Hangi Öğretmen?

Küçüklüğümden beri özel günlerin hatırı sayılır kısmının varlığını pek önemsemezdim. Burada daha çok esasında ekonomiyi canlandırmak ya da başka bir ifadeyle sizi tüketime yönlendirmek amacını taşıyanlardan bahsediyorum. Ekonomiyi canlandırma amacı kötü bir şey değil aslında. Tüketmek de hayatımızın bir parçası. “Tüketim” sözcüğü anında olumsuz bir çağrışım yapıyorsa da sorun başka yerlerde bildiğiniz ya da tahmin edebileceğiniz gibi. O kısma hiç girmeyelim.

Önemsemememin nedeni büyük ölçüde işin hediye kısmıydı. Ekonomiyi canlı tutma aracı. Güzel… Orasında değildim aslında meselenin. Çocukken onun hesabını yapmam ilginç olurdu, en azından kendi çocukluğumu düşününce böyle diyorum. Aramızda çocukken o hesabı yapabilen biri olabilir belki?

Özel günler bir şeylerin değerini, kıymetini anlamamız için varlar temelde diye öğrenmişizdir. Bu açıdan çok güzel. Çeşitli kavram ya da konular üzerinden insanların değer görmesi kadar güzel şey var mı? İnsan olduğumuzu düşündüğümüzde çeşitli nedenlerle, farkında olarak ya da olmayarak, değer bilme ve bunu gösterme konusunda sıkıntılar yaşayabiliyoruz. En duyarlımız için de geçerli bu. Bunu kabul edelim artık. Bence zaten ediyoruz da, etmiyorsak diye… (Yapabildiğinizi yıllardır kanıtladığınıza rağmen aşırı basit bir konuda hala bir büyüğünüzden uyarı aldığınızı düşünün. Öyle bir motivasyon benimkisi de. Aldığınız uyarı yüzünden defalarca siniriniz bozulsa ya da yapabildiğiniz bir konuda uyarı almanız kendinizi beceriksizmiş gibi hissettirse de, o uyarılar hep iyi niyetli aslında bunu da biliyoruz. 40 yılda 1 de olsa uyarı için büyüğünüze hak verdiğiniz oluyor bir taraftan da, neyse…)

Özel gün kapsamında kişiye değerli olduğunu somut bir araç sunarak göstermelisin bir de tabii. Esasında burada da sorun yok. Hediye güzeldir. Sorun şuydu: Sırf böyle bir adet olduğundan göstermelik hediyelerin alınması, alınan göstermelik hediyeye karşılık kişinin aslında hediyeden hiç haz etmemesine rağmen haz etmiş gibi görünmesi. Haz etmediği hediyeyi de ne yapacak, bir şekilde elden çıkartacak... Nerede şimdi değer, kıymet? Diyebilirsiniz ki, ama her açıdan hayat böyle… Bunun adı “idare etmek” ve sen ne kadar böyle şeylere karşı olursan ol, bir yerden sonra öğrenmek zorundasın bunu. Elbette öğrenmek zorundayım bunu; ama iki tarafın da göstermelik takılması rahatsız edici olan. Diğer türlü bakınca, sen düşünülmüşsündür. Önemli olan budur. Teşekkür edersin.

Bu soruna kendimce bir çözüm yöntemi geliştirmiştim. Ben bana gelen hediyelerin hepsini saklıyordum, önemli olan bana hediye edilmiş olmalarıydı. Bunların arasında hiç bana göre olmayanlar da dahildi. Kuralardan çıkanlar da, evet. Yalnız ben arkadaşlarımın nelerden hoşlandıklarından emin olduğum zaman onlara hediye almalıydım. Özel günlerde sırf almak için almayacaktım bir şeyler. Böylece ne bana beğenmedikleri bir hediyeye karşı beğenmiş gibi karşılık vereceklerdi, ne de ben bunu hissedip kendimi kötü hissedecektim. İki taraf için de kazançlı bir durum. Bundan daha iyisi var mı? Bu yöntemimle beraber özel günleri sallamamaya başladım; fakat düşündüğüm kadar verimli olmadı yöntemim. En azından kendi açımdan.

Özel günleri sallamadığım için arkadaşlarım da beni es geçmeye başladı. İlk zamanlar anlamayıp üzülüyordum; fakat sonradan “nasılsa hediye almıyor, neden alayım ki ona” gibi hareket ettiler heralde diyebildim. Bunu demem için epey zaman geçti aradan aslında. Bir taraftan da kura zamanları en sancılısı oluyordu, nefret ediyordum.

Bunun üzerine yapabileceklerim şunlardı: 1- O alınmak için alınan hediye döngüsüne tekrardan girecektim. Sahalara girip kendimi kabullendirecektim, mutlu olacaktım. 2- Üzülmeye devam edecektim.

Elbette ilk seçeneği seçmedim. Üzülmeye ne kadar devam ettim, onun hakkında net bir şey söyleyemem. Bu yöntemimi ilke edinmeye devam ettim, buna inancım tamdı. Üzüntümü de bu ilkeye olan inancım dindiriyordu sanırım. Bir kişiye değer vermek için önemli olan standart ve sürekli olan döngüye girmek değil, o kişiyi sevdikleri ve düşündükleriyle bana hatırlatanları bulmaktı.

Günümüzde gerek sosyal medya kullanımlarımız gerekse de birtakım algoritmaların varlığı bu açıdan beni güldürüyor. Bunu okuyorsun bunu da seversin, şu şarkıyı seviyorsun şunu da seversin… Biri ilgini çekiyor, profilinin dibini buluyorsun. (Bunları garipsemiyorum yanlış anlaşılmasın.) Facebook’a ilk girdiğimizde, bundan 10 yıl önce tam, kendimle ilgili her şeyi ortaya koymak ilginç geliyordu. Ortamın kendisi seni içine çekiyor çünkü. Özellikle de beğendiğin müzik, film, dizi vb. ne varsa bunlar için bir deftere ya da etrafta bulduğun kağıtlara not alma alışkanlığın varsa, bu ortamdan iyisi yok. Beğen hepsini, elinin altında dursun… Kağıt kaybetmek, defter taşımak vb. gibi dertlerin yok.

Fakat bir süre sonra beğendiklerimin neredeyse hepsini beğenmemeye başlamıştım. Özellikle de müzik söz konusu olunca. Bunda yukarıda bahsettiğim çocukluk anılarımın etkisi olabilir mi? Belki.

Konu nereden nereye geldi… Özel gün demiştim. Bugün Öğretmenler Günü. Küçükken yukarıda hediyeler için bahsettiğim mantığımı Öğretmenler Günü’ne de uygulamaya çalışmıştım; ama o kadar da öküz olamazdım. Şunun farkındaydım ama; o sene hayatıma büyük katkı sağladığını düşündüğüm öğretmenime bunu dile getiriyordum. Fakat bunu yıllık rutine bindirmeyi yapıyor muydum? Küçükken deniyordum; ama sonrasında yine klişeler üzerinden kendimi ifade etmek istemediğim için ufaktan bırakmıştım.

Bu yöntemlerim üç aşağı beş yukarı geçerliliğini koruyor. Bende izi olan öğretmenlerime bunu ifade ediyor, onlarla tartışmak istediğim bir konu ya da duymalarının önemli olacağını düşündüğüm şeyleri paylaşıyorum. Ne zamansa o - tabii kendimi hem kendime hem de karşımdakine troll gibi hissettirmemeye dikkat ederek. Fakat neredeyse hiçbirinin 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü kutlamıyorum. Kötü biri miyim?

Hiç sevmediğim öğretmenlerim olmuştu benim de. Sorularımı geçiştiren, beni salak yerine koyan hocalarım olmuştu. Hangimizin olmadı? Ha 1, ha 3, ha 10… Sayısı da önemli değil. Yaptıkları muamele yüzünden onlara zamanında ne kadar kızsam da içimden, şimdi onlardan da kızdığım şeyleri yapmamayı öğrendim diyebilirim sanırım. Öğrenme kalıbını her şey için zoraki kullanmana gerek yok, demeyin. Öyle bir niyetim yok.

Tam da bunun üzerine, biraz sona gelmenin etkisiyle, öğretmen kavramını içini boşaltmadan biraz genişleterek ele almak istiyorum. Bu yıl etkisini en yoğun yaşadığım ve gördüğüm düşünce “kendimizi başkaları üzerinden tanımak” oldu. Descartes’a celallenilen şu yazıyı öneririm.

Son sözler… Bu yazıyı yazma ihtiyacım aslında yıl içinde bazı kaybettiklerim ve onlarla beraber öğrendiklerimle çıktı. En baştaki çocukluk hikayemi bu kadar rahat anlattığım bir yazının sonunda “Ne de Güzel Gidiyorduk” albümü eksik kalmamalıydı. Anlattığım hikayenin albümle pek ilgisi yok; burada daha çok bana bu hikayemi anlatabilme gücünü vermesi sayesinde duracak. Yazının çıkış nedeni olarak belirttiğim kayıp süreçlerinde de, bu albümde olmayan demoları da dahil olmak üzere, varlıklarıyla habersizce büyük destek sağladılar.

Öğretmenin bol olduğu yolculuğumuzda şarkıların öğretici ve yetiştirici gücünü de unutmayın. Şarkılar deyip kısıtlama yapmamalıyım, her türlü yaratıcı üretim. :)

Like what you read? Give aipenk a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.