KİBRİN SESİNİ HİÇ DUYDUNUZ MU?

Ben bir kere duydum.Nasıl yani kibrin sesi de mi varmış diyeceksiniz.Duyana kadar ben de bilmiyordum kimse de bana bunu tıklatmamıştı.Zaten bir şekilde derinlerde sakladığımız,durmadan perdelediğimiz,varlığını ötelediğimiz belki de reddederek varlığını kendimizde ispatladığımız bir duygu da herhalde bağıra bağıra ‘Ben varım.’demeyecekti.Bilmiyorum hani belki de bu bende var deyip boğazına sarılmak gerekiyormuş.Gerçekten ona ulaşmak zor oldu.
Birisi şöyle demişti:’Gerçeği bizden saklamıyorlar biz arayıp bulmaya üşeniyoruz.’ Aynı bunun gibi her ne kadar reddetsek(!) de özellikle günümüzde birçoğumuzda kibrin olduğu iki kere iki dört. Çünkü ilkokuldan beri zaten bize verilen buydu:en iyi olmak,önde olmak,çok konuşan-dinlenen olmak,çok bilen olmak…Müslüman insan her işinde başarılı olmaya çalışır ama biz zaten bu duyguların ne kadar dünyaperest bir şekilde verildiğini biliyoruz. Bunların aksine dünya hayatının bir geçimlik olduğunu ahiretin ise asıl yaşanılacak yurt oldupunu ve tevazuyu öğretenler de pek azdı ve diğerlerinin çığırtkanlığı onları bastırdı duyamadık.Yani demem o ki gerçeği(kibri) kabul etmedik haliyle de aramadık.Kabul etsek de yol-yordam gösterenler pek azdı.
Peki nasıl oldu?
Arkadaşlarımla çantalarımızı alıp gidelimdedik.Evet sadece gitmek…Çıkıp gitmek…Bilmediğimiz bir yerlere gitmek,oturup gerçekten düşünebileceğimiz,insanlara onların yaşam tarzlarına bakabileceğimiz,onları izleyebileceğimiz,konuşabileceğimiz aslında daha doğrusu kendimizi izleyebileceğimiz bir yerlere gitmek…Cebimizde sadece tren biletlerimizi karşılayacak,bazen simitle bazen ekmek-domatesle öğünlerimizi geçiştirecek maddi bir kaynakla gitmek…Park-bahçe-camide yatacağını bilerek gitmek…Bir günde 25 km yürüyebileceğini bilerek(bilmiyorduk!)gitmek…Trende namaz kılacağımızı öğrendiğimizde sevinerek gitmek…Belki Allah bize bir şeyler yaşatır da nefsimizin kabarıklığını yüzümüze vurur umuduyla gitmek…Kesinlikle kendimizi kaybettiğimiz,paramparça olduğumuz dünyada belki birkaç parçamızı buluruz merakıyla gitmek…
Artık şu sesin kulağımı çınlattığı yere atlayalım diyorum.Yolumuz Afyon’a düşmüştü ki benim adıma apayrı bir şehir haline geldi bana yaşattıklarıyla.Öğlene kadar ki gezimizi tamamlamış namaz kılacağımız ve dinleneceğimiz mekanı bulmuştuk:Afyonkarahisar Sultan Divani Mevlevihane Müzesi.Burası bir külliye idi ve gerçekten atmosferi harika bir yerdi.Öğünümüz Konya’dan edindiğimiz kurabiyeler ve birkaç zeytindi.
Burada yazıya bir parantez açıp bir şeylerden bahsetmek istiyorum.Siz eğer bir şeye gerçekten samimi bir şekilde niyetlenirseniz Allah o olayları kesinlikle size yaratıyor.Biz dört kişiydik.Telefonları şarj ettiğimizden dolayı onlara sahip çıkılması gerekiyordu.Normalde ikişer kişi ayrılıp sırayla yemek(!) yememiz mantıklıydı ama sadece ben kaldım.Onlar gitti ve döndüler ve ben de gittim tek başıma kurabiyelerimi yedim.Sonradan bunu düşündüğümde bire üç şeklinde ayrılmamız gerçekten saçma gelmişti.AmaAllah bence orada beni bana şahit tutmak,aradığımız şeylerden birini göstermek istedi.
Tek başıma banka geçtim ve oturdum.İnanın yaklaşık memleketinizden 550 km uzaktasınız,çantalı bir şekilde yürüyorsunuz,terliyorsunuz ve yorgunsunuz…Halim bu şekildeydi caminin terliğini giyip paçalarımı da biraz çemremiştim.Öylece oturmuş tek başıma kurabiye yiyordum.Kendi çapımda garib sayılabilecek bir durumdaydım.Aynı zamanda düşünüyordum daha doğrusu düşünmeye çalışıyordum.Hani bize verilenlerin,elimizdekilerin,şükretmediklerimizin elimizde olmaması durumunda ya da kimsesiz olsak nasıl hissederdik?Az yiyerek öğünlerimizi tamamlamak zorunda kalsak ne hissederdik? Sahipsiz olsak,yurtsuz olsak ne hissederdik?Tabi bu arada geceyi bilmediğimiz,tanıdığınızın olmadığı,size sadece Allah’ın yardım edebileceği bir yerde parkta yatarak geçirdiğimiz için bunlar da aklımın bir köşesindeydi.
Bütün bunların arasında 40-50 yaş arası iki teyze bana yaklaşmıştı ve bana öyle bir bakış attılar ki şu an yazarken bile o duygu kalbimi sıktı gerçekten.Bakış gayet objektifti yani o an olması gereken gibiydi.Çünkü ikisinin de bağımsız bir şekilde aynı mimiklerle aynı bakışı attıklarını hatırlıyorum.Öyle bir baktılar ki banahissettim.Neyi?Tam tanımlayabilir miyim bilmiyorum.
Hani yolda yürürsünüz de çöpten çöp toplayan birini görürsünüz sanki hafif çekinir gibi olur.Belkibazen utanır gibi olur.Gerçekten dilenmek zorunda kalan birisini görürsünüz veya yolda kalmışbirini.Yani bir anlık garib insanlar görürsünüz ve sizin ne düşündüğünüzü şimdilik boşverin onlar ne düşünüyor?Mendil satan çocuk ne düşünüyor?Benim hissettiklerimin bunların yanına bile yaklaşacağını tabii ki iddia bile etmiyorum.Amahayatımda hiç bu kadar net hissetmediğim bir şeydi.Benim için çok canlı ve yeniydi.Hani şoför olan babama yardım etmek amacıyla da olsa tek başıma bir kamyon yük indiren,beş-on gömlek terleyen biri olarak zorluğu biraz da olsa bildiğimi sanırdım.Benimkisi sanırım devede kulakmış.
O an kendimi çok çekingen hissettim.Tabii ki utanmadım ama bana sanki ”Bu çocuk burada öylece tek başına kurabiye yiyerek ne yapıyor?Kimi kimsesi yok mu?Sanırım kötü bir durumda.Şuna yardım mı etsek?” şeklinde baktılar.
Peki şimdi bana soracaksınız kibir bunun neresinde?
Bütün bunları yaşarken içimden bir ses bağıra bağıra bana ”Aslında sen bu durumda değilsin.Bütün bunlar geçici(sanki çok çok kötü bir durumdaymışım gibi).Bak sen şöyle bir okul okuyorsun,annen baban da yanında kimsesiz de değilsin.Ailen,kardeşlerin, arkadaşların var,seni de seviyorlar.”gibi o an bir şeyleri hissetmemi engelleyecek şeyler söylemeye çalışıyordu ve bir şeyler can çekişiyordu içimde.Ben şuna eminim ki o an hissettiklerimi titreştirerek sese dönüştürecek bir makine olsa o ses şu şekilde çıkardı:Hani bir keçiyi ya da danayı keserken bazıları eziyet ederek yanlış keser ve hayvanın canını bağırta bağırta alır.Bunu duyduğumdan hissettiğim şey en çok buna benziyordu.Sanki bir şeyler bir yandan hem gitmek istemiyor giderken de benim bir şeyleri hissetmemi engellemek istiyordu.Benim acziyetimi anlamamı aslında hiç olduğumu,hiç olabileceğimi anlamamı engellemek istiyordu. Şeytan faktörünü de unutmamak lazım tabi.
Şu anlattıklarımı en çok yine kendime anlatıyorum ve bazı sonuçlar çıkarmak gerekirse…
Burada yazılanlar benim kibrimi öldürdüğümü tabii ki ispatlamaz size daha güzelini(!) söyleyeyim:Kibrin varlığını ispatlar.Ve biz biliyoruz ki bu onunla bizim aramızda bir savaş.Bazen o öne geçiyor bazen de biz.Son düdük çalana kadar devam edecek.Allah galebe çalanlardan etsin.
Başka bir sonuç :Bütün bunları ve anlatmadıklarımı hissetmek için yola çıkmamızgerekti.Birkaç yüz km hatta daha ilerisine gitmemizgerekti.Bu benim aklıma şunu getirdi.Hani Zumer suresi 54. ayette ‘Rabbinize yönelin/O’na dönün’ ifadesi geçiyor ya.Hani yönelin diyor zaten sonu yok ama siz yola çıkın diyor.O’nun sonu yok ama siz onun isteklerine,hayat tarzına dönün,bunu isteyin,hicreti isteyin.Nefsinizden,kötü şeylerden, kibrinizden Allah’a dönün.Herhalde bazen kalbimize alarak bazen de kalbimizdekini yok ederek Allah’a dönülür.Ayet ‘azap size gelip çatmadan’ der.
Herhalde şu yorumu da yapabiliriz diye düşünüyorum:Birçok duyguyu nefret,sevgi,hırs vs. biz ortaya çıkarmada zorluk yaşamadığımızı görüyorum.Yani bir şeyden gerçekten nefret ettiğimizde bunu genellikle hemen belli ederiz veya bir şeyi sevdiğimizde.Ama kibir duygusunu özellikle kendimize ispatlamamız,net bir şekilde itiraf etmemiz ve bununla savaşa girişmemizin çok büyük aktivasyonlar gerektirdiğini gördüm.Yani hemen ortaya çıkmıyor,belli şeyleri kabul etmek,zorlamak,hissetmeye çalışmak gerekiyor.Dışarıdaki bir insanın bunu bilmesi de bir önem arz etmiyor.Çünkü onu hissedecek ve onunla savaşacak olan yine sensin.
Bu yazı okuduğunuzda da hissedeceksiniz bir edebi kaygıyla yazılmadı. ‘Bakın bende ne kadar kibir varmış.’ demek için de yazılmadı. Yine aynı şekilde ‘Ben onu buldum ve öldürdüm.’ bunun için de yazılmadı.Yazının derdi nefsaniliği,acziyetinizi anlamak için yola çıkmanız gerektiğidir.İnanın bunu belki şu an oturduğunuz sandalyeden bile yapabilirsiniz.Çünkü yola çıkmak kalpte başlar ve inanıyorum ki o yol yine kalpte bitecek.
Yola çıkmamız lazım çünkü bu duyguyla bir müslümanın yaşaması,hissetmesi,ilerlemesi mümkün değil.Çünkü aslında kibir bizim formatımızda yok.Bir inanan olarak bizler durmadan bununla mücadele etmek zorundayız.Kibir kimin ahlakıdır?
Kibir Allah’a ve Rasulüne savaş açanların,inanmak istemeyenlerin,kendi nefsini doğru görenlerin,’ben ateştenim o halde üstünüm,ben şunlardanım o halde üstünüm,ben şu şekilde doğdum o halde doğrudan üstünüm.’diyenlerin , şeyatinlerin, müşrik kafalıların ahlakıdır.Zaten Mekkenin müşrikleri dememişler miydi ki Allah Rasulüne ”Eğer senin dediğin gibi ahiret varsa Allah bize burada verdiği gibi orada da verecek.” Bu kafa şerefi,üstünlüğü malda mülkte makamda gören kafadır.İnanmayanların düşünce yapılarını ve gerçekte ne olduklarını Allah(c.c) bize öğretiyor Bakara Suresi 13.ayette: Onlara:’İnsanların iman ettikleri gibi siz de iman edin.’denildiğinde ‘Bizler beyinsizlerin iman ettikleri gibi mi iman edelim?’derler.Dikkat edin! Şüphesiz onlar beyinsizlerdir;fakat bilmezler.
Allah bizi kötü duygularıyla yaşayıp,nefsine uyup o şekilde de ölenlerden sonra da yâ leytenî kuntu turâbâ(keşke toprak olsaydım) diyenlerdenetmesin.Bizi nefsi terbiyede çalışkan,azimli,ümitvar kullarından eylesin.Allahçalışkan talebeler gibi hâumukreû kitâbiyeh diyen ‘gelin bakın kitabıma’ diyen çalışkan kullarından etsin bizi.Sahabilerin,Seyyid Kutubların,Ahmed Yasinlerin,Hasan el-Bennaların,Bediüzzamanların,Geylanilerin,Mevdudilerin defterleri ne güzeldir! Allah bizi kötü talebeler gibi ‘Bizi geri döndür de salih ameller yapalım.(secde/12)’ demekten ırak kılsın.Orada bile bu şekilde yalan söylemekten,kibirden,riyadan alemlerin Rabbi olan,yaratma ve hükmetme hakkı olan,tek otorite olan Allah’a sığınırız.
SELAMUNALEYKUM.