Bir Müzik Kültürüne “Renkler” Üzerinden Tanık Olmak

Geçtiğimiz hafta hemen hemen herkesin duyar duymaz çok şaşırdığı bir haberle karşılaştık: gerek Temple of The Dog, Soundgarden, Audioslave gibi grupların solisti olarak gerekse solo kariyeriyle tanıdığımız Chris Cornell’in ölümü. Öldüğü gerçeği bazılarımız için yeterince “imkansız” algısı yarattığı gibi (bir benzerini yakın zamanda George Michael, Leonard Cohen, David Bowie gibi isimlerle de yaşayanlarımız olabilir) ardından gelen intihar ettiği bilgisi de bir o kadar dumur etti. Cornell’in vefatına şaşırma halimiz başlı başına ayrı bir yazının konusu olabilir. Bununla beraber “sanatçıların değerinin öldükten sonra anlaşıldığı” mevzusuna da girmeyeceğim.

Peki bir sanatçının ve/veya müzik türünün değerini anlamak istiyoruz diyelim. O zaman bunun için müziğin kendisi dışında en iyi araç nedir? İnternette sanatçı ve/veya müzik türüyle ilgili yazılıp çizilenler diyebilirsiniz basit düşünerek. Doğru. Burada daha derli toplu ve — örneklerine bağlı olarak — konuyla ilgili daha kapsamlı alt yapı veren başka bir araçtan bahsedeceğim: müzik belgeselleri.

Yazının başlangıcını göz önünde bulundurunca “‘insanlar müzik belgesellerini sadece müzisyenler ölünce seyreder’ gibi bir fikre mi doğru gidiyoruz, ne oluyor” gibi düşünüyorsanız, sakin olun. Elbette öyle bir argümanım yok. Kuşkusuz müzik belgesellerinin türleri kadar müzik belgeseli izlemenin nedenleri de çeşitli. Bir yandan da tam da bu sıralar bir kısmımızda Cornell’le ilgili belgesel(vari yapımlar) bulup izleme ihtiyacı oluştuğunu da tahmin edebiliyorum. Burada vurgulayabileceğim nokta; sanatçının kendisi kadar müzik belgesellerinin varlığının değeri de bir kayıp veya dönemin bitişi sonrasında anlaşılabiliyor.

Bu türdeki yapımlar artıp ortalıkta tanıtımlarının dönmesiyle beraber güzel örneklerle karşılaştığımızda da müzik belgeseli gibi bir türün değerini anlayabiliyoruz. Şahsen bunun, türün farkına varmamızı sağlayan en güzel vesile olduğunu düşünsem de bu gibi yapımların üretiminin Hollywood filmleri kadar sık olmadığı malum. Türkiye’ye bakıp, müzik etrafında şekillenen bir alt kültüre ya da bir müzisyenin yaşamına ışık tutma niyetindeki belgeseller deyince de akla örnek getirmek zor olabiliyor (İZTV gibi kanalların iç yapım belgesellerini saymıyorum.)

2017'nin Nisan-Mayıs dönemi ise son cümlemi gözden geçirmemi sağlayacak bir berekete sahipti. Birbiriyle iyi kötü kesişen dönemlerde aynı müzik kültürünün farklı şehirlerdeki yansımalarını farklı konulara değinerek anlatan ‘Blue’ ve ‘Gri Değil Siyah: Ankara Rocks!’ (Black Not Gray: Ankara Rocks!) adlı belgesellerle karşılaşmaya başladık.

Sertan Ünver’in yönetmenliğini yaptığı Blue, 11 Nisan’da 36. İstanbul Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından gördüğü yoğun ilgi üzerine sinemalarda da vizyona girmeye başlayan ve yakın zamanda da pek çok şehirde özel gösterimleri devam eden bir belgesel. Talep oldukça gösterimlere de devam etme niyetindeler*. Belgeseli 2014'te yapma fikri başlasa da yapım süreci son dakikaya kadar sürmüş. Indiegogo üzerinden belgeselin post-prodüksiyonu ve yabancı müzik telif hakları için gereken desteğe 4 Nisan’da ulaşmışlar mesela. Buna rağmen festival sırasında ve sonrasında tanıtımının çok iyi yapıldığında hemfikir olabiliriz. Gerek belgeselin özneleri, gerekse belgeselde görüşleri alınan isimler de Blue adına ilgi uyandıran ana faktörlerden. Ağırlıklı olarak 90'lara odaklanan yapımda Türkiye’nin rock müzik tarihinde benzersiz bir yer edinmiş Blue Blues Band üzerinden hayatlarını kaybetmiş üyeleri Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı konu ediliyor. “90'larda İstanbul’da rock müzik ve bir cover grubu olarak Blue Blues Band’in önemi”, “yetenekli ve sıradışı bir müzisyen olmak”, “hayatı müzisyen olarak sürdürmenin maddi ve zihinsel zorlukları” gibi üç ana başlıkta toparlanabilecek bir içeriğe sahip.

Bir kısmımızın müziğini ister istemez intihar ettiği gerçeğiyle beraber keşfettiği Yavuz Çetin söz konusu olduğundan belgeselin (fazla) dramatikleşme ihtimalinden endişeleniyorsanız, buna pek gerek yok. Belgesel Yavuz Çetin’in hayatıyla ilgili iyi kötü bildiklerimize biraz derinlik katıp birkaç az bilinen detay ekleyerek çok iyi toparlanmış bir portre oluşturmuş. Kerim Çaplı’ya geldiğimizde ise durum biraz farklı. Öncelikle kendisini belgesel sayesinde tanıyanlarımızın sayısı epey fazla. Sertan Ünver de ilk etapta Çaplı’nın hayatıyla ilgili bir şeyler yapmayı düşünüyormuş. 1950'lerde ABD’de “Piano Pasha” olarak da geçen Türk ezgilerini piyanoya uyarlamış Erdoğan Çaplı ile opera sanatçısı Azra Gün’ün oğlu olması, birden fazla enstrümanı çok iyi çalmaya doğuştan yatkınlığı, 1969'da Woodstock’ta yer alması ve The Sundowners grubuyla Jimi Hendrix dahil olmak üzere ABD’de pek çok kişinin dikkatlerini çekmesi gibi özellikleriyle yeterince araştırılmaya değer bir portre çiziyor. Yalnız, araştırılıp ortaya konulmaya değer dehasının yanında hakkında film yapma fikrini bir kez daha düşündürtebilecek bir kişi Kerim Çaplı. Kendisi vefat etmeden önce Selim Demirdelen’in hayatından film yapma girişiminin neden başarısız olduğunu belgeseli izlediğinizde biraz anlayabiliyorsunuz. Belgesel, ardında Çaplı’yla ilgili pek çok soru işareti bırakmak zorunda kalsa da anlattıklarının bir kısmının gün yüzüne çıkmasında Demirdelen’in geçmişteki arzusunun payı olduğu söylenebilir.

Gelelim Gri Değil Siyah: Ankara Rocks!’a… Yönetmenliğini ve yapımcılığını Ufuk Önen’in yaptığı bu belgesel 1o Mayıs’ta Ankara’da yaptığı ilk Türkiye galasıyla henüz Tatbikat Sahnesi’ndeki salonu tamamen dolduran bir seyirci kitlesiyle buluşabildi. İlk gösterimlerini ise geçtiğimiz yıl ABD’de Miami Independent Film Festival, Las Vegas Lift Off Film Festival ve 7th Annual World Music and Independent Film Festival’de yaptı. Kısa zamanda Türkiye’deki ilk galası için yapılan tanıtımlar Ankara kitlesinin büyük bir bölümünün anında dikkatini çekerken, İstanbul başta olmak üzere diğer şehirleri de ufaktan meraklandırdı.

Gri Değil Siyah: Ankara Rocks! 90'ların ilk yarısı dışında ağırlıklı olarak 80'ler ve biraz da 70'lerin sonlarında Ankara’daki rock müzik kültürünün izini süren bir yapım. Her ne kadar son halini henüz görmesem de 7 yıllık süren yapım sürecinin ufak bir kısmına şahit olduğum kadarıyla, bu belgeselin Blue’ya göre “şehir” faktörüne daha fazla odaklandığını söylesem yanlış olmayabilir. Rock kültürünün şehrin nerelerinde, nasıl hayat bulduğunun cevaplarını verebilecek nitelikte bir belgesel.

O dönemlerde Ankara’daki rock müzik kültürünü ağırlıklı olarak müzisyen kimliğiyle yaşayanlara yer vermesi dışında belgesel, merkezine kişisel bir anlatı koyuyor. Söz konusu anlatının öznesi 80'lerin sonlarında kurulmuş ve döneminin parlak grupları arasında yer alan Hazy Hill’in solisti ve gitaristi Ufuk Önen (yönetmenin adıyla yeniden karşılaştık, evet). Haliyle bir müzik grubunun 80'ler-90'larda yaşadığı zorlukları müzisyenin perspektifinden öğrenmek için değerli bir yapımla karşı karşıya geliyoruz. Yakın zamanda Güven Erkin Erkal’ın Radyo D’deki programına konuk olan Önen; belgesel için Ankara’da daha çok, diğer şehirlerde ise çeşitli gösterimler yapmak istediğini söyledi. Konuşulanlara göre gösterimlerin ilk ayağını üniversiteler oluşturabilir.

Yapım süreçleri farklı zamanlarda başlasa bile aynı zamanda gündeme gelen ve ileride de daha çok seyirciye kavuşmaya talepler doğrultusunda devam etme niyetindeki bu iki belgeseli bir arada ele almak bile çok güzel. Konu edindikleri tarih aralıklarında biraz fark olsa da aynı müzik kültürünün yansımalarını farklı şehir ve anlatılar üzerinden izleme şansına sahibiz artık. Yapım süreçlerinin genelde ne kadar zahmetli olduğunu bildiğim ve bu iki yapım sayesinde de yeniden öğrendiğim müzik belgeselleri adına ülkemizde umarım daha çok örnek görebiliriz. Buna değiyor çünkü.

*Blue belgeseliyle ilgili bazı bahsettiklerim Sertan Ünver’le Üsküdar’daki özel gösterimde bir araya geldiğimiz zamanki sohbetimizden kalanlardır.

Like what you read? Give aipenk a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.