtıyor, bu makaleyi doktora tezinizin üçüncü bölümüne aynen koymuşsunuz. İNTİHAL Mİ yaptı nız? Etik mi bu??? Doçentlik ve doktora çalışmalarında yazar kendi makalesini bile koyamazken siz neden bir başkası ile yazdığınız makaleyi koydunuz???Yökün etik kuruluna ya da bilim kuruluna şikayet edilirseniz başınıza ne gele-ceğinizibiliyormusunuz???? Bu işin sonunun doktora tezinizi iptali ile biteceğini biliyormusunuz??? Yaptığınız iş FACEBOOK ta konuşuluyor…….!!!!
Nasıl bir akademisyenliktir bu iş? Yaptığınız etik mi???
Bekir….. Kolay gelsin…

3. Mail : (erikerikerik@mynet.com) - 09.05.2015

Kolay Gelsin…

Doktora tezinizin üçüncü bölümü Mustafa öztürk ile yazdığınız bir amakeley içeriyor. Bu durum etik mi hocam? Neyin nesi…!!! İntihal mi bu? 30 sayfayı noktasına kadar almışsınız. Yökün etik kuruluna şikayet edilirseniz ne olur???

4. Mail: ( erikerikerik@mynet.com ) - 09.05.2015

Facebookta doktora tezinizin üçüncü bölümünün kendi makaleniz olduğu söyleniyor. 30 sayfa alınmış. Siz vce etik mi? Yökün etik kurulu bu işe ne der? Birde anakara okulu yayaınlarındanbastırmısşsınız?? Şikayet edilirseniz ne olur acaba???

5. Mail: (xyzxyz4343@mynet.com) - 11.05.2015

Merhaba… Doktora tezinizi mustafaöztürk ile beraber yazdığınız makaleyi üçüncü bölüme almışsınız. Bununla ilgili bir soru sormuştum. Yapılan iş etik mi? sizce???Doktora ve doçençlik çalışmalarında yazar kendi makalesini çalışmanın içine alamıyor. Siz neden aldınız??? Cevap bekliyorum ama neyse… Bekir…..

6. Mail : (xyzxyz4343@mynet.com) - 14.05.2015

Merhaba… Doktora tezinizle ilgili bir soru sormuştum hocam size. Tezinizin üçüncü bölümünde Mustafa öztürk ile yazdığınız makalenin 33 sayfasını dipnotlarıyla beraber teze alınmış. Bu durum intihal yapılmış anlamına geliyor mu? Doktora ve doçentlik tezlerine yazar bırakın bir başkası ile yazdığı makalesini, kendi makalesini dahi almıyor. Bu durum yökün etik kuruluna şikayet edilirse sizin için sıkıntı olmaz mı? Yaptığınız etik mi? Bunları bir akademisyen düşünmesi gerekmez mi? Bekir…. Hayırlı çalışmalar…

7. Mail:(xyzxyz4343@mynet.com) - 14.05.2015

Merhaba… Doktora tezinizle ilgili bir soru sormuştum hocam size. Tezinizin üçüncü bölümünde mustafa öztürk ile yazdığınız makalenin 33 sayfasını dipnotlarıyla beraber teze alınmış. Bu durum intihal yapılmış anlamına geliyor mu? Doktora ve doçentlik tezlerine yazar bırakın bir başkası ile yazdığı makalesini, kendi makalesini dahi almıyor. Bu durum yökün etik kuruluna şikayet edilirse sizin için sıkıntı olmaz mı? Yaptığınız etik mi? Bunları bir akademisyen düşünmesi gerekmez mi?
Bekir…. Hayırlı çalışmalar…
Bu maile gönderdiğimiz cevap:
Sayın, obsesif kompelsif kişilik!
Belli ki kendi işlerini avukata havale edip elalemin işleriyle iştigal etmek gibi hastalıklı birisin. Habire mail atıp aklınız sıra bizi siygaya çekmek gibi bir terbiyesizliği sürdürmek yerine, hadis meclisi gibi internet sayfalarında paylaşımlar yanında yök’e de başvurur, gereğinin yapılmasını talep eder, böylece “etik”in kitabını da yazmış olursun. Terbiyesizlik ve işgüzarlığın âlemi yok!
Evet, hadiye hanım makaleyi benimle birlikte yazmış, yayınlamış, tezinde dipnotla göstermek suretiyle daha önce yayımlandığına da atıf yapmış vs. Bütün bunlardan sonra senin bu ahlak öğretmeni kisvesine büründürülmüş edepsiz sorgularındaki, “söyle bakalım, o makalenin yüzde kaçını sen yazdın?” ifadesine, cevaben, “yüzde bilmem kaçını, elli sayfanın yirmi buçuk sayfasını ben yazdım” diye cevap mı verecekti?
Kim olduğunu bildiğim, ilahiyat hocalarını sık sık telefonda rahatsız edip, “hocam! Falan hoca filan makalesinde size bir eleştiri yapmış, siz ona bir şey yazmayacak mısınız?” gibi pis işlerle meşgul olmandan dolayı tiksindiğim biri olarak, şu andan tezi yok bu terbiyesizliğe artık bir son ver. 
Biraz saygın (mükerrem) ol!
Unutma ki ben her lisansüstü öğrencimin tezini satır satır okur ve düzeltirim; bildiklerimi paylaşır ve tezinde yazmasına izin veririm. Eğer bu öğrenci asistanım ise hem hadiye hanım, hem diğer asistanlarımın tez çalışmalarında olduğu gibi, araştırdıkları konu üzerine ya rehberlik olması için öncelikle bir makale yazar, yayınlar ve bu makaleden faydalanmasını sağlarım ya da birlikte bir çalışma yapar ve yayınlarım. Onca yıldan beridir, gecemi gündüzüme katarak çalışıp didindiğim halde senin gibi bir rahatsızın çıkıp hadsiz, edepsiz bir üslupla bizi intihal mintihalle sigaya çekmesine hiç ama hiç tahammül edemem.

8. Mail: (erikerikerik@mynet.com) - 15.05.2015

Merhaba… Üslup tam bir Mustafa Öztürk üslubu olmuş. Maşallah..!!! Terbiye derside vermişsiniz. Ayrıca güzel güzel demojıde yapmışsınız. Tam bir Mustafa Öztürk ağzı. Sizin namınızı duymuştum. Ağzınızın ne kadar bozuk ve acayip olduğunuzu. Cevap mailine hiç şaşırmadım. Tam Mustafa Öztürk mesajı olmuş. Yalnız mesajı HADİYE ÜNSAL neden yazmadı acaba??? İntihal yapıldı diye söylenen duyumu ‘’Hadis Meclisindeki’’ paylaşımdan öğrendim. Mükerrem her kimse ona söyleyin söyleyeceklerinizi. Beni başkalarıyla itam etmeyin. Ayrıca çalışmanın üçüncü bölümünün 34 sayfası bal gibi intihal. Yök’ün etik kuruluna şikayet bırakmak zor bir şey değil. Araştırılır ve gerçek ortaya çıkar…

Uyuşturucu bağımlısı gibi İlahiyat dedikodusuna bağımlılığı yüzünden belli ki bu şahıs daha fazla gizlenmeye sabredemedi ve bugünlerde kendini ifşa etti; üstelik şimdi ikinci bir şahısla dayanışma içindeydi. Bu ikinci şahıs ise Adana’da birkaç arkadaşıyla birlikte beni/bizi sık sık ziyaret edip sohbette bulunan ve bize karşı hitabında ağzından bal damlayan birisiydi. Ne var ki dost sohbeti meclislerinde dilinin giderek nefret diline evrilmesi ve aynı zamanda sohbetten ziyade didişmeye heveslenmesi üzerine bu şahsı ve avenesini de defterden siliverdim. Oysa ben bu şahısları toplumsal statülerine ve statüsüzlüklerine filan bakmaksızın sadece ve sadece bize teveccüh göstermiş sıcak/samimi dost namzetleri olarak görmüş ve gerek hayata gerek insana bakışım mucibince ivazsız-garazsız dost/arkadaş meclisimde ağırlamaktan memnuniyet duymuştum; ancak gelin görün ki bunlar, “Bize dostluk yetmez; tefsir sahasında sana ders vermeye de talibiz; üstelik Türkiye’de olup biten AK Parti ve paralel yapı mücadelesi, Kürt ve pkk sorunu gibi meselelerle ilgili fikrî ve siyasi tutumunu da beğenmeyip tepki ve mesafe koymak isteriz” diyerek, bir bakıma “Ayıya gül vermişler…” özdeyişindeki içeriğe karşılık gelen bir tavrı yeğlediler.

Birkaç yıldır, bunlardan pek ses seda çıkmıyordu; gerçi kendi çöplüklerinde bizimle ilgili birtakım tarizlerde bulunduklarını, laf sokmaya çalıştıklarını az çok duyuyordum ama umursamıyordum; ama belli ki umursanmamak ve yok hükmünde sayılmak izzet-i nefislerine pek dokunmuş, bu yüzden de hem kendi varlıklarını hatırlatmak hem de umursanmak arzusundan olsa gerek, Bilge Adamlar adlı dergide gayet halisane niyetlerle(!) yazılar kaleme alarak bizi yad etmeyi arzulaşmışlar.

Mükerrem Pehlivan ve Coşkun Horuz adlı iki şahsın isimleri adı geçen derginin son sayısında alt alta ve/veya üst üste kayıtlı bulunmakta ve bu isimlere ilişik olarak hem İlahiyat ve hem ahlak alanına ışık tutmaya namzet iki yazı yer almaktadır. Mal bulmuş mağripli konumunda görünen Horuz, “Tez’in Ne Olduğuna Dair -Bir Doktora Tezi Özelinde: Erken Dönem Mekkî Surelerin Muhteva Tahlili- başlıklı yazısında belli ki Mükerrem Pehlivan adlı ekürisine, “Biraz da biz ölelim” dercesine Hadiye Hanım’ın tezi üzerinden bize bulaşma ve böylece rahatlama işini üstlenmiş, Mükerrem adlı şahıs ise “Biz de boş geçmeyelim bari” dercesine aynı mevzuyu bir kez daha sosyal medyaya taşıyarak daha fazla rahatlamak istemiş görünmektedir. Ama mezbur şahıs bununla da yetinmemiş, bahsi geçen dergide -hatırladığım kadarıyla- fizikçi sıfatıyla, “Vahiy, Metin, Tarih İlişkisi Bağlamında Anlama ve Yorumlama Faaliyeti” başlıklı bir yazı yazarak İlahiyat ve tefsir sahasına ilmî katkıda bulunmayı da(!) ihmal etmemiştir…

Tam bu noktada bir kez daha hatırlatmakta yarar var: “Ben İlahiyat değil, fizik veya su ürünleri mezunuyum ya da İlahiyat tahsili falan bilmem; sadece evde oturur, okur, kim zaman da yemek pişirir yer ve yiyip içtiklerimi sık sık Facebook gibi mecralardan elâleme göstermek gibi nezaket dersleri veririm; Arap dilinden elifi görsem mertek zannederim veya anadan doğma az çok Arapça bilsem bile Zemahşeri’nin mücelled tefsirini görsem herhalde Hz. Osman mushafı zannederim; lakin hangi ayetin nasıl yorumlanacağını yine de çok iyi bilirim; hatta yoruma dair makale bile yazabilir, tezlerin tez olup olmadığına da karar verebilirim” demek, -sakın yanlış anlamayın- asla edepsizlik, haddini bilmezlik olmadığı gibi, İlahiyat’ı bir ilim alanı olmaktan çıkarıp dingonun ahırına çevirmeye yeltenmek gibi bir işgüzarlık da değildir. Emin olun, kesinlikle böyle değildir(!)

Gelelim, tez meselesine, mezbur iki şahıstan ilkinin sosyal medyada paylaştıklarını okudum; bu şahsın tebrik ettiği yazının sahibi olan diğer şahsın yazdıklarına ise henüz muttali olmadım; ama tıpkı Hadiye Hanım’la ve bana izafe ettikleri gibi muavenet ruhuyla müşterek iş çıkarmış ve birbirinden intihalde bulunmuş olmalarından hareketle bu iki şahıs belli ki Hadiye Hanım’ın bahis konusu tezde intihalde bulunduğundan ve ilmî ahlak ölçütüne uymadığından dem vurmakta; bu arada danışmanı olduğum tezin intihal olup olmadığına herkesten önce benim karar vermem gerektiğini bildikleri halde, beni de ilmî ahlaksızlığa işbirlikçi olarak dâhil ederek bir taşta iki kuş vurmayı başardıklarını sanmaktalar.

Mükerrem adlı şahıs tez metninde kendince problemli olarak teşhis ettiği pasajların Hadiye Hanım’la birlikte hazırlayıp makale olarak yayımladığımızı vurgulamakta, ama bu metindeki fikir muhtevasının bana ait olduğunu söyleyerek güya anlamlı bir şey söylemeye çalışmakta… Be nadan, lisans döneminden itibaren öğrencim olan ve doktorasını da benim danışmanlığımda hazırlayan bir öğrencimle ortak kaleme aldığımız makaledeki fikrî ağırlığın bana ait olmasından daha doğal ne olabilir?

Be nadanlar, dilinize doladığınız tezin sahibi lisans, yüksek lisans ve doktora dönemlerini kapsayan on küsur yıldır benim öğrencim; bu bir! Haliyle, yüksek lisans gibi doktora tezinin danışmanı da benim, bu iki! Her öğrencim için geçerli olduğu üzere tez çalışmalarını satır satır okuyup kelime kelime düzelten benim, bu üç! Fakültede araştırma görevlisi olarak çalışan öğrencimlerimin tezlerine çerçeve ve çekirdek muhteva oluşturmak maksadıyla ilgili tez konusu ekseninde ya Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul Döner’in Tefsirde İsrâiliyatın Kaynak ve Bilgi Değeri konulu tezinde olduğu gibi önceden bir makale yazıp yayımlamak suretiyle öğrencimin istifadesine sunmak veya ilgili makaleyi birlikte hazırlayıp yayımlamak ve böylece hem öğrencimin konuya hâkim olmasını hem de tez yazma yöntemini kavramasını sağlamak gibi bir usul takip eden benim, bu dört! Birlikte hazırlayıp yayımladığımız makaleyi hem benim hem öğrencimin kullanma hakkına sahip olduğunu söyleyen benim, bu beş! Öğrencilerime ve asistanlarıma konuyla ilgili diğer çalışmalarımdan yararlanmalarını tavsiye eden de benim, bu altı!

“EvvelüMâNezel” başlığı altında yayımladığımız makalenin hangi dergide ve hangi tezde bulunduğu herkese açık olduğu, hem ilgili makaleyi hem de dipnotu zikredilmek suretiyle tezde de istimal edildiği, üstelik temel kaynaklar cilt ve sayfa numaralarına kadar Hadiye Hanım’ın kendi kütüphanesindeki baskılara göre farklı dipnotlandırıldığı ve tezin ilgili bölümüyle bağdaşmayan bazı kısımların çıkarıldığı da ortada olduğu, bütün bunların dışında söz konusu makalenin yardımcı doçentlik kadrosuna atanma dosyasına gerekli şartları ve puantajı tamamlamak için değil, tabir caizse tatavvu kabilinden ve fazladan konulduğu yine belgeleriyle ortada iken, kalkıp YÖK’ün kriterlerinden ve YÖK’e şikayetten bahsedilmesi kin ve garaz değil de nedir?!

Bütün bunlar bir yana, Hadiye Hanım’ın tezindeki ilgili bölümde makalenin daha önce çift isimle yayınlandığına 64. dipnotta sarahaten işaret edilmişken, ayrıca kendisinin hem kaynakları tarayıp rivayet malzemesini toplamak, hem fikrî katkıda bulunmak ve hem de bazı bölümleri yazmak gibi ciddi emeklerinden dolayı en az benim kadar hak sahibi olduğu makaleyi nerede nasıl kullanacağına kendisi karar vermeyecek de başka kim karar verecektir? Yeri gelmişken belirtelim ki bütün bu müteaddit yayımlar ve farklı kullanımlar bilindiği halde Goethe Üniversitesinden aynı yazının Almancaya çevrilip yayımlanması teklifinde bulunulması bu bizim nadanlara göre kuvvetle muhtemeldir ki ilmî ahlaksızlığın Batı akademyasına da sirayet ettiği anlamına gelir.

Şimdi bu Mükerrem nadanı, birkaç yıl öncesine kadar İlahiyat dedikodusu şehvetine gark olmuş telefonlarıyla bizi illallah ettirmek gibi bir ahlaksızlığın faili sanki kendisi değilmiş gibi bugün kalkıp, “Kur’an-ı Kerim üzerine tez yapılıp bir kenara bırakılacak bir kitap mıdır? Kur’an-ı Kerim Müslümanlar için bir araştırma nesnesi midir?” gibi neye atıfta bulunduğu ancak kendince malum paylaşımlarda bulunması acaba ne tür bir rezillik kategorisine girer? Böyle sorular soran kişinin, hemen her telefonda, “Hocam, filan hoca sizi şöyle eleştirmiş; siz ona bir şey yazmayacak mısınız?” demekten başka bir şey söylemediğini unutup hiç utanıp sıkılmadan, “Kur’an Müslümanlar için bir araştırma nesnesi midir?” diyerek takva dersi vermeye kalkışması acaba nifakın hangi kategorisidir?

Gelgelelim diğer nadan şahsa; bu ikinci şahıs nadandan ziyade nobrandır. Zira bugün imza attığı işten de anlaşılacağı gibi bu şahıs ahlâkî temelli beşerî münasebet hususunda ve hukukunda hemen hiçbir değer hükmüne sahip olmayan, ötelenmeyi izzet-i nefsine yediremeyip o gün bugündür kendince bir intikam vesilesi kollayan ve nihayet ekürisinin lojistik desteğiyle yazdığı yazıyla intikamını alıp rahatladığı anlaşılan bir nobrandır. Bu tür nadanlar ve nobranlara genellikle hariçten gazel okuma kabilinden İlahiyat alanına burnunu sokan ve/veya dinî alana sonradan katılan zümrelerde çok sık rastlanması belki de en büyük imtihanımızdır.

Bu ağır imtihana rağmen, “rabbenâefrığaleynâsabran ve teveffenâmüslimîn!” demek asla vazgeçmemiz gereken duamız ve dileğimizdir! Lakin bizi bu tür iğrenç meselelerle meşgul edip vaktimizden çalan ve çalışma şevkimizi kıranlara buğzumuz da bakidir.

18 Ocak 2016

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.