Into the Wild Filminin Perde Arkası Hikayesi

Sean Penn’in yönetmen koltuğunda yer aldığı Into The Wild filminin başkarakteri olan Christopher McCandless’tan bahsetmek istiyorum biraz… Filmi (yaklaşık 9 yıl önce) neyle karşılacağımı çok da bilmeyerek izledikten sonra hikayeyi biraz araştırmaya karar vermiştim. Hatta bu yazının büyük bir kısmını da o zamanlar hazırlamıştım. Filmin ardından yaptığım araştırmalardan sonra filmin aslında bir kitaptan uyarlandığını öğrendim. Jon Kraukauer tarafından 1997 yılında yayınlanan kitap, filmin başkahramanı Chris McCandless’ın tüm hikayesini detaylı şekilde anlatıyor. Kitabın filmden daha sürükleyici olduğunu söyleyebilirim. Zira, hikayenin de filmde yer almayan pek çok detayını, detay dışında da Chris McCandless’ın (doğru ya da yanlış bir tartışma konusu olmakla beraber) felsefesini daha iyi aktarıyor.

Christopher McCandless’ın kendi fotoğraf makinesi ile çektiği son fotoğrafı. Arkadaki minibüs ise son 4 ayını geçirdiği minibüs.

Christopher McCandless 12 Şubat 1968'de Güney Kaliforniya’da doğar. 6 yıl ailesiyle birlikte El Segundo kasabasında yaşadıktan sonra Washington yakınlarındaki Annandale kasabasına taşınırlar. Christopher’ın babası Walt McCandless NASA’da çalışıyordu, annesi(Wilhelmina “Billie” McCandless) ise önce Hughes Aircraft şirketinde sekreterlik daha sonra da evinden yürüttüğü bir başarılı bir danışmanlık işi yapıyordu. McCandless ailesinin finansal durumu çok iyi olmasına rağmen aile içinde hep sorun yaşanıyordu. Walt ve Wilhelmina pek çok kez ayrılığın eşiğine gelmişlerdi. Walt’ın Wilhelmina’ya şiddet uyguladığı da yazılanlar arasında. Ailedeki diğer sorun ise Chris’in babası Walt’ın daha önceye ait bir evliliğinin ve bu evliliğe ait çocuklarının bulunmasıydı. Öyle ki Chris ve kız kardeşi Carine doğduğunda dahi Walt McCandless’ın önce ki evliliği henüz bitmiş değildi. Ve Christopher bunu bir yaz tatilinde, Kaliforniya’ya yaptıkları seyahette öğrendi. W.T. Woodson High School’dan mezun olduktan sonra Atlanta’da üniversite yaşamına başladı. 1990 yılında Emory Üniversitesinden mezun olduğunda başarısıyla göz dolduruyordu. Antropoloji ve Tarih üzerine aldığı eğitiminde özellikle okuduğu yazarlar onu çok etkilemişti. Çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, üniversite eğitimi sırasında Henry David Thoreau gibi bir yaşam tarzına sahip olma fikri yavaş yavaş yer edinmeye başladı. Bu dönemde etkilendiği diğer yazarlar Tolstoy, Jack London ve W. H. Davies idi.

McCandless’ın hikayesini okuduğum o zamanlarda, ilginç bir tesadüfle Thoreau’yu keşfetmiş ve en ünlü eseri olan Walden’ı okumaya başlamıştım. Thoreau Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri kabul ediliyor. Christopher McCandless’a geri dönelim… 90 yılında yola çıkmadan önce sahip olduğu 47,000$’ın 24,000$’ını bir hayır kurumuna bağışlar. Üniversite yaşantısı boyunca kaldığı evinden hiç kimseye haber vermeden yola çıkar. Önce Kaliforniya, Güney Dakota ve Arizona’ya giden McCandless gittiği yerlerde çoğunlukla köylerde ya da kasabalarda ufak işlerde çalışarak karnını doyurur. Para biriktirmek gibi bir derdi olmadığı için sadece karın tokluğuna çalışır. Hatta gittiği yerlerde tanıştığı insanlar ona yolculuğunda ihtiyaç duyacakları eşyalar da verirler ki Chris bunu dahi istememektedir. Bu süre boyunca çingenelerle de bir süre yaşar. Yola ilk çıktığında arabasıyla birliktedir. 2007 yapımı Sean Penn filminde gördüğümüz üzere ailesi ona mezuniyet hediyesi olarak yeni bir araba alır fakat Chris şiddetle karşı çıkar bu hediyeye. Arabasının çok iyi durumda olduğunu ve yeni bir arabaya ihtiyacı olmadığını söyler. Arabası her ne kadar külüstür ve eski olsa da iş görmektedir. Hatta bu tartışma sırasında insanların ‘eşya’lar üzerine olan takıntısından çok rahatsız olduğunu anlıyoruz. Fakat film dışında herhangi bir yerde bu ayrıntıya rastlamadım. Arabasıyla yola çıktıktan sonra bir sel felaketi geçiren Chris beklenmedik bir şekilde hayatta kalır fakat arabası zarar görmüştür. Bunun üzerine arabasını bırakmak zorunda kalır. Fakat plakasını sökerek kimliğinin bulunmasını zorlaştırır. Arabayı bıraktıktan sonra Colorado’ya giden Chris burada bir kano bularak Grand Canyon’u geçer ve Kaliforniya Körfezi’ne kadar kanoyla seyahat eder ki bu mesafe hayli uzundur. Daha da ilginci, aynı kanoyla Meksika sınırını geçer. Fakatuzun zamandır alışık olduğu yaban hayatının aksine, Meksika’daki şehir ışıkları onu rahatsız eder ve kafasına koyduğu Alaska hayalini yaşamaya karar verir.

92 yılının Nisan ayında onu en son gören kişi Jim Gallien olmuş. Bundan 15 yıl sonra Jim Gallien, Into the Wild filminde kendi rolünü oynadı. Chris McCandless’ı oynayan Emile Hirsch’ü Stampede’e bırakırken yine 15 yıl önce yaptığı gibi arabasındaki kar çizmelerini çıkartıp verir. Tüm yolculuğu boyunca Alexander Supertramp takma adıyla dolaşan Chris için endişelenen Gallien ona geri dönmesi gerektiğini, yeteri kadar ekipmanının olmadığını söyler fakat Chris dinlemez. Çizmeleri alarak karlı arazide yürümeye başlar. Bu noktada yeri gelmişken belirteyim; Chris’in “Alexander Supertramp” ismiyle gezmesinin aslında bir sebebi var. İlham aldığı yazarlardan biri olan W. H. Davies’in 1908'de yayınlanan “The Autobiography of a Super-Tramp”(Bir Berduşun Otobiyografisi) adlı kitaptan etkilenmiştir. Stampede Yolunda yürürken terk edilmiş bir otobüs bulan Chris 4 ayını bu otobüste geçirir. Bölge avcılarının av sırasında sığınak olarak kullandığı bu otobüsü evi olarak benimser. Yanında bulunan pirinç, patates kökleri gibi ilkel yiyeceklerle karnını doyuran McCandless bir zamandan sonra elindeki tüfekle avlanmaya başlar. Genelde ufak hayvanları avlar. Fakat bir gün bir “Amerikan Geyiği” vurur; ama etlerini koruyamadığı için tüm geyik boşa gider. Ona Güney Dakota’da gösterilen etleri koruma yöntemi Alaska için geçerli değildir çünkü… Hava şartları farklı olduğundan Alaska’dakiler farklı yöntemler kullanmaktadır. McCandless günlüğüne bu olayı hayatının en büyük trajedisi olarak geçirir.

Geçirdiği 4 aydan sonra dönüş yolculuğuna çıkar fakat geldiği zaman debisi az olan nehir karların erimesiyle büyümüş ve geçilmesi imkansız olan bir yer haline gelmiştir. Nehirden geçemeyeceğini anlayan Chris 1 ay daha beklemeye karar verir. Fakat yiyecekleri tükenmiştir artık. Bu sırada eski kilosunun yarısına düşmüştür. Evi olarak kullandığı otobüse geri dönen McCandless çaresizlikten zehirli olduğu düşünülen otları yemeye başlar. Burada bir çelişki mevcut aslında. 1997 basımı Into the Wild kitabının yazarı Jon Krakauer ilk başta ölüm nedeninin açlık olduğunu düşünürken Chris’in günlüğünde yer alan şu cümle zehirlenmeden öldüğünü kanıtlıyordur: “EXTREMLY WEAK. FAULT OF POT. SEED…” (Ciddi derecede zayıfım, patates kökleri yüzünden..) Krakauer’e göre zehirli patates kökleri onu açlığa sürüklemiştir. Fakat yapılan otopsilerde de McCandless’ın vücudunda zehire rastlanmamıştır. Öldüğünde 30 kilo olan McCandless geri döneceği zaman nehrin çeyrek mil yukarısına yürüse el yapımı bir köprü görecekti. Aynı zamanda daha sonraları olayı öğrenen bölge halkı nehir boyunca pek çok yerde nehri geçmeye elverişli sığlıklar olduğunu söylemiş. Fakat Chris McCandless bunu hesaba katmamıştı. Zaten 4 ay kaldığı bir yerde 1 ay daha kalmak çok zor bir şey gibi görünmemişti ona. Kitap ve film sonrası McCandless’ın yolculuğunu anlatan bir belgesel de çekildi. Bunların ardından McCandless’ın yaşadığı terk edilmiş otobüs turistik bir yer haline geldi. Aynı zamanda pek çok genç de onun yolunu takip ederek Alaska’da hayat şartlarıyla savaşmak için Alaska’ya gidiyor zaman zaman…

Christopher McCandless’ın yaptıklarını amaçsız ve gereksiz bulanlar da var. Fakat otobiyografist Jon Krakauer onu savunuyor, “Christopher haritadaki boş bir alanı keşfetmek isteyen ilk kişi olmak istiyordu. Fakat dünyada keşfedilmemiş bir alan neredeyse olmadığı için haritayı yırtıp atarak kendi dünyasını boş bir alan haline getirdi.” 2sa. 20dk.’lık film gayet etkileyici. Eddie Vedder’in müzikleriyle beraber daha da etkileyici hale geliyor. Müzikleri dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Christopher McCandless 92'nin Ekim ayında otobüsün içinde uyku tulumunda ölür. 2 buçuk hafta sonra bulunur. Yazdığı son cümleler ise şunlar olmuştur; “Tanrıye şükürler olsun ki mutlu bir hayatım oldu. Hepinize güle güle ve tanrı hepinizi kutsasın..”

Pek çoğumuzun zaman zaman aklından geçirdiği doğaya kaçış veya biraz daha keskin bir ifade ile yabana kaçış, hatta reklam sektöründeki insanlar için “güneye yerleşip kitap yazma” hayali ne kadar gerçekçi çok bilmiyorum. Chris McCandless kişisel olarak bana çok da rasyonel gelmeyecek şekilde bu hayalin en uç ve agresif halini yaşamaya çalışmış. Ama içimizde bir yerde doğaya kaçma içgüdüsü her zaman baki kalacak belli ki.